20 Ocak 2026 Salı

KAPININ EŞİĞİ

 

Çocukluğumun en net hatıraları Anadolu’nun kırsalı sayılabilecek orman köyünde başlar.   Bu yüzden anlat anlat bitmez. Belirgindir, açıktır, nettir aynı zamanda tereddütsüzdür olan biten.  Köy evlerinin avlu kapısında başlar adap, usul, yöntem. Sokaktaki duruşta, yürüyüşte, giyimde kuşamda, konuşmada, hitapta, seslenişte, davranışta eksiksiz yaşanır yaşatılır kardeşim. Kimi zaman hafife almaktan mıdır, çağdışı göstermeye çalışan sözde çağdaşların yakıştırması mıdır, “orman kanunu” der geçilir.

Aslında kırsalın doğasında nefes alıp veren insanların gelenek ve göreneklerinden hatta doğanın en doğal öğretilerinden edindiği kurallar vardır.  Bu kurallar bütününe “terbiye” demek en doğru ifade olabilir.

Komşunun avlu kapısının tokmağına vurmadan, seslenmeden bırakın evi; avluya girilmez. Avlu kapısının eşiğinde kapı değildir duran, terbiyedir terbiye!  Terbiye, saygıyı oluşturan değerler bütünüdür.

Bırak avlu kapısını, evlerin her bir odasında sosyal medyanın tik tokçuları dolaşıyor, yalan mı? Nerde kaldı adap? Terbiyenin ölçüsü bozuldu yeğenim!

Bizim toplumumuzda yazılı olanlardan çok öğrenilen bir ahlak vardı kardeşim! Anne ve baba olmanın davranış şekillerini doğada ki kuşlara bakarak bile içselleştirirsin cancağızım. Kuşça kuşun yavrularına gösterdiği ihtimamdan kavrarsın ebeveyn olmanın hassasiyetini. Odalarımızın kapılarını sonuna kadar açtığımız gün terbiyeyi sokak kapısının eşiğinde mi unuttuk bilmem ki!

Komşu açken tok yatılmazdı. Paylaşılan sadece aş, ekmek değil, esas olan gönüldü. Bırak büyüklerin sözünü, karşımızdaki herhangi birinin sözünü kesmek ayıp görülen şeylerdendi. Anam böylelerine “gırtlaksız” derdi kısaca. Sözün insana emanet olduğunu herkes bilirdi.

Büyüklerin yanında bacak bacak üstüne asla atılmazdı. Bu yazılı bir yasak değil, saygının en sessiz haliydi. Büyüklerin yanında uzanıp yatılmazdı. Birlikte oturmanın kendine has kuralları vardı.

Herkes kapısının önünü süpürürdü. Kapı önünü süpüren teyze sokaktaki çocuğu mevsim ve şartlara göre “üşütürsün, üstüne bi/şey giy! ”, “başına sıcak geçer, şapkanı giy!”  diye uyarırdı. Yanlışını gördüğünde doğrusuna işaret ederdi. Annesi değildi ama “anne” gibi davranırdı. Yani akraba bile olmadan, akraba gibi davranmak adabı muaşeretin tam olarak kendisiydi.

Çocuk varken yetişkinler merkebe binmezdi. Yaşlı varken de genç!

Selam vermek kuru bir kelime değil, “seni görüyorum, fark ediyorum” demenin en zarif ifadesiydi. Sünnetti en başta. 

Durup dururken “niye selam verdin” diye sorgulamaya ya da sert bakışlarla “tanışıyor muyuz?” ifadelerine maruz kalıyoruz şimdi.

Sadece yaşlıya değil; hasta olana, hamileye, yorgun bir bedene yer vermek, yer göstermek insan olmanın gereğiydi.

Anadolu insanı için edep, konuşmaktan çok susmayı bilmekti. Doğruyu; kırmadan, incitmeden anlatmak erdemli olmanın gereğiydi.

Hep birlikte düşünüyoruz aslında. Biliyorum, bugün her birimizin anlatacağı, dertleneceği o kadar çok şey var ki! Nerede yanlış yaptık, hangi düğmeyi yanlış ilikledik bilmem ki! Birbirimize selam vermekten korkmaya, yüzümüze bakmaktan imtina etmeye, ütüp, aldatma oyunları kurmaya ne zaman meylettik ki!

“İnsan, en çok kapıyı kapatırken belli olur.”muş.. Sessizce, gürültü yapmadan, ardında bir leke bırakmadan.

Bugün yeniden hatırlamamız gereken şey, yeni kurallar değil. Geçmişe bir bakış, eski bir ses tonu, unuttuğumuz bir incelik. Çünkü Türk toplumunun adabı muaşereti, geçmişte kalmış bir gelenek değil; geleceğe taşınması gereken bir insanlık mirasıdır.

Ve belki de her şey, yeniden bir kapı eşiğinde durup düşünmekle başlayacaktır.

Hiç yorum yok: