Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2025 Pazar

DÜŞÜREN DUYGULAR

Okumanın insan düşüncesini dolayısıyla davranışlarını disipline eden bir yanı vardır.  Sanırım bu yüzdendir kitabımızın ilk emrinin “Oku!” olması. Bu yöndeki halk deyimleri, tembihleri de kulaktan kulağa ulaşır.  “Oku da adam ol!” deyimi bunlardan biridir. Arkası da vardır aslında.  O kısmını şöyle izah etmek lazım. Değişik ve değişken fikirler ortaya atanlar olabilir. Fikirlere saygımız sonsuz.  Benim yorumum, okumanın kişiyi olgunlaştırıp insan kalmasını sağladığı yönündedir.

Tolstoy’un romanlarını okumuş olanların içinde Rus köylüsünün dünya hırsıyla yaşadıkları ve hazin sonunu hatırlayanlar mutlaka olacaktır. Okumamış veya hatırlayamamış olanlar için kısaca anlatmak yerinde olacaktır.

Romanın kahramanı olan Rus köylüsü zengin olma hırsıyla köyünden ayrılır. O sıralar istediğine istediği kadar arazi bağışlanan bir başka ülkeye gider.  Gittiği ülkede kendisine gün doğumundan gün batımına kadar olan sürede etrafını dolaşabildiği arazinin kendisine verileceği ifade edilir. Köylü kendince plan yapar. Sabahın ilk ışıklarıyla hakem heyetinin önünden harekete geçer.  Önce batıya sonra doğu, kuzey güney yönlerinde hızla çevirebildiği alanı çevirme arzusuyla biraz daha, biraz daha derken gün batımından önce başladığı noktaya dönemez ve çatlayarak ölür. 

Zengin olma hırsının ve maddi hayata bağlılığın sonucudur bu.

Dengeli olmanın, dengeli düşünmenin kendine göre güzellikleri vardır cancağızım! Her birimiz, hırsla hareket edenlerin sonlarını günlük yaşam içinde görüyor gözlüyoruz. Ne vahim ne acı! Hırs insanın kendine kötülüğüdür.

Okumak düşünmektir! Okumak ayırt etmektir. Okumak kıyaslamaktır. Okumak gelişmektir. Tolstoy’un romanındaki kısaca hatırımıza düşen bölüm, insanı düşünceden düşünceye sürüklüyor.  Romanın kahramanına sunulan fırsatın kendisine verilmesini bekleyen, kollayan, ağzı sulanan o kadar çok insan var ki! Ühhü! Yemin olsun yığınla!. Sırf bu yüzden ülkesini terk eden okumuş insanlar yok mu? Ülkenin kaynaklarıyla belli etiketleri elde eden insanlar, zengin olma hayaliyle soluğu başka ülkelerde almıyor mu?

Varsın ülkemin kışlarının ayazı bol olsun.  Soğuğunun şiddeti varsın tenimi yaksın. Sokağa çıktığımda tanıdık yüzlerin verdiği genişlik yeter insana. Ellerimin üşüdüğü anda, köşe kahvede dostların söylediği bir bardak çayın yarattığı huzur yeter bana. Pazarlarında gördüğüm bildik simaların güler yüzü ferahlatır içimi. Sırf bu yüzden zengin olma hırsındaki insanlardan çok daha engindir yüreğim. Duygularım sıcaktır! Evimin mutfağından son yıllarda özlemini çektiğim lapa lapa yağan karı, yağmuru seyretmek keyiftir. Kış güneşinin tadı bir başkadır ülkemde. Durakta dolmuş bekleyen insanların her birinin yüzü bildiktir. Pazar arabasını taşımakta zorlanan yaşlının yükünü taşımak bir başka sevinçtir kardeşim! Selam alıp vermek genişliktir.

Hırsa kapılanların yaşamının derinliğine girip var olan temiz düşünceyi kirletmek istemem en azından. Ormandan topladığım kanlıca soframın şenliğidir. Hele şu mevsimde kırdan kopardığım karakavuk, gelincik, yanında acı marulun çorbama yarenlik edişine diyecek yoktur.  Çocukluğumun cam misketleri, boynumda asılı çoban torbam heyecanımdır. 

Kendi hırsıyla kendi sonunu hazırlayanlar, inin hırs kulelerinizden. Yerdeki kar üzerinde yuvarlanın yuvalanın biraz. Nafile arzulardan kurtulup denge getirin hayatınıza. Zayıflıktan doğan her şey kötüdür, kötülüktür. Gücün aslı iyiliktir esasen. 

Bu yazımın niyeti okumak ve okunmaktı. Bir yandan gücün kirleten yüzünü hissettirmekti.  Hırsa birkaç tokat vurmaktı açıkça. Amacına ulaştı mı bilmem ki! 

Gelin düşten evlerinizi dengenin ve güzellikler bahçesinin içine kurun. Kısaca hırstan ölmeyin, öldürmeyin. Sağlıcakla.

5 Ekim 2025 Pazar

OCU, ŞUCU, BUCU

İnsanı anlamak oldukça zor ve karmaşık bir mesele. Hangi açıdan nasıl ve ne şekilde bakacağız? Bir yöntem ortaya koysak bile kime göre, neye göre olmuş olacak.

Tarihi süreçleri gözden geçirmeye kalksak, ühhü! Akademik bir çalışma gerekecek. Günler, aylar belki de yıllar..

Yüzeysel bir bakışla anlaşılıyor ki, tarihten ders almadığımızdır. Dünyayı kanla sulayan savaşlar, katliamlar, kıyımlar, soykırımlar, sabotajlar, ihtilallar, işgaller, işkenceler. Sıralasak sayfalara sığmayacak. 

Öncesini kurcalamasak bile 1914 yılının temmuzunda başlayan savaşın dört yıllık bilançosu on milyon ölü, yirmi milyon sakattır. Avrupa’ya maddi bilançosu 350 milyar dolarlık yıkımdır. Tarihi kayıtlar bunu böyle yazmaktadır. İnsan kaybı karşısında paranın ehemmiyeti olur mu? 

Birinci dünya savaşında kimlerle savaştık. Kafkas ve Galiçya cephelerinde Ruslarla, Makedonya’da Yunan ve Fransızlarla, Çanakkale’de İngiltere, Fransa ve İtalya ile, Filistin, Suriye ve Irak cephelerinde İngiliz ordularıyla… Milyonlarca genç, kadın ve çocuğun açlıktan öldüğü de kayıtlardan anlaşılmaktadır.

Geçmişin rakamsal boyutlarını ifade etmedeki maksat tarihten ders çıkarılmadığını vurgulamak içindir. Bir tek savaşta öldürülen milyonlarca insanın sorumlusu kimdir?

Yazılıp çizilenlerden elde ettiğimiz rakamlara göre, İkinci dünya savaşında da 66 milyon insan öldürülmüştür. Söylemesi ne kadar basit! Can bu can!

Sebep ve sonuçları yaratan insandır neticede.  İnsanın iç dünyasının sentezinden kimliği oluşurmuş. Buradan şu çıkarımda bulunabiliriz. İnsanın duruş ve davranışlarına bakıp kimliği hakkında bir kanıya varabiliriz. Anlayınca haklılık payesi mi vereceğiz. Asla! 

İnsanın yaşam biçimi kişiliğine tam olarak yansırmış. Büyük kişilik ve büyük dünya görüşü olmadan büyük (!)insan olunmazmış. 

Küçük insanların büyük göründüğü dünyada huzuru bulmak zordur. İnsan vahşileşmek, vurup kırmak zorunda değildir aslında.

Asırlardır savaşları başlatan, yakıp yıkan, vurup, kıran, yağmalayan insanlar kimdir? Tek tek incelense ortak kişiliğe sahip olduğu anlaşılır herhalde. İnsanı ve insanlığı utandıran, üzen üstelik mahveden tipler aynı tiplerdir. Güdük aklımla ben böyle düşünürüm en azından. Bu tiplerin dünyaya, insanlığa verdiği zararın bir hukuku, yaptırımı olmayacak mı? Sözde var. Bugün gibi hafızalarımızda olan Bosna Hersek’te Sırp Ordusu katliamları. Binlerce insan öldüğüyle kaldı. 

Netice, millet olarak aklımızı başımıza almalıyız. Milli birliğimizi oluşturan değerleri daha da kıymetlendirmeliyiz. Ocu, şucu, bucu gibi ayrımlar, bölgede ağzının suyunu akıtanlara karşı koz verecektir. Milli birlikten söz etmek, insana sorumluluk yükler. Şahıs olarak bu sorumluluğun bilincindeyim. Boşuna konuştuğumu, yazıp çizdiğimi düşünüp okumaktan vazgeçenlerin insanlık adına umutsuzluğa düşmüş olması gerekir. Düşme durumu varsa bunu da ayrıca sorgulamak gerekir.

İnsan gördükleri ve yaptıkları üzerine düşünmelidir. Kavrayışımız düşündükçe gelişir. Tüm bunlar yaşama düzen verme konusunda kolaylık sağlar.

Adımlarımız ölçülü, düşüncemiz insanlık üzerine olsun. Sağlıcakla.

6 Ağustos 2025 Çarşamba

YÜKLERİN HAMALI

Günlerden bir gün, sabahlardan bir sabah. Yeniden yaşamaya başlar, yeniden harcamaya çalışırsınız zamanı.  İyiye, güzele, güzelliğe, hayra dair duyguları çoğaltmaya niyetlenirsiniz kendi içinizde. Çoğaltmaya çalıştıkça yıpranır, biriktikçe önünüzde olumsuzluklar, kahra dair eylemlerde bulursunuz kendinizi.  

Sımsıkı tutulması gereken Allah’ın ipinden ıramış bedenler, akıllar, düşler görürsünüz sokak aralarında. Sözde halka dair iş yapanların adamlık hastalığına bürünmüş halleriyle kapı aralığından insani duruşu unutmuş kalıplarını görür, gözlersiniz. Kelebeğin kanadında yazılanları okumaya odaklanmışken, çöp denizi olmuş insan davranışlarıyla kaygılar biriktirirsiniz hesapsız.  

Diplomasız diplomalılar, ehliyetsiz ehliyetliler, liyakatsiz liyakatliler, hak edişsiz puanlar kelimeler, hatta cümleler biriktirir içinizde. Hak adına umut beslerken, neşe yerine kaygılar nakşedersiniz  güne.

Çünkü insan, bazen en çok inandığı şeyin altında kalır. Ve zaman, en fazla yükü, sessizce sessizlerin sırtına yükler. Büyüyen şehirler, küçülen kalplerin tablosunu asar duvarlara.

Sokaklardan geçen insanlar değildir artık! Kaygılar, kayıplar ve kalıplar yürür hızlıca. Bir sel gibi, her şeyi önüne katarak…

Yalancı bahar gibi insan davranışları. İçi başka, dışı bambaşka. Sıcak görünür, ısıtmaz. Güler yüzle yaklaşır, arkasında hançer taşır. Gönül vermeye niyetin olsa, aklını kaybetme ihtimalin ağır basar. Tıpkı kışın ortasında açan tek bir tomurcuğa kanıp montunu çıkaran çocuk gibi. İnsan da, samimi sandığı bir tebessüme kanar önce. Ama sonra?

O yüz donar, o ses değişir, o dokunuş yerini uzaklığa bırakır. Ve sen, içindeki baharın sadece vitrin süsü olduğunu fark edersin. Bu çağ, kılık değiştirmiş karakterlerin pazaryeri gibi yeğenim! Her durakta başka biri, her mekânda başka bir suret.

Yüzler tanıdık, kalpler yabancı. Cümleler anlamlı, niyetler bulanık. Herkes iyi görünmeye çalışıyor ama kimse iyi olmaya yanaşmıyor. "Ben buyum" diyenlerin bile içinde başkaları yaşıyor cancağızım! Kendi sesine bile yabancılaşmış, başkasının onayına muhtaç akıllar. Bir gözün içinde umut değil, fırsat aranıyor. Bir selamda samimiyet değil, çıkar hesaplanıyor. Ne çok insan var, bir gülüşün ardına öfke gizleyen. Ne çok dost var, omzuna yaslanmayı beklerken sırtını kollaman gereken. Ve ne yazık ki, ne çok kalp var kendi içinde bile yabancı gezen...

Ama yine de, baharı gerçekten içinde taşıyanlar var. Yüzüyle yüreği bir olanlar. Sustuğunda bile güven veren, konuştuğunda yaraya merhem olanlar. İşte onlar için dayanılır bu yalancı mevsimlere. Onlar içindir sabretmeye değer her yanılgı, her hayal kırıklığı. 

Çünkü bir tek gerçek insan, bin sahte tebessümü unutturur. Bir tek hakiki niyet, bin yalan davranışın üstünü örter. Belki de bu yüzden yazmaya, yürümeye, sabretmeye devam ediyoruz. Gerçek bahar, ancak içiyle dışı bir olanların yüreğinde açar çünkü. Zaman harcarken yeniden yaşamayı seçmek;Yıpransak da içimizdeki güzeli büyütmeye devam etmektir. Ve belki en çok da, bütün bu kirin içinde temiz kalabilmektir asıl duruş.

Kimileri günahkâr duruşun bağışıklığında sarhoş ve hedefsiz kurşun gibi kardeşim. Adamlık ve çıkar kör ediyor gözlerini.

Olsun, bizim peyniri kuru ekmeğe yakıştıran bir yanımız hep vardır.  O yakıştırmayla, yorgun bedenlerin, duygu yüklerinin hamalı olmaya meyilliyizdir biz. Günahkâr olmaktan iyidir. Sağlıcakla.

23 Şubat 2025 Pazar

METCEZİRLER

Duygu ve hissedişlerimin gelgitleri oluyor ya da med cezirleri. Olup bitenden kolayca etkilendiğim yaş grubunu çoktan aşmış olsam da üstümde gerginliğini yaşıyorum. Bazen gelgitlerle, medcezirler birbirine karışıyor. Hangisi hangidir, ayırt etmekte zorlanıyorum yeğenim!

Suntalem kaplaması masanın üzerindeki bilgisayarda eski yazılarımı karıştırıyorum. Karıştırdıkça “unuttum” sandığım pek çok anı bilinçaltımdan kör köstebek gibi dürtüyor. Yüreğimin dinginliği bu esnada bozuluyor. Yılların dili olsa, yaşananların kaydı olsa, neyi neleri, nasıl aldığının tespiti kolaylaşacak.

Kimileri yaşlandıkça askıda çalışan motor gibi vaktin gelgitinde zamanı öldürürken, benim duygu ve hissedişlerimin gelgitleri ruhumda at koşturuyor. Yaşanmışlıkların etkisi, anıların derinliklerinde saklandıkları yerden çıkıp çıkıp gelince, dalıp gidiyorum. Dalmalar bazen hüzne, bazen tatlı burukluklara yelken açıyor. Yok saydıklarım, sayamadıklarım.

Geçmişin izleri, zihnimin kıyısına vuran dalgalar gibi, bazen usulca bazen en hiddetlisinden gelip çarpıyor. Yaşayıp geçmiş olduklarını yeniden yaşar gibi oluyorsun. Yaşarken, anıların içinde kayboluyorsun.

Gözlerini kapattığın an yepyeni hatıralar diriliyor gözlerinin önünde. Dirilen anıları gördükçe yaşanılan şeylerin insan üzerinde bıraktığı izin derinliğini ölçmeye yelteniyorsun.   Silinmiyor, solmuyor, kaybolmuyor. Önü açılınca sanki bir nehir. Bazen durgun, bazen çoşkulu, bazen en çılgınından sel!

Nehrin akışını izlerken ellerinle dokunmak istiyorsun bir daha. Dokunduğun asla aynısı olmasa da, geçmişe yolculuk insanın kendini tanımasına, anlamasına düşünmesine, derinliğine katkı yapıyor.

Her bir anı, bir hazine.  Acısıyla tatlısıyla hayata anlam katan, aynı zamanda insanı büyütüp, olgunlaştıran şeyler cancağızım! Geçmişe dönüp bakmak insanın kendi yolculuğuna çıkmasıdır. Kendi yolculuğunda kendine bakmasıdır yeniden. Her yolculuk kendine daha da yaklaşmasıdır. Senin sen olduğunu fark edersin. Her anı, her hissediş, her duygu bizden bir parçadır aslında. Bizi biz yapan bu parçaların bütünüdür cancağızım!

İnsanı, insan yapan değerler önemlidir.

Evinin penceresine kasılıp, aracından yola çöp atanları, sokakta havlayan köpekleri, olumsuzluk adına ne varsa görüp gözleyerek şikâyet edecek merci arayanlardan kendi yolculuğunda kalmak en hayırlısı.

Yardım düzeni geliştirmek insanın kendi huzuru için bile önemlidir. Oturduğun yerden eleştiri geliştirmek en kolay iş. Yerden bir çöpü kaldır! Iıh! Şu caminin tuvaletlerini bir kerecik de sen yıka! Niyeymiş? Şu sokağın temizliği için iki süpürge de sen vur! Benim işim mi? Şu komşuya hal hatır sorup gönül al! O da kim? Ühhüüü!

Bunları düşünürken bile bendeki gelgitlere, medcezirlere bak. Gelip gelip gidiyor! Alçalıp alçalıp yükseliyor.

Garaj yolunun açılması için yaygarayı basan adam eğlencesine eğlence katarken(!) sen hayatın dengesini kurmaya meylediyorsun. Bu meyille dolanıyor diline Çoşkun Sabah’ın şarkısı.

Anılar, anılar, şimdi gözümde canlandılar/ anılar, anılar beni bu akşam ağlattılar” Sağlıcakla

15 Aralık 2024 Pazar

KIŞ GÜNEŞİ

Kış güneşinin güzelliği de bir başka olur.  Vuvv! Vuuvv! diye diye rüzgârlar estikçe, ten üşümeye başlar.  Bu esişleri bazen yerin süpürgesi sanırsın. Kendi etrafında küçük dönüşler yaparak savurur tozu toprağı. Gözüme her seferinde öteberiyi doldurmuştur bu savuruşlar da, sayısını bilemem.  Bildiğim tek şey, gözlerimi ovuştururken duyduğum acı ya da acılar! 

Üşümenin kendini hissettirdiği günlerin aralığında bazen kiraz gibi gün doğar. Odun sobasının sımsıcak ettiği odanın camından dışarı bakarken,  sokağı özlemişçesine kendinizi dışarı atma hissi belirir. Güneşin yeryüzüne dokunuşu öyle güzel görünür ki sorma gitsin… Kışın yüzünü göstermeye meylettiği sırada güneşi görmenin sıcaklığı sarar bedeninizi. Sardıkça sarılırsınız güne, güneşe!  Aldandığınızı sokağa çıkınca fark edersiniz.

Rüzgâr durur, üşümeyle üşümeme arasında bir yerlerde kalırsınız. Rüzgârın nerede kaldığına, güneşin nereden geldiğine merak salarsanız.  Kimine göre çocukça, hatta aptalca gibi gelebilir bu tür meraklar. Merak, meraklanmamaktan iyidir kardeş! İnsanın dayandığı ya da dayanacağı noktayı güçlendirir en azından.

Bahar gönlümü aydınlatırken, yazlar bereketiyle geliyordu. Güz; terimi silerken, kış; abamı giydiriyor. Ne haber!? Tam unutmaya dair kaygıların arasında güneş “burdayım” dercesine yüzünü gösteriyor. Kışlar; dargınlığı mıdır yazın, öfkesi mi, özlemin kumbarası mı? Yoksa her mevsim kendince armağan mı insanoğluna? Gökyüzü maviliğinin denizlere vurması gönül gözlerinin aydınlığı mı?

Rahmetli anam, bahar “aşşadan”gelir derdi. “Aşağı” dediği yön bizim köyün tam olarak batısıydı. Yağmur, kar, kara kış da o yönden geliyor nedense. Hatta bulutlar “aşşanın tersi” batı yönüne gidiyorsa işe güce bakma vaktiydi. Tekerlemesi bile vardı hatırladığım.  “bulut gider Aydın’a, hadi işine gaydına’. Tam olark böyleydi. Bulutların Aydın yönüne gitmesi iş, güç demekti. İş güç de bereketin kendisiydi yeğenim.

Anamın tabiriyle “aşşadan” gelmeler kafamı karıştırıyor. Batıdan gelen ne varsa tenleri üşütmekle kalsa iyi, işten güçten alıkoyuyor, sömürüp süründürüyor.  Yetmedi öldürüyor!  Umulmadık işler” kavak yelleri gibi” esim esim esiyor. Yalan mı?

Kışın üşüten rüzgârından, güneşin sıcak yüzünden sözü açıp mevsimlerde gezinti yapmaya niyetlenirken türkülerin gerçeğine gelip dayanıyor söz.

“Aşağıdan bir yel esti/ kırdı yine dallarımı.”   Hatırladınız değil mi? Sevcan Orhan’ın dillendirdiği şarkının sözleri de, hem anamı, hem beni destekler nitelikte.  Türkünün ilerleyen sözlerinde; “Çalımıyam, çalımıyam/ Ben çalının dalımıyam/ Eller erdi muradına/ Ben bir bahtı karalıyam.”

Rüzgârlar batıdan esmeye görsün!.  Uf uf! Can alıyor, can yakıyor kardeş. Birileri muradına ererken, birilerinin kurban gitmesi hakka sığmıyor cancağızım. Batı rüzgârlarının, doğuyu nasıl hırpaladığını görüyor olmanın tanıklığı da yoruyor insanı.  İnsanın soğuğu yemesi, kazma kürek çalışmış etkisinde bedende yorgunluk yaratır. Bunu yaşayan bilir. “Yeme ve hissetme” öyleyse. Kış güneşinin aldatan bir yanı vardır. “cingen buyduran” derdi buna da anam.  Aldanıyor insanlar, aldatıyorlar  “kış güneşi” misali. Sırtın sıvazlanırken kalıyorsun üşüten kışlarda. Hey Allah’ım!

Kırda- bayırda, mahallede- sokakta köpekleri görenler ürperiyor son zamanlar.  Saldırıda yaralanan, ölen hatta kuduran insanları görünce korku normal hale geliyor. Hayvan severlerin köpeklerle ilgili sarılıp koklaşma videoları. Ühhü!  Gidip seninde sarılasın geliyor.

Bunu niye anlattım.  Kimileri beslenirken, kimileri yalnızlaştırılıyor. Beslemeler hak karşısında susuyor, sustukça kışın ayazına bir bir kurbanlar veriliyor.  Bu esnada hüpleniyor,  hüpletilecekler!

Sağlıcakla

8 Aralık 2024 Pazar

YOLA DÜŞEN TÜRKÜLER

Tren yolu da,  değişik istikametlere giden karayolları da oturduğum semtin çevresinde.  Evden çıkıp azıcık yürüsem başka şehirlere giden yol boylarına ulaşıyorum. Bir de, emekliyim ya ben…yollar bana kalıyor. Yürü de yürü! Bilerek ve isteyerek yüreğini de verdin mi yollara, hikayeler çoğalıyor, dostluklar birikiyor. 

Ühhüüü! Neresinden başlasam, hangisini anlatsam size yeğenim! Her adımı bir türkü,  her metresi bir ağıt, düş ve düşünce. Her kilometresi bir roman belki de. Hele demiryolu, demiryolları!.. Her travers arasında yığım yığım yaşamın ve düşlerin izi. Birikmiş, üst üste yığılmış öylesine duruyor. Hava şartlarında sararmış, kırılganlığı dokununca anlaşılan gazete parçaları, zamana bırakılmış mektup sanki. Gazete deyip geçme. Derinden derine bugünden yarına izler bırakan yavuklunun mendili gibidir o. En sevinçli anlar da, sevgiye dair kokular da üzerindedir. Hatta ağlayışlar da.  Hangi kompartıman camından bırakılıp savrulmuştur boşluğa, düşün düşle artık.   Bu da sana, bana kalan ayrıntı işte.

Mürekkebin kokusunu duymayana o derinliği anlatmak zor mu zor. Hatta “kafayı bozmuş” damgasını vurmaya hazırdır senin benim gibilere. Kim bilir? Öyleleri kendi duvarını kendisi örüp; hapishane psikolojisinde, kendi hapis hayatındadır. Bu söylemime“ön yargı”, “yargısız infaz” karşıtlığı koyabilir kimileri. İki travers arasında pusula bitkisini, demirin bungunluğuna boyun bükmüş gelinciği, yol kenarlarına rastgele sıralanmış tesadüfün ürünü gül hatmileri görmemiş olanın duygu derinliğini anlaması zordur zor. Zorlar, mevsimleri bile fark etmeden öylesine duran kaba- saba yol durağı gibidir kardeş! Havanın sıcaklığından genleşme hareketi yaşar raylar. Bu esna da “ küt, küt!” diyerek esneme hareketleri yapar. Katılığını bildiğimiz demirce demir iklimden etkilenip bir aldırış sergiler de, kimileri kafasındaki karmaşanın şilahşörlüğündedir sadece. 

Şu yol boyundaki dağ eriği,  kuzeye bakan yönünü yosun bağlamış ahlat ağacı; kaç lokomotifin dumanına,  kaç marşandizin çuf çuf! edişine şahitlik etmiştir?  Ya da kaç yolcunun gözlerine dokunmuştur gözleri.  Çizelge oluşturmaya kalksan kafayı yer adam!

Bütün yıl, yol boylarında dolaşıp durmak; düşünceye, duyguya dair kazanımlarını artırıyor insanın. İddialı bir laf olacak belki ama “yolların dervişi” oluyorsun baktıkça ve düşündükçe.  Menfezlerden şırıldayarak akan kış sularında duygularını yıkamaya niyetlenirken, üşüyüp üşüyüp gidiyorsun. Bu üşüme esnasında diline Narin’in türküsü dolanıyor. Dolandıkça, öyküsünü hatırladıkça nefesin gırtlağında düğümleniyor. 

“Tren gelir yol boya/İçi dolu mor boya/ Bölolcemi bilseydim/ Sarardım doya doya.” Hey gidi hey! Ağıtlar var bozlaklardan öncelikli, düşünce var düşünceden ileri, duygu var duygulardan öte. 

Yıllarını demiryollarına vermiş Sülyeli Hamit çavuşa sorsak; hangi dönemecin duygusuna, hangi rayın kıvrımına hikayeler kondururdu kim bilir?  Hangi kara trenlerin türküsünü traverslerin arasına dökerdi? Her birinin kendince teknik adlandırmaları olan demiryolu yarmalarında kaç sessiz ağıdın sahipliğini yapardı. Hamit Çavuşun anlatımlarının yanında benim söylediklerimin esamisi okunmazdı. Uy, uy, uy!   Düşünceden düşünceye geçerken, Trakyalı ağzıyla “yüreciğim” titreyip titreyip gidiyor be ya!..

 Daha demiryolu boyuna giriş yapmışken su gibi aktı cümleler. Sayfamın sınırını aşmaya meyletti kelimeler. Oysa kara trenin düdüğünün makam tartışmasına bile giremedik. Marşandizin ray eklerine öfkeli dokunuşuna değinemedik. Motorlu trenin gelişinden ürkerek havalanan kuş sürülerine bakamadık. Rayları kendi aralığında tutan pabuç ve cıvataların güneşin altında artan ağır yağ kokusuna  sözü vuramadık. Nasipse başka zamanda, yeni sayfaların sahipliğinde ve de, Yola yolladım seni/ Yollar yormasın seni türküsü eşliğinde..Sağlıcakla

4 Aralık 2024 Çarşamba

GECELERİN SIRRI VE GÖLGELER

Akşam geç vakte kadar yazılar, belgeseller, birikmiş işler derken uykuda dağıldı gitti. Sabah işe gitme derdi olmayınca er yatmışsın, geç yatmışsın mesele olmuyor. En azından gündüz şekerleme yaparım rahatlığında oluyor insan.  Daha da uyku tutmayınca camın gerisinden gökyüzünü, yıldızları, ışıklarından tanıdığım uçakları, alev şelalesi şeklinde atmosferde kayıp giden göktaşlarını seyre dalıyorum bir vakit. Daldıkça,  düşten düşüncelere sarkıyorum. Hatıralar geceye düştükçe,  uykuları silip süpürüyor.

Kavun tarlasını geceleri özellikle domuz gibi yabani hayvanlardan korumak için beklerken hele gökyüzünün seyri bir başka olur. Sırt üstü toprağa öylece uzanıp santim santim gözlersin. Kimi yıldızların göz kırptığını sanır yakınlıkduyarsın!. 

Cırcır böceklerinin cırıltısı, minik derenin küçük göletlerinde koro halinde kurbağa sesleri. Az ötedeki tepeden tilki ve çakal ulumaları. Yabani hayvan koku ve  seslerini duyan tarlaya bırakılmış bekçi köpeklerin havlamaları. 

Sessiz sandığımız gecelerin kendine has curcunası vardır vesselam. İçimde en ürperti yaratan,  geceye hüzün salan, kuzu kuşunun sesi olurdu. Bunu duydum mu, içimde korkuya meyilli derin bir sessizlik peydahlanırdı. Hep de gece yarısından sonra karanlığın içine ağıt olur düşerdi bu ses.

Kuzu kuşunun kendince acıklı bir hikâyesi vardır. Bu hikâyeyi de anamdan ağzım açık dinlemiş, dizinin dibine yanaşarak yeniden anlatmasına ısrarlarım olmuştur. Belki de bu yüzden Kuzu kuşunun çığlığını duyduğumda annem dikilir karşıma. Bu dikiliş hüznümün katlanmasına sebep olur.

Kuzu Kuşu’ndan bahsedince kısaca öyküsünü unutanlar için hatırlatmak gerek.

Kötü huylu sürü sahibinin çobanı; dalgınlığına gelir kuzuları kaybeder.  Çoban çok üzülür ve sürü sahibinden korkar. Üzüntüsünden; Allahım kuş olup uçayım da buradan gideyim diyerek dua eder. Kuş olup uçtuğuna inanılan çobanın geceleri “kuzu kuzuuu” diyerek kaybettiği kuzuları aradığına inanılır. Bu kuşun sesini bölgemizin ormanlarında geceleri hala duyulmaktadır.

Gök yüzünü seyrederken acıklı hikâyesini bildiğin kuşun hüzün yüklü sesini duyunca gecenin zifirisinde duygularla yoğrulursun. Bu zifiri de yüreğin havalanıp havalanıp uçar da, ne yapacağını bilemezsin. Tam bu esna da ayakucundaki otların arasında Yıldız Böceğinin ışıltısı imdada yetişir. Onun varlığını bilmek ürpertini azaltır.  Gökyüzü, yıldızlar, kayan göktaşları, karanlık, cırcır böceği, çakal, köpek, kurbağa, karanlığı boğan kuzu kuşu sesleri derken önünüzde beliren Yıldız böceği. Uf uf! Derin karanlığın içinde ışığını fark ettiğiniz böceğin kendini görmek istersiniz de “pıt” diye söndürüverir lambasını. İçinizde azalan ürpertinin yerini derin düşünceler doldurmaya başlar yeniden. Yattığınız toprak zeminde doğrulup bir müddet öylece oturursun.  Bu oturuşla Kuzu kuşunun ağıdına  Neşet Ertaş’ tan duyduğun tüm bozlakları eklemek istersin. Haykırışlarına tercüman olduğunu bildiğin “ Böyle Büyüdük” şiirini bağıra bağıra seslendirmeyi düşlersin.

Hafiften esmeye başlayan yelin tesiriyle rastgele öteberi ve kuru çam dallarıyla şekillendirilmiş cergemsi yapıdan çıtırtılar gelir. Gecelerde bu sesler neden bu kadar net duyulur? Dikkat kesildikçe örtüde kullanılan kurumuş karaçalı yapraklarının rüzgârın vuruşuyla çıkardığı hışırtı olduğunu fark eder rahatlarsın. 

Uzak ufuğun gerisinden puslu aydınlık kendini göstermeye başlayınca “Ay”ın doğuşuna şahitlik edersin. Ay tepeye tırmandıkça geceye  gölge oyunlarının ritmi düşer de  üşür üşür gidersin.

Bu üşümeyle“Geceler Yarim oldu” türküsü dilimden dökülüverir….. Sağlıcakla…

3 Aralık 2024 Salı

İŞ DELİSİ-TÖM TÖM AKILLI

 İŞ DELİSİ- TÖM TÖM AKILLI


Şu anam bitirim kadınmış vesselam. O olmasa yazıya başlamam da bitirmem de zor. Ne zaman anıları yoklayıp karıştırsam anam çıkıyor ortaya. 

Benim koşturuşlarıma bakıp bakıp, belki de uyarma ihtiyacı hissederdi kim bilir. ‘Bak hele’ diyerek seslenir “İş delisi olma” diyerek uyarısını yapardı.  Hay Allah!

İş delisi olmamın kime ne zararı var?  Faydası var kardeşim!  En azından üstüme ıhılırılan(yıkılan) işi itirazsız yapiyorum. Ama anam tembihleyecek. “O kadarını söyleyeyim ben sana, yeri gelir anlarsın” diyerek sözün derinliğini artırıp,  anlam gücünü katmerleştirecek. Kaytarıp dinelenleri gördükçe uyarma ihtiyacı hissediyor aslinda tam olarak. Sana kayış atıyorlar demenin usturuplusu.

Trakyalının hesap, ben alışmışım çalışmaya Aga! Boş duramam, tembellik candan bezdirir beya!..

Git Ada mesirelik alanına, bir çul parçası at çimenin üstüne gölgenin şekline göre seril yeğenim!. Kocaçayda vıraklayan kurbağa seslerinden esinlenerek derlediğin ne kadar türkü varsa mırıldan. Çevrede koşuşturan çocuk seslerinin şamatasında dünyadan ilişkini kes. Kes kardeşim..  Düşünerek üzme kendini! Yaa, öyle mi?  Yeşil çimenlerin arasında hasbelkader bitmiş sarıya meyilli çiçekte kanat çırpan arı bile umurunda olmasın. “Yorma kendini!”!.. Anam demişti. Kamu adına iş yapan çoğu insan da anamın dediğini diyor ve öylede davranıyormuş zaten. Benim için, yaşarken ölüme rıza göstermek bu kardeşim. Tembellik benim zorluğum.. O kadar. Yapamam birader. İş delisiyim ben, birazda abdal.. Kimine göre de enayimişim enayi! Bazı şeylere bön bön bakışım biraz da bu yüzden herhalde…

Köylerde çoğu toplumsal iş, imece usulüyle görülür. Bu tür iş görme biçiminin doğrusu Angaryadır. İşi görene de angaryacı denir. Halk dilinde bazı kelimeler şekil değiştirerek Angare- angareci şeklini alır.   Angareci, kendini yormadan yoruluyormuş hissinde iş görendir. Günlük hayattaki abdest bozma sayısı bile artar angareci olunca böylelerinin. Sıvışmak, zamanı öldürmek, kaytarmak için bahane abdest bozma..  Bu kandırmacayla vakit geçmez vakit! Bak bu noktada anamın dillendirdiği bir atasözü daha aklıma geldi.  “Hinayetlikle baykuş onmaz” derdi. Her birimiz angareci kimliğinde iş görecek olursak yürümez işler yeğenim! Varsın yorulayım ben. Varsın işin delisi olayım. Varsın uyanıkların enayisi olayım sevgili Anam.  Bana böyle kimlik yüklerken kimileri; içimde bir huzur, bin huzur, yüreğimde bir dinginlik  bir dinginlik, Ühhü! Sorma gitsin.

 Başarı çaba gerektirir.  Başarı bilgi gerektirir.   Bilgiyi edinmenin yolu da gayretten geçer. Terlemeden ekmek yutulmazmış. 

Rahmetli Necip Fazıl; “Bazı insanlar alçak gönüllüdür. Bazıları ise alçak olmaya gönüllüdür” Özverili olmak birazda işimizin delisi olmaktan geçer cancağızım. Başarılı olmanın yolu bilgili olmaktan, gayretli çalışmadan, özveriden aynı zamanda değerli insan olma yolunda adım atmaktan daha da önemlisi sevmekten geçer.

Angareci tavrında hareket etmek, gönüle ait zenginliklerden de uzaklaşmak demektir. Maddi zenginlikler evlerimizi, gönüle ait zenginlikler içimizi süsler. 

Hey gidi gönül Hey!

Hey gidi anamın iş delisi, hey gidi uyanıkların enayi diyerek yükseldikleri adam!

Yorgunluktan gocunmadan güzelliklerin en güzellerini yüreğinde toplayıp yazıya vurarak armağanmışcasına  ortaya seren töm töm akıllım, sana sevgim rast gele değil bunu bil! Çalışmak ibadetmiş! Sağlıcakla.

14 Kasım 2024 Perşembe

BÖYLE ÇÜRÜDÜK !

 Bal tutanlar parmağını yalarmış

Nefisleri rehber yaptık çürüdük

Kaz bekleyen tavukları salarmış

Yanlışlara alkış tuttuk çürüdük.


Ata bindik kılıçları kuşandık

Yaraları onarmaya üşendik

Dürüstlükte ufukları aşandık

Tembelliğe boyun büktük çürüdük.


Ana baba eş dost unuttuk gitti

Hatırı gönülü tükettik gitti

Bedende urbayı eskittik gitti 

Düşmanlarla birlik yattık çürüdük.


Oklar attık eşe dosta sapladık

Güzelliği çirkinlikle kapladık

Sofralara haram lokma topladık

Yabancıya dizler çöktük çürüdük.


Bencil düşle yol yürünmez bilmedik

Dokumayı ilmek ilmek ilmedik

Miskinliği yaşamlardan silmedik

Kurnazlığı dosta sattık çürüdük.


Kitabımın özü hem de manası

Dili özdür yoktur onun anası

Hakikattir gönüllerin binası

Özümüzü çöpe attık çürüdük.


Ölçü bitti ölçek bitti sırasız

Dert bağırda okka okka darasız

Hamur maya tutmaz unsuz urasız

Kökümüze sözle çattık çürüdük.


Çiçeksiz bal olmaz imiş petekte

Sicim ile dikiş tutmaz etekte

Bağ bozuldu topraktaki kütükte

Dilden caydık kökten battık çürüdük.


Gelenek görenek atıldı taca

Katranlar bağladı evlerde baca

Baş tacı olunca fikirsiz koca

Kötülüğe ballar kattık çürüdük


Mevsimler dörttü indi şimdi ikiye

Ayrılığı koyamadık çekiye

Düşünmeden zarar verdik dokuya

Haramları toptan tattık çürüdük

 

Akıllar tutuldu diller dolandı

Hazine içinde kazan bulandı

Sevdanın içinde aşklar sulandı

Dualar tükendi bittik çürüdük


Çoban Çeşme dertle gamla dolsa da

Emaneti görevliler alsa da

Bedeninde güzelliği olsa da

Yön yitirdik yanlış gittik çürüdük.


Şair- Yazar, Halil Oral /Tavşanlı

15 Ekim 2023 Pazar

MAHALLEME MEKTUP 5



Kıymetli Komşularım,

Gümüşü kaplamaya çalışanlar altını gözden kaçırırlar. Hatta sahte gümüş kaplayıcıları en yakıcı, en yıkıcı kelimeleri dillerine pelesenk ederek sarf etmekten çekinmezler. Bencil çıkarların anaforunda savrulur dururlar. Onlar bu savrulmayı yaşarken ve de savurmaya çalışırken dilliyken dilsiz, sözün ustasıyken sözsüz kalışınız sabrınızın tam olarak ölçüsünü verir aslında.

Başarı şans işi değil, tamamen bilginin, donanımın ve birikimin sonucu olarak ortaya çıkar. İnsanın deneyimlerle sahip olduğu kaynaklara bakma biçimi başarıyı ortaya çıkaran etkenlerdendir. Kaynakları toplumsal faydaya dönüştüren şey de, yüreğinizdeki paylaşma duygusunun  oranıdır.

Sırt üstü yatarak ancak tavan resmi yapabilirsiniz. Bunu yaparken bile çevrede yarattığınız kirlilik hat safhaya ulaşır. Sırt üstü yatmaya alışık olanlar toplumsal dayanışmanın aracı olarak dedikoduyu benimserler.  Boşluklarını dedikoduya yaslanarak gizlemeye çalışırlar.  Toplumsal bağları güçlendirecek yol ve yöntemleri ileri sürmek sükûneti, iyi alışkanlıkları, kaynaşmayı, birliği, beraberliği, ortak hissiyatları, çareleri, huzuru, güveni velhasıl tüm güzel şeyleri çoğaltır. Pek çok sosyal etkinliği gerçekleştirmeye çalışırken hedeflediğimiz tam olarak budur işte.

Plansız, programsız, hedefsiz, amaçsız ortaya çıkışlar bencil arzuların dürtüsüdür. Hangi aksayan yanların tespitini yapıp da hangi çareleri önerdiğini söyleyebilmeli insan? Çare yaratma becerisini, birikimini ortaya koyabilmeli?  

Kendi söküğünü dikemezken el başı düzmeye kalkarmış kimi… Bu bile yorum yapma, değerlendirme  yeteneğinden yoksunluğun ağız şapırdatma halidir. Ühhüüü!.. geç ordan geç!.

Toplumsal meselelerin çözümünde göl olabilmek önemli. Bir bardaklık su ölçeğine erişememiş olanlar çabuk bulanır, kirlenir, ekşir, tadı çabuk bozulur. Bunu bilmek gerekir.

İnsan odaklı çalışmalar önemlidir. İçinde insanın olmadığı hiç bir proje mükemmel değildir. Bu alandaki çalışmalar özveri, çaba ve sabırla orantılıdır. 

İnsanların ihtiyaç sıralamasını bilmenin yolu içinde yaşadığın toplumu gözlemek ve tanımaktan geçer. Bu da zaman ayırabilme, yorum yapabilme, tecrübe ve iç zenginliğiyle mümkündür.

Başarılı olmanın yanında değerli olabilmek de önemlidir. Aldatarak, yanıltarak, kumpas kurarak, yalanlar uydurarak, dedikodu üreterek başarsanız da, değerli olamazsınız. Bu niyet de olanların eni, sonu değersizliği anlaşılır. Anlaşılınca apışıp kalırlar. Uyduruk film üretenler, geniş açıdan değerlendirme yapma yeteneğinden de körelmiş kişilerdir.

Edebi terk etmek insaniyetten çıkmaktır.  Makamlar edeple değer kazanır. Hak, hukuk, korku(!), utanma bilmeyenlerin cehalet ve cesaretleri topluma zarar verir. Hele tek başına paranın arkasından koşanların düşkünlüğü insanlığı çürütür.

Hayatın amacı; yararlı olmak, onurlu olmak, merhametli olmak,  yaşamış olmanın farklılığını yaratmaktır. Ötesi……..!?.

Sağlıcakla.



MAHALLEME MEKTUP 4

 


Kıymetli Komşularım,

Ağlamanın çare olmadığını atasözlerinden biliriz. Her çaresizliğin arkasında çareler mutlaka vardır. Teknolojik gelişmeler dahil hayatımızı kolaylaştıran çok şey, çaresizlikler karşısında ortaya çıkmıştır.

İnsan kimi zaman saman çöpüne bile sarılır. Her sarılış yeni ufuklar açar insana. Her ufukta yeni tecrübelerle donanır insan.

Sivrisinek önce kan alacağı yeri tespit edermiş. Sinir uçlarını uyarmadan kan almak sivrisineğin tecrübesine bağlıdır. Açık söylemek gerekirse hizmet üretmek için, yeterli tecrübe ve birikim gerekir. Kurumları tanımak, çalışma yöntem ve usullerini bilerek kendimizce çözüm yollarını da sundukça hizmet kolaylaşır..

İnsani yönden gelişmeyse, iyilikleri çoğaltıp; kötülüklerin farkına vararak azaltmadaki özverili çabayla olur.

Bir beldenin gelişip yükselmesi ev ve aile muhabbetine bağlıdır. Bu gerçeği bildiğimizden, gayret ve özveriyi elden bırakmadan ekonomik, sosyal ve kültürel desteğimizi aileler üzerinden eksik etmedik. Ailedeki huzurla, komşu birliğini çoğaltmanın yollarını aradık. Bu anlamda bahar şenlikleri, mahallece iftar buluşmaları, özel gün ve gecelerde camimizde seçkin sohbetlere ikramları ilave etmenin heyecanını yaşadık. İçimizdeki enerjiyi, birlik ve beraberlik adına yeni şeyler ortaya koymak için diri tuttuk.

İnsanın cehaleti, insani hastalıkları körükler. Bu yöndeki olası olumsuzlukları azaltmak için mahalle düzeyinde konferansları, sohbetleri çeşitlendirmenin bilincinde olduk.

Mahalle içinde yaşayan ailelerimizi bütünün parçası gibi düşünüp, birliği korumak adına sosyal faaliyetlerle iletişimi diri tutmaya çalıştık. Bu iletişimde doğru denge kurmanın arka planında sevgi, saygı, şefkat, güven, paylaşım, hak ve sorumluluk duygusuyla hareket etme vardır. Mahalle birliği, sağlıklı ve güçlü aileyle oluşabilirdi. Ailelerimizin sağlığını çok yönlü olarak gözlemeyi ihmal etmedik. Gerektiğinde usulünce uyarılarda bulunduk.

Kişisel heva ve hevesini  tatmin için yönetimlere talip olanlar; iyi-kötü, doğru-yanlış ayrımı yapma, toplumsal meseleleri kendine dert edinme bilincinden yoksundurlar. Aslolan “rıza”dır. İnsan rızayı kendine hedef seçince, maddi şeylerin asla hesabında olmaz!...

“Fazilet insanın içini; zenginlik odasını süsler” miş. Mahallemizde çalışmalarımızı maddi ve manevi olmak üzere iki ana kulvarda yürütmeye çalıştık. Maddi şeyler daha çok fiziki sanat yapılarıydı. Parklar, bahçeler, camiler, yollar, spor alanları, aydınlatma araçları, alt yapılar, hizmet binaları vs. tüm bunların ihtiyaca cevap verecek düzeye yükselmesi için en doğru dili, yöntem ve usulü kullanmaya özen gösterdik. Kırmadık, kırılmadık. Bu yüzdendir ki Tavşanlı bizde nefeslendi. Bu yüzdendir ki yöre Ada Mahallesini dilinden düşürmedi: Sanat yapılarında aksamaların en kısa sürede çözümü için azami hassasiyet gösterdik. İki gün üst üste yanmayan sokak lambamız bile olmamıştır. Bu anlamda kurumlarımızın her birine teşekkürü elden bırakmamak gerekir.

Mütevazılık yönetimde kolaylık sağlayan önemli bir değerdir. Biraz da insanın kültürel yapısıyla orantılıdır. Yorulsak da, mütevazılığı elden bırakmadık.

Toplumsal hizmetin heyecanı, kişisel hizmetten daha büyüktür. Halka hizmet, Hakka hizmettir. Yeni mektuplarda buluşmak üzere. Sağlıcakla. 







MAHALLEME MEKTUP 3

 


Kıymetli Komşularım,

İnsanın kendi eksiklerinin tespitini yapmış olması, zenginliğe ve huzura attığı ilk adımdır. Bilgelik, içinde yaşadığı meseleleri derinlemesine bilmekle oluşur biraz da. 

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak mümkün değildir. Mahallenin yönetimine talip olurken, durum tespiti yapmanın üstüne, çalışma planı hazırlayarak yola çıktık. Yazılı olarak taahhütte bulunduğumuz tüm mevzuları bir bir yerine getirdik. 

Duygularımız en büyük hazinemizdi.   Asıl gayemiz toplumsal hizmetti.  Para gibi bir vasıtayı öne geçirmek insanı gayesinden saptırır dedik. Açıkçası parayı düşünmek sahteliği doğururdu. Bu yüzden paranın hesabında olmadık. 

Asıl huzurun sağlıkla başlayacağını bildiğimizden, ilgili kurumlarımızla işbirliğine geçerek,  mahalle ölçeğinde sağlık taramalarını başlattık. Uygun aralıklarla bu işi tekrarladık. Özel hastanelerle işbirliğine giderek; hem göz, hem kalp sağlığı üzerine toplantı ve taramalar geçekleştirdik. “İmkânım olsaydı neler başarırdım!” kuruluğunda kalmadan niyetimiz yetti çok şeye. 

Çevremizde var olan imkânların farkına varıp geliştirerek mahallemize toplumsal faydaları artırdık. Azim, ruhun önemli bir kuvvetidir diyerek yılgınlığa, boş vermişliğe düşmedik. 

Sağlığımızı tehdit edebilecek çevresel pek çok faktörü ivedilikle ve en doğru biçimde ilgili birimlere aktarmanın hassasiyet ve teyakkuzunda olduk. Hizmetin saati olmaz diyerek, her an teyakkuzda bulunduk. Teyakkuz hali, hizmet etmenin en güzel heyecanlarını hissettirdi yüreğimizde.

Mahallemizde hukuku ve huzuru önemsedik. Hukukun ve huzurun ailede başlamasına inandık. Mutlu aileler, mutlu toplumu oluşturabilirdi. Dini ve anayasal yönden bilinç oluşturmanın yolunda bulunduk. “Modern Çağın Gençler Üzerine Etkileri” konulu mahalle bazlı sunumlar gerçekleştirdik. Yetkin kişileri mahallemize konuşmacı olarak çağırdık.

Derdi olanın uykusu olmazmış. Aile ekonomisinden kültüre, sosyal yaşamdan işsizliğe ne varsa dert edindik. Yapabileceklerimizin en iyisini oluşturmanın gayretini taşıdık. Mutluluğun, zihinsel bir süreç olduğunu da düşünerek hem çocuklarımızın hem yetişkinlerin okumasını sağlamak adına, muhtarlıkta kütüphane oluşturduk. Bir kişi bir kişidir dedik.

İnsan tutkularının kölesidir. “Farklı bakış, farklı hizmet” sloganıyla yola çıktığımız gün, toplumsal düşüncelerimizin kölesi olma yoluna çoktan koyulmuştuk. Mahallemizin her yönden  yaşam kalitesini artırmak için koştuk, koşturduk. Etiketlerin hırsına değil, gerçeklerin 

güzelliğine sığındık.

Doğduğumuz gibi öleceğimizi bilen iman sahibi biri olarak, “bugün insanlığa, hangi katkıları yaptım” sorusunu kendimize hep sorduk. İnsanlık ve ona ait değerler her birimizin yaptığı katkıyla gelişip büyüyecekti. Ufacık bir fikir bile katkıydı aslında.

Sağlıklı beslenmek adına “Mahalle ekmek fırınını” kendi imkanlarımızla hizmete sunduk. Fırın hem sağlık, hem ekonomi kattı aileye. Hazine eziyet çekene, çalışıp çaba göstereneymiş. 

Başarı, “istiyorum” demekle olmazdı. Başarının ardında büyük bir çaba ve kendini adama vardır. 

Derdi para olanın hizmeti olmaz.

Mesele,  bir anı bırakabilmek. Yeni mektuplarda buluşmak dileğiyle.. Sağlıcakla                                                                         

                                                                        

MAHALLEME MEKTUP 2

 MAHALLEME MEKTUP 2   (eğitim)


Kıymetli Komşularım,

Akarsu ne güzel hayat dersidir. Küçük engellerin üzerinde köpürür, büyüklerin yanından sessizce geçiverir.(!)

Mahalli idarenin en alt birimi olan muhtarlıkta mahallemize, insanımıza sosyal yaşantımıza engel olan ne varsa üstesinden gelmek için gayret gösterdik. Hiç bir engelin yanından geçip gitmedik. Problemlerin çözümünü kurumların üstüne atma kolaycılığında olmadık. Aksine doğumdan bugüne biriktirdiğimiz sosyal çevremize, hatta kişisel birikimimize görev yükleyerek toplum hayatını kolaylaştırmaya çalıştık. 

Başlangıçtan bugüne yaptığımız her iş, attığımız her adım bir başarı hikâyesidir. Muhtarlık maaşını kendimize gelir kapısı olarak görmedik. Mızmızlık etmeden ve çekinmeden mahallemizin her türlü sosyal işlerinde harcama yapma cesaretinde bulunduk.

Cami derneğine on lira aidat ödemekten imtina edenlerin olduğu ortamda, cebimizden milyonları harcadık.

Duygusuz biri değilim, üstelik dilsiz de sayılmam. İçimizdeki duygu,  empati yapma yönümüzü enerjik tuttu. Her bir ailemizin sosyal, kültürel, ekonomik yapısını yakından gözledik. Bu gözleyiş, yapmamız gereken dokunuşların yolunu açtı. Bu anlamda;

On senelik süreçte çocuk psikolojisini göz önünde tutarak en az toplam altı yüz çocuğumuza (bot, kışlık çorap, eldiven, mont, atkı) giydirdik. İlköğretim seviyesindeki ortalama seksen çocuğumuza yıl yıl eğitim araç ve gereçleri açısından (kalem, kalem çantası, defter, silgi, kalem açacağı, boya kalemi seti, temin edememiş olana çanta ve okul forması) katkısında bulunduk.

Üniversite öğrencilerimizin kimine giyim yardımında bulunurken her birine yıl yıl (11 kişi) maddi katkı yapmaya çalıştık.

İlkokul öğrencilerimize zaman zaman, okul ortamlarında sıcak yemek vererek beslenmelerine katkı sağladık.

Liderlik kısır tartışmaların dışında kalarak daha iyisini hedeflemektir. Sıradanlaşan, mührün adamlığında kalan anlayışla değil, güzel değerleri ortaya koymanın alın terini akıtarak görev yapmaya çalıştık

Sıradan şeylere alışmak kolay, kurtulmak zordur. Biz verdiğimiz emekle, güzel şeylerin hem tadına varmaya, hem de vardırmaya çalıştık. Almak yerine vermenin iç huzurunu yaşadık. Ruhumuzu “aman boş ver, bana ne, kim çalışacak” hastalığına bulaştırmadık.  Güzel şeyleri hedef edindik.

Bisikleti olmayan çocuklarımıza bisiklet temin ettik. Üniversite öğrencilerimiz için gittikleri şehirlerde sosyal çevremizi devreye sokarak yabancı bir yerde ilk anda ellerinden tutmaya çalıştık.

Bir şeyin değerini anlamak için o konuda bilgi sahibi olmak gerekir. Geçmiş yılları birlikte yaşayarak geldik. İnsan aklı unutmaya meyilli olarak yaratıldığından  biz yaptıklarımızı, yapabildiklerimizi (Allaha şükürle) hatırlatmayı görev saydık.

Bilgi, hakikatin yapraklarını aydınlatır, parlatır. Hata değil, çare bulmak önemlidir. Kalite, akıllı gayretlerin eseridir.

Yeni mektuplarda, yeni bilgileri paylaşmak üzere. Sağlıcakla

                                                               

27 Ağustos 2023 Pazar

MAHALLEME MEKTUP (1)

Kıymetli Komşularım,

Gözyaşının bile bir görevi vardır. Gözyaşları, ardından gelecek gülümseme için temizlik yaparmış.

Gülümsemek hem iradeyi, hem vücudu güçlendirir. Aynı zamanda insanlar arasındaki en kısa mesafedir. Bu sebeple sizlerin karşısında gülen yüzümüzle durmaya çalıştık.

Mahalli idarelerin en alt birimi olan muhtarlık müessesesinde hizmeti esas alarak bu amaca sadık kalmaya özen gösterdik. Dertler derdimizdi, sevinçler sevincimiz.

Komşuluğun önemli bir kavram olduğundan hareketle, afiş ve konferanslar düzenleyerek daha güçlü bilinç oluşturmanın gayretinde olduk. Bu alanda yaptığımız güzel işlerle ilçemize, yöremize, hatta ülkemize örnek olduk.

Azmimiz, yeteneğimizin atıdır diyerek sokakta kedi miyavlasa, köpek havlasa kendimize dert edindik.

Bahane üretme kolaycılığında olmadık. Öncelikle iç hayatımızda dengeleri doğru kurarak karıncalar gibi çalışmanın gayretinden vazgeçmedik.

Etiketlerin kavramının şımarıklığında değil, insan olmanın özgürlüğünde hizmet üretmeye çalıştık. Toplumsal faydayı çoğaltmak için, kişisel işlerimize sınır koyduk.

Ailelerimizin sosyal, kültürel, ekonomik durumlarını yakından takip ederek değer katmanın, aile kurumunun her yönden kalkınmasının hevesinde olduk. Çare üretmeyi görev saydık.

Aslında çalışmalarımızı iki ana grupta sürdürürken kurumları da, kavramları da birbirine karıştırmadık. Mahallemizin adını en doğru biçimde temsil ederken, doğru ifade etmeye de özen gösterdik. Bu yönüyle marka mahalle olma yolunda ilerledik.

Kurumlarımızla doğru ve güçlü iletişim kurarak toplum hayatını kolaylaştırmaya gayret ettik.

Ana sınıfından, üniversiteye çocuklarımızı yakından takip ederek kendimizce ekonomik katkı sağlamanın yanı sıra, giyim-kuşam ve sosyal yönden de destek olmaya çalıştık.

Hizmete talip olurken dünyalık tutkuyla değil, manevi huzur hissiyle talip olmuştuk. Bu sebepledir ki, çıkar peşinde, üçün beşin hesabında olmadık.

Yardımlaşma ve Dayanışma bilincini hep diri tuttuk. Bu anlamda ki kültürümüzün, yıllar sonrasına taşınmasının tohumunu genç nesillerin bilinç altına yerleşmesinin hesabında olduk.

Sağlıklı toplum ve mutlu aileler mottosuyla ilk defa mahalle bazlı sağlık taramalarının öncülüğünü yaptık. Okuyan toplum, bilgili nesiller yolunda ilerleme sağlamak için muhtarlığımızda kütüphane oluşturduk. Evlere ödünç kitap vermeye devam ediyoruz.

Aile hukukunu ve huzurunu önemseyerek, hukuk ve huzur toplantıları gerçekleştirdik.

Bu toplantılar sayesinde birbiriyle tanışık mahalleli olmayı sağladık. Birbirini tanıyan mahallede kendiliğinden güvenlik üst seviyeye çıkmış oldu.

Kiralık ekip kaldırdığımız tarladan ürettiğimiz ürünler, sosyal pek çok etkinliğe katkı yaparken, kültürümüzde var olan değerlerimizin yaşamasına çalıştık. Asla üşengeçlik göstermedik.

Muhtarlıkta kütüphane kurmakla kalmadık çocuklarımızın devam ettiği okullara kitap desteğinde bulunduk. Okullarda giyim ve beslenmelerine katkı sağladık.

Kimsenin boynunun bükük kalmasına gönlümüz razı değildi kişisel, özel gün ve bayramlarda

hem ekonomik, hem gıda ve kurban desteği vermenin huzurunu yaşadık.

İyi ifade edilen sorun, yarı yarıya çözülmüştür. İyi ve doğru ifade etmenin keyfini yaşadık ve yaşattık. Ağlamanın çare olmadığını bilen bir gözlemci olarak çarelerin üreticisi olduk.

Bu ilk mektubumda bir kısmına değinme imkânı bulduğum çalışmaların anlatımına ileriki mektuplarda devam edeceğim.

Sizlere, mahalleme, yaşadığım yöreye, ülkeme hatta insanlığa hizmet etmenin sözünde duruyor saygılar sunuyorum. Sağlıcakla

Halil Oral

Şair-Yazar

Ada Mahalle Muhtarı

8 Ağustos 2023 Salı

KÖR EBE

 


Mutluluk üzerine araştırma yapmaya kalksak az buçuk bir tahminim var da, tahminden öte tam olarak gerçeği görmek isterim aslında.

-Mutlu musun?

-Hayır

-Herhangi bir sıkıntın var mı?

Ühhü ! sor da çekil.. Sıkıntının bin türlüsü.  Bunlar da var mı dedirtir insana.. derken şaşırıp kalırsınız.

Kanaat kalmadı kanaat! Yazının başında hem de bu noktasında bu lafı ettim ya! Damganın en alâsını vurmuştur bile kimileri. Dur dinle bir hele demeye fırsat bırakmadan. Ardından lafı nereye getirecek demeden. Kanaatsizlerin her birini gözüme gözüme sokmaya kalkanlar bile olur. Kanaat en büyük zenginlik aslında. Mutluluğun da en görkemli anahtarı kardeşim. Mutsuzluğun ana sebeplerinden biri kanaat etmemektir yeğenim. Kanaat etmek durağanlık da değildir oysa. Kanaatsizlik hırs gibi dermansız bir hastalığın baş mimarlarındandır tam tamına.

Dünya nimetlerine karşı zaafı olanların hırs hastalığına kapılmaması imkânsızdır. İnsanın değerli üç hazinesi vardır. Saklanıp korunması gereken önemli değerlerdir bunlar. Sevgi, kanaat, tevazu.. 

Kanaat eden insanlar cömerttir de. Mütevazı olanların yöneticiliği güzeldir. Aza kanaat etmeyenlerin hayatı ızdıraplı geçer. Kanaatten nasibi olmayanı dünya malı nasıl zengin eder birader. Hep dahası dahası.. Kiminde paranın hırsı, kiminde makamın, mevkinin hırsı. Uf! Uf!  Ne büyük felaket. Sağlık mı kalır insan da be kardeş. 

Sevgi, kanaat, tevazu… Kelimelere bakar mısın?  İç zenginliğini yaratan devasa değerler. İnsanı saran sarmalayan ipeksi gömlek.

Sevgi; insanın hamurunda olan bir tohum. Bu tohumu çatlatabilmek elimizde. Geçici şeylere yönelip hangi acıları çektiğimiz de kabak gibi ortada. Kıvranıp duruyoruz be birader. Hırsımız, kanaatsizliğimiz, es geçtiğimiz sevgi hangi prangaları vuruyor fakında mısınız?

Başarılı olmak mı değerli olmak mı? Hangisi önemli sizce? Ühhü! Kavramlar birbiriyle içe. Eştikçe çoğalıyor, eşeledikçe karmaşıklaşıyor. İç zenginliğinden psikolojiye, ordan sosyolojiye dallanıp budaklanıyor. Tüm bunlar için daha çok okumak, kendimizi zenginleştirmek gerekiyor. Ütmenin dalkavukluğuna değil vermenin çömertliğine soyunmak gerekiyor.

Bir ayağı Kaf dağınd,a  başı Everestin üstünde dolaşanlar, iç zenginliğinizi kontrol edin. Kişilik elden gittiğinde maddi zenginliğin hükmü kalmaz yeğenim.

Yaşamak bir şeyleri birbirine bağlamaya çalışırken anlam katmaktır. Anlam katmanın kolay yollarından biri de aynaya bakmaktır. Kendimizin ne olduğu  önemlidir çünkü.

Necip Fazıl Kısakürek: ‘Bazı insanlar alçak günülüdür. Bazıları ise alçak olmaya gönüllüdür’

Küçük öz veriler, iyi davranışların habercisidir bazen.

Bense harmanlanmış duygular için de kör ebe oynayan duygusuz.

Mutlu musun? Iııh!

Sağlıcakla..

23 Temmuz 2023 Pazar

SAÇLIK OTU VE STOP!..

 

Maddi yokluklara, fiziki pek çok eksikliğe rağmen, kıstırılmış bir çocukluk yaşamadığımızın ancak bugün fark ediyoruz. Var olan hayvanlarımızı otlatırken tabiatı tanımanın özgürlüğünü yaşamışız en başta. Börtü böceğin doğadaki davranışlarını gözleyip dersler çıkarmışız akıllım!. Doğadaki canlıların doğumla ölüm arasında yaşamsal savaşlarına şahit olmuşuz gün gün. Sıra kayası oynarken, saçlık denen ottan fırlatma füzeleri yapıp stop çekerken özgür düşlerin en kaygısız heyecanlarını yaşamışız güzel kardeşim. Bu bizim en büyük zenginliğimizmiş meğer.

Biz heyecanla saçlık otlarını göğe fırlatırken kimlerin bize stop çekmesinin hesabın da olduğunun farkına bile varamadık.

Teknolojinin ilerlemesiyle iletişimin arttığını sanırken hangi kirli oyunların oyuncusu olduğumuzu, hangi gündüzlerin karanlığına hapsedildiğimizi anlayamıyoruz bile. Of, Offf!

İletişim arttıkça, güvenlik temel ihtiyaç haline geldi ne haber!..

Telefonlar, tabletler; anasından yeni doğan çocuğumuzu esir aldı yalan mı? Onsuz yemek yemiyor, onsuz dur durak bilmiyor. Çocukları esir alırken biz dışında mı kaldık esaretin. İmam hutbedeyken telefonda gezinti yapan onlarca cemaat var camide.. Camideki cemaat iletişimin gözetiminde.  Gözledikçe gözetiyorlar(!) bizi, ahbap bildiğim!.

Elektronik ortama tutsak edilen biz; elimizdeki tablet, bilgisayar,  bir türlü kopamadığımız cep telefonu yoluyla teknolojik gelişimin bireyi, bilgi toplumunun ferdi olduğumuzu sanırken gelişim ve iletişim bozukluğunun pençesine düştüğümüzü anlamıyoruz bile. Ne acı, ne yakıcı!

Bu yakıcı ve kıstırılmış durumdan kurtulmak için ne yapmalı? Benim kendimce önerilerim mutlaka var da “-Hadi ordan!” demenizden çekinirim cancağızım!

Doğa yürüyüşlerine çıkalım. Kızılay gibi bazı kuruluşlarımız zaman zaman bunu yapıyor mesela. Katılalım. Müzik gruplarına dahil olalım. Çocuklarımızı belediyelerin hem enstrüman hem koro çalışmalarına dahil edelim, dahil olalım. Kendi türkülerimizi kendimiz söyleyelim.

Masal günleri, şiir günleri, tiyatro günlerini artıralım.  Açık havada oturup boş boş çekirdek çıtlatmaktan öte ne varsa sayılarını artıralım.

Üreten değil tüketen,  satan değil anlamsızca alan,  veren değil harcayan, paylaşan değil yalnızlaşan, güçsüz ve ümitsiz birey yapan, endüstrileşmenin yarattığı yalnızlaştıran hayal dünyasından kurtulmamız şart mı şart.

Özünde sosyal bir varlık olan insanın robotlaşması, ruh sağlığının bozulması hayra alamet olmasa gerek.

Kapı çerçevesi muhkemleşen evler, kepengi çelikleşen dükkânlar, türlü türlü güvenlik kameraları, alarm sistemleri hapishanelerde değilde nerde olurdu. Bu hangi yalnızlığın hapishanesi.

Belediyelerimize, tüm okullarımıza, üniversitelerimize, diyanet işlerine, sivil toplum örgütlerine, tüm yerel yönetimlere daha fazla, daha fazla görev düşüyor kardeşim. Adamlığın yarışlarının kimseye faydası olmayacak. Kuru kuru sempozyum bildirileri yayınlamak yetmez. Çıkışın yollarını resmeden gayretleri artırmalıyız.

Sağlıcakla…

29 Aralık 2022 Perşembe

YALNIZLIĞIN DEFİ İÇİN


Geçmişte bizim oraları yaylak olarak kullanan Yörükler gelirdi. İlkbaharda gelirler, sonbahara doğru göçer giderlerdi. Göçleri kalabalık olurdu. Merkep sırtlarında tavuğuna horozuna kadar bulunurdu. Daha sonraki yıllarda yükleri motorize haline geldi.  Arazideki hangi taş, hangi ağaç, hangi kovuk var çok iyi bilirlerdi. İş bölümü de yaparlardı mutlaka.. Onların yaşam ve iletişimleri ile ilgili çok hikâyeler dinlemişizdir büyüklerimizden. Kendilerine has inançları(!) olur, kesin ve kesgin konuşmazlardı. Yuvarlayıp geçerlerdi sözü… Kendi içlerindeki sırrı çözmek oldukça zor olurdu.

Yörük kadını karşı yamaçtaki oğluna seslenir;  Akçamın dalında heybe var, heybenin içinde torba, torbanın içinde çıkın. Çıkının içinde azık var al da ye emi!.. 

Eh! Eh!...  Şeklinde diyalog ve iletişim sürer gider.

Bazı insanlar vardır ki boş bohçadır. Bazıları bohçanın içindeki azık. Bazıları ise ışık. Bazıları top yekun hepsi.

Bohça azığı dış etkenlerden koruyup kollayan koruyucu.  Maddi açlığın süreğenliğinde önemli iki unsur kısaca. Öyle azıklarda vardır ki manevi açlığı giderir kardeş.  Işık tutanlar ise işaret eden, yol gösteren tecrübe sahibi bilgelerdir. Tüm bu vasıfları el birlik taşıyan insanları başak yüklü ekinlere benzetirim. Harman yerinde tanelerinden ayrılan başakların bereketi tartışılmaz. 

İnsanın hayatta bir duruşu ve tavrı olmalıdır. Bencil duruş ve tavırların kendisinden başka kime ne faydası olur ki. Bohça değilsin, azık değilsin, ışık değilsin. Hadi söyle, nesin sen? 

Her köyün, her beldenin hatta her ülkenin sıradağları mutlaka vardır. Hatta insanlığın. Sıradağlar malum peş peşe uzarlar. Kimileri bu sıradağların başlangıcıysa kimileri de sonuncusudur bu dağların. Öyle görürler kendilerini nedense. Taş yapılı dağlar olduğu gibi, kar başlıklı dağlarda vardır.  Aslında dağlar coğrafi duruşları yüzünden hep bir engeldir. Aşılması zordur kısaca. 

Yunus Emre şiirin bir kapısını açansa, bizim şair dostların kimi, sonuncusu gibi görürler kendilerini. Arada gelip geçenler sıradağların bir parçası. Gerisi ıvır zıvır işte.  Bu dağlar geçit vermediği için borularını öttürüp dururlar vesselam. 

Kendini küçümseyen insanların, kendi kendine duyduğu saygı büyüktür. Sıradağlar kendini büyük gördükleri için, kör bir arzu, kendilerine has tutku ve korkuyla yaşar giderler.

Doğayı gözleyen ve içinde yaşayan biri olarak benzetme ve yakıştırmalarda bulunmanın negatif yönleri var mı, yok mu tartışılır. Kiminin sıradağlarında güle de bülbüle de yer yok cancağızım. Madde ve manaya açık olan gönül esasen gül bahçesine benzer ki,  arı bir kalple marifeti, bilgiyi, irfanı donanan insan huzur bulan, huzur veren yöne yönelir. Kendini sıradağlara konumlandıran insan dağların bahçıvanını unuttuğu an kendi zindanındadır. Allah korusun, Allah Korusun!

Yörük göçlerinden yola çıktığımız bu yazı anlaşılmaz bir hal aldığı düşünülebilir. Yazarlar her yazdıklarının anlaşılır olmasını istemezler. Bazen anlaşılmamayı tercih etmek de bir yoldur.

Hissettiklerimi harf harf, kelime kelime, cümle cümle yazıya dökme yürekliliği gösterdim. Mesele bu. Sizden isteğim yazdıklarımda yalnızlığımı defedin yeter. 

Sağlıcakla..

29 Mayıs 2022 Pazar

GÖRDÜM


 

 

Bir gül bahçesiyken hayalim arzum

İlimle donanmış elleri gördüm

Vatan sevdasıdır sünnetim farzım

Aşk ile şakıyan dilleri gördüm.

 

Saniye yelkovan tık tık atarken

Takvimin yaprağı bir bir koparken

Çağı ellerinde gençlik tutarken

Çiçekle bezenmiş dalları gördüm.

 

Gözümde bayrağın yıldızı ayı

Arzuyla beslerim dilde duayı

İlim yuvasında tutan mayayı

Bozmadan taşıyan kulları gördüm.

 

İlimi irfanı ışık gözüme

Gençlik dayanaktır yolda dizime

Tohum atan el çoğalsın bozuma

Çiçekte biriken balları gördüm.

 

Dostluğa türküler çoğalsın aksın

Birlik bahçesine ağaçlar diksin

Gençliğim gözümde yürekte teksin

Baharı getiren yelleri gördüm.

 

Ülkem gençliğiyle erer menzile

Yeniçağ başlattı genç Fatih bile

Çalışmak ibadet denirse hele

Kolayca aşılan belleri gördüm.

 

Bülbül bir gül için durur figana

Bu ülke vatandır hem de bir ana

Haksızlıkta haykırırken cihana

Yatağa sığmayan selleri gördüm.

 

Şu vatan içinde nur gibi yüzler

Okunsun elinden yazılsın tezler

Gençlikle güzeldir baharlar yazlar

Sevinçle çınlayan zilleri gördüm.

 

Yıldız olup yücelerde parlayın

Yüreklerde güzelliği derleyin

Ülke için motor olup gürleyin

Işığı sönmeyen pilleri gördüm.

 

Çoban Çeşme bilir sünneti farzı

Gençliğe örnektir yaşamı tarzı

Olmaya hazırken ülkemin derzi

Vatana hasmane kılları gördüm.

 


 


21 Ocak 2022 Cuma

KÖYLERE DAİR

 


 

Zemherinin karı yağdığı zaman

Üşütür vücudu yel bizim köyde

El ayak çekilir titrer beden de

Kaderini yaşar kul bizim köyde

 

Yüksekten uçardı arı kuşları

Haneler boşaldı kaldı dışları

Dillerde bir ağıt gurbet kuşları

Kapandı kapılar bel bizim köyde

 

Dede bayırında çıkılmaz yokuş

Düşünce kar etmez yoktur bir çıkış

Geçmişe göz atsan yapsan da bakış

Yatağı kuruyan sel bizim köyde

 

Ormanlar ağlaşır dağlar ağlaşır

Uzaktan uzağa kalpler pırlaşır

Kimsesiz meydanlar çomar hırlaşır

Çiğdem boyun bükmüş kel bizim köyde

 

Süslerdi dağları çiğdem sarısı

Koşardı toprakta kızı karısı

Kekik boyanırdı dağın arısı

Ocak çoktan söndü kül bizim köyde

 

Evler sessiz başındadır dumanı

Çoktan öldü sürülerin çobanı

Bu gidişin olur mu ki amanı

Daha da yeşermez gül bizim köyde

 

Sütleri güveçte kaymak tutardı

Harman yerlerine buğday atardı

Bulgur sergisinde nöbet tutardı

Maziden bir yaprak dil bizim köyde

 

Çoban Çeşmesi’nin yanıyor özü

Mevsimler tükendi görüyor gözü

Yüreğinde topaklanmış bir sızı

Baharlar yaşanmaz bil bizim köyde

12 Ocak 2022 Çarşamba

MUHTAR

 Şair dostlarımız ekleme yaparlarsa mutlu oluruz


MUHTAR


Tavşanlı yurdunda Ada Mahalle

Milletin şairi dilidir muhtar

Sözünde sazın da yapmazken hile

Yazların yağmuru yelidir muhtar.


Hizmetin yolunda günü kar belle

Kaygısız aklı cana zor belle

Hakkı gözetmeyen düşü kor belle

Mevsimin baharı selidir muhtar.


Üzülür hizmetler azalır diye

Günler gelir geçer döner deliye

Faydayı zararı korken çekiye

Toplumun ayağı elidir muhtar


Dert bilmeyen dertsiz düzen kuramaz

Huzur için gerçek aşkı aramaz

Kaygısız baş ilaç bulsa saramaz

Mahallenin sesi dilidir muhtar


Oğlanı bilmeli kızı bilmeli

Kışları bilmeli yazı bilmeli

İnsanın içinde özü bilmeli

Toplumun ayağı koludur muhtar


Çoban Çeşmesi'de muhtar olalı

Olmadı yalanı sözü cilalı

İçinde hizmeti engin kılalı

Allah'ın bir kulu kuludur muhtar