Çocukluğumun en net hatıraları Anadolu’nun kırsalı sayılabilecek orman köyünde başlar. Bu yüzden anlat anlat bitmez. Belirgindir, açıktır, nettir aynı zamanda tereddütsüzdür olan biten. Köy evlerinin avlu kapısında başlar adap, usul, yöntem. Sokaktaki duruşta, yürüyüşte, giyimde kuşamda, konuşmada, hitapta, seslenişte, davranışta eksiksiz yaşanır yaşatılır kardeşim. Kimi zaman hafife almaktan mıdır, çağdışı göstermeye çalışan sözde çağdaşların yakıştırması mıdır, “orman kanunu” der geçilir.
Aslında kırsalın doğasında nefes
alıp veren insanların gelenek ve göreneklerinden hatta doğanın en doğal
öğretilerinden edindiği kurallar vardır. Bu kurallar bütününe “terbiye” demek en doğru
ifade olabilir.
Komşunun avlu kapısının tokmağına
vurmadan, seslenmeden bırakın evi; avluya girilmez. Avlu kapısının eşiğinde
kapı değildir duran, terbiyedir terbiye! Terbiye, saygıyı oluşturan değerler bütünüdür.
Bırak avlu kapısını, evlerin her
bir odasında sosyal medyanın tik tokçuları dolaşıyor, yalan mı? Nerde kaldı
adap? Terbiyenin ölçüsü bozuldu yeğenim!
Bizim toplumumuzda yazılı
olanlardan çok öğrenilen bir ahlak vardı kardeşim! Anne ve baba olmanın
davranış şekillerini doğada ki kuşlara bakarak bile içselleştirirsin
cancağızım. Kuşça kuşun yavrularına gösterdiği ihtimamdan kavrarsın ebeveyn
olmanın hassasiyetini. Odalarımızın kapılarını sonuna kadar açtığımız gün
terbiyeyi sokak kapısının eşiğinde mi unuttuk bilmem ki!
Komşu açken tok yatılmazdı.
Paylaşılan sadece aş, ekmek değil, esas olan gönüldü. Bırak büyüklerin sözünü,
karşımızdaki herhangi birinin sözünü kesmek ayıp görülen şeylerdendi. Anam
böylelerine “gırtlaksız” derdi kısaca. Sözün insana emanet olduğunu herkes
bilirdi.
Büyüklerin yanında bacak bacak
üstüne asla atılmazdı. Bu yazılı bir yasak değil, saygının en sessiz haliydi.
Büyüklerin yanında uzanıp yatılmazdı. Birlikte oturmanın kendine has kuralları
vardı.
Herkes kapısının önünü süpürürdü.
Kapı önünü süpüren teyze sokaktaki çocuğu mevsim ve şartlara göre “üşütürsün,
üstüne bi/şey giy! ”, “başına sıcak geçer, şapkanı giy!” diye uyarırdı. Yanlışını gördüğünde doğrusuna
işaret ederdi. Annesi değildi ama “anne” gibi davranırdı. Yani akraba bile
olmadan, akraba gibi davranmak adabı muaşeretin tam olarak kendisiydi.
Çocuk varken yetişkinler merkebe
binmezdi. Yaşlı varken de genç!
Selam vermek kuru bir kelime değil,
“seni görüyorum, fark ediyorum” demenin en zarif ifadesiydi. Sünnetti en
başta.
Durup dururken “niye selam verdin”
diye sorgulamaya ya da sert bakışlarla “tanışıyor muyuz?” ifadelerine maruz
kalıyoruz şimdi.
Sadece yaşlıya değil; hasta olana,
hamileye, yorgun bir bedene yer vermek, yer göstermek insan olmanın gereğiydi.
Anadolu insanı için edep,
konuşmaktan çok susmayı bilmekti. Doğruyu; kırmadan, incitmeden anlatmak
erdemli olmanın gereğiydi.
Hep birlikte düşünüyoruz aslında. Biliyorum,
bugün her birimizin anlatacağı, dertleneceği o kadar çok şey var ki! Nerede
yanlış yaptık, hangi düğmeyi yanlış ilikledik bilmem ki! Birbirimize selam
vermekten korkmaya, yüzümüze bakmaktan imtina etmeye, ütüp, aldatma oyunları
kurmaya ne zaman meylettik ki!
“İnsan, en çok kapıyı kapatırken
belli olur.”muş.. Sessizce, gürültü yapmadan, ardında bir leke bırakmadan.
Bugün yeniden hatırlamamız gereken
şey, yeni kurallar değil. Geçmişe bir bakış, eski bir ses tonu, unuttuğumuz bir
incelik. Çünkü Türk toplumunun adabı muaşereti, geçmişte kalmış bir gelenek
değil; geleceğe taşınması gereken bir insanlık mirasıdır.
Ve belki de her şey, yeniden bir
kapı eşiğinde durup düşünmekle başlayacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder