29 Aralık 2022 Perşembe

YALNIZLIĞIN DEFİ İÇİN


Geçmişte bizim oraları yaylak olarak kullanan Yörükler gelirdi. İlkbaharda gelirler, sonbahara doğru göçer giderlerdi. Göçleri kalabalık olurdu. Merkep sırtlarında tavuğuna horozuna kadar bulunurdu. Daha sonraki yıllarda yükleri motorize haline geldi.  Arazideki hangi taş, hangi ağaç, hangi kovuk var çok iyi bilirlerdi. İş bölümü de yaparlardı mutlaka.. Onların yaşam ve iletişimleri ile ilgili çok hikâyeler dinlemişizdir büyüklerimizden. Kendilerine has inançları(!) olur, kesin ve kesgin konuşmazlardı. Yuvarlayıp geçerlerdi sözü… Kendi içlerindeki sırrı çözmek oldukça zor olurdu.

Yörük kadını karşı yamaçtaki oğluna seslenir;  Akçamın dalında heybe var, heybenin içinde torba, torbanın içinde çıkın. Çıkının içinde azık var al da ye emi!.. 

Eh! Eh!...  Şeklinde diyalog ve iletişim sürer gider.

Bazı insanlar vardır ki boş bohçadır. Bazıları bohçanın içindeki azık. Bazıları ise ışık. Bazıları top yekun hepsi.

Bohça azığı dış etkenlerden koruyup kollayan koruyucu.  Maddi açlığın süreğenliğinde önemli iki unsur kısaca. Öyle azıklarda vardır ki manevi açlığı giderir kardeş.  Işık tutanlar ise işaret eden, yol gösteren tecrübe sahibi bilgelerdir. Tüm bu vasıfları el birlik taşıyan insanları başak yüklü ekinlere benzetirim. Harman yerinde tanelerinden ayrılan başakların bereketi tartışılmaz. 

İnsanın hayatta bir duruşu ve tavrı olmalıdır. Bencil duruş ve tavırların kendisinden başka kime ne faydası olur ki. Bohça değilsin, azık değilsin, ışık değilsin. Hadi söyle, nesin sen? 

Her köyün, her beldenin hatta her ülkenin sıradağları mutlaka vardır. Hatta insanlığın. Sıradağlar malum peş peşe uzarlar. Kimileri bu sıradağların başlangıcıysa kimileri de sonuncusudur bu dağların. Öyle görürler kendilerini nedense. Taş yapılı dağlar olduğu gibi, kar başlıklı dağlarda vardır.  Aslında dağlar coğrafi duruşları yüzünden hep bir engeldir. Aşılması zordur kısaca. 

Yunus Emre şiirin bir kapısını açansa, bizim şair dostların kimi, sonuncusu gibi görürler kendilerini. Arada gelip geçenler sıradağların bir parçası. Gerisi ıvır zıvır işte.  Bu dağlar geçit vermediği için borularını öttürüp dururlar vesselam. 

Kendini küçümseyen insanların, kendi kendine duyduğu saygı büyüktür. Sıradağlar kendini büyük gördükleri için, kör bir arzu, kendilerine has tutku ve korkuyla yaşar giderler.

Doğayı gözleyen ve içinde yaşayan biri olarak benzetme ve yakıştırmalarda bulunmanın negatif yönleri var mı, yok mu tartışılır. Kiminin sıradağlarında güle de bülbüle de yer yok cancağızım. Madde ve manaya açık olan gönül esasen gül bahçesine benzer ki,  arı bir kalple marifeti, bilgiyi, irfanı donanan insan huzur bulan, huzur veren yöne yönelir. Kendini sıradağlara konumlandıran insan dağların bahçıvanını unuttuğu an kendi zindanındadır. Allah korusun, Allah Korusun!

Yörük göçlerinden yola çıktığımız bu yazı anlaşılmaz bir hal aldığı düşünülebilir. Yazarlar her yazdıklarının anlaşılır olmasını istemezler. Bazen anlaşılmamayı tercih etmek de bir yoldur.

Hissettiklerimi harf harf, kelime kelime, cümle cümle yazıya dökme yürekliliği gösterdim. Mesele bu. Sizden isteğim yazdıklarımda yalnızlığımı defedin yeter. 

Sağlıcakla..

27 Aralık 2022 Salı

DÜŞÜNCE

 

Hanemizde altı baş idik. Biri kız üç erkek kardeş. Zenginlikti hanenin içi. İş paylaşımı, aş paylaşımıyla huzurluyduk gerçekten. Topraktan çıkardığımız rızkı paylaşırdık el birlik. Önce birer birer evden ayrıldık, sonra köyden. Dört kardeşin arasına uzak mesafeler girdi. Her birimiz yeni haneler diktik şehir yerlerinde. Diktikçe yeni ihtiyaçlar çıktı karşımıza. Her yeni ihtiyaca yetişmek için didindik durduk.  Her didiniş selamı sabahı azalttı. Düğün, bayram, cenazelerdeki buluşmalar azaldı gün gün.  Sonra akranımızın, komşumuzun çocuklarını tanıyamaz hale geldik.

Akranlarımızla oynarken birlikte kanardı dizlerimiz. Mahalle arkadaşlığı kavramını yitirdik vakit vakit.

Tüm çocuklar sokak oyunlarının oyuncusu aynı zamanda kahramanıydı. Oyunların bile üreticisiydik. Ürettik ve tükettik. Kendi ürettiklerimizi bile zamanın değeri içinde değersizleştirdik. Mahalle arkadaşlığı yerine sosyal medya arkadaşlığı peydahlandı bilmeden tanımadan. Sosyal problemleri beraberinde getirdi bilinmeyen arkadaşlıklar. Uf uf!..

Oyuncağa boğsak da çocuklarımızı, biraz oyunla fırlatıp attılar. Attıkça biz yenilerini aldık durmadan. Kendi oyuncağını üreten çocuklar kadar mutlu edemedik yine de. Tüketimin kahramanı olma yolunda eskitmeye eğilimli hale getirdik. Tablet ve telefondaki çizgi filmler eşliğinde beslemelerini gerçekleştirdik.  Evi dağıtıp kudurmasın, saatlerce sessiz sedasız kalsın diye televizyondaki çizgi filmlerin karşısına oturttuk.  Çizgiler baş kahramanları oldu. Oturttuğumuz çocuklar toplumun sosyal faaliyetlerinden bile uzak duruyor. Sosyal medya dünyası haline geldi çünkü.

Yetişmenin zorlaştığı ihtiyaçlar çoğaldıkça anneler de çalışmalı dedik.  Çalışsın!.. çalışırken bıraktık çocukları kendi yalnızlığına. Ebeveynsiz halleriyle ne yaşadıklarını bilmeden, düşünmeden.  Kendi çocuklarımızla ilgilenecek vakti tükettik. Şefkate muhtaç çocukları vermemiz gereken şefkatten mahrum bıraktık.

Herkes kendine dönüp baksın. Yetişkin çocuklarımızın her biri başka şehirlerde uzak kentlerde. İmkânı olanlar torun bakmak için uzak şehirlerin yolunu tutuyor. Yolu tutabilmek önemli. Ya tutamayanlar. Sevgiden, ilgiden, alakadan, birlikten uzak yeni bir nesil başımıza inşallah yeni sorunlar çıkarmaz.

Kötü olan her şey zayıf kalıştan çıkar. İlginin alakanın zayıflığı korkutur beni her daim.

Her düzgün alışkanlık insanı zarif kıldığı gibi huzurun zarafetini de beraberinde getirir kardeş!

Bazen küçük ayrıntıları düşündükçe, eksikliği fark ettikçe iç huzurum bozuluyor. Tek başına düşünmem yeter mi? Ne mümkün!

Yüzeysel bilgiye sahip olmak çok zevkliymiş. Benim gibi yüzeysel bilgi sahiplerinin özgüveni de yüksek oluyor nedense. Yabancı dili az bilenin, iyi konuşandan daha keyifli durduğu gibi.

Düşünen insanların gözümdeki büyüklüğü(!) farklıdır. Düşündükçe gelişir insan. Geliştikçe toplumsal faydası çoğalır. Çoğalan faydayla artar huzur.

Bu yazı yüzeysel ve de yetersiz bir bakışla düşündüklerimin kelimelere dökülmüş halidir. Belki de yaşamsal bir yolculuk kendimce. Duyguların derinliğine inip çitileyip kurutarak öne sermek apayrı bir uzmanlık. İçine koyacak bir şeyleriniz varsa vaktin cebi çok.

Haydi hayırlısı. Sağlıcakla

26 Aralık 2022 Pazartesi

ÖLÜM VE MESAFE

 

Dünya hayatının geçiciliği muhakkak ve gerçek. Geçici bir heves ve sınırlı nefes sahibiyken, aynı zaman da oyalanmadan ibaret olan bir nimet. Canımızın bile gerçek sahibi kendimiz değilken, hırsımıza, doyumsuzluğumuza, bencilliğimize, cimriliğimize bakar mısınız?

Frigyada köle olarak doğduğu bilinen filozof Epiktetos “ölüm daima gözünün önünde olsun. O zaman asla adi endişelere düşmezsin ve maddi hiçbir şeyi hırsla arzu etmezsin demiştir. Bu anlam da Yunus’un daha anlaşılır sözleri vardır mesela. Mal da yalan mülkte yalan. Al biraz da sen oyalan misali…

 Malı, mülkü, makamı mevkiyi, şanı şöhreti velhasıl maddi zenginlikleri hava atma aracı, büyüklenmek için gerekli görmenin esaretini birazcık(!) bilmek gerek.

Cahit Sıtkı Tarancı bir şiirinde;

“Neylersin ölüm herkesin başında

Uyudun uyanamadın  olacak.

Kim bilir nerde, nasıl kaç yaşında.

Bir namazlık saltanatın olacak,

Taht misali o musalla taşında..” diyerek hatırlatma yapmıştır.  

Of of! dünyaya sığamıyoruz dünyaya.. evlerin içinde basıyor daraltı, yeryüzü kibrit kutusu geliyor çok vakit.

Krallar, imparatorlar, hanedanlar, hükmedilen topraklar….nelere hükmetmiyor insanoğlu. Ölüm karşısında bitiyor tüm ihtişam. Ölümün hakimi kim, ya taşıdığımız canın?... Ölüm karşısında malını mülkünü, sahip olduğu zenginliğin ihtiyaç sahiplerine verilmesine razı olmayacak kaç kişi çıkar acaba…

Küçücük kılcal tıkanma, nefes almadaki zorluk için neleri feda etmez ki insan.  Feda etsen de hükmü nedir ki insanın… Benimdir dediğimiz can ve hayat kendimizin değilken malın mülkün sahibi biz nasıl oluruz?

Gazneli Mahmut;

Yoklansın kafası mezarda her ölenin

Farkı var mı bakalım, hükümdarla kölenin? diyen sözleri bize hangi erdemli hal içinde olmamız gerektiğini açıklamaya yetmiyor mu?

Yunus’un,

“Ana rahminden geldik pazara

Bir kefen aldık döndük mezara” mısraları neyin anlatımı acaba? Fizyolojik ve biyolojik kapasitemiz oldukça sınırlıyken neyin hesabındayız ki biz? Kaplayacağımız alan bedenimiz ölçüsündeyken sokaklardan, meydanlara taşmanın hesabı neyin de nesi. Ah ki ah!

Allah yapıp ettiklerimizden hatta niyetimizden bile haberdar olduğuna göre, süresi gelen her canın geriye kalmadığını bildiğimiz halde, ölüm bizim mayamızken nelerin meylindeyiz biz. Of! of!

Malımızdan, mülkümüzden, paramız pulumuzdan, bilgimiz ve yeteneğimizden, düzgün duruşumuzdan, gönül güzelliğimizden velhasıl varlığımızdan olumlu katkı yapmanın hesabında değilsek mezara nasıl sığacağız ki?

Oysa doğduğumuz gün ölmeye başlamıştık biz. Ya işte böyle!

Şu geçeni durdursam, çekip de eteğinden;

Soruversem; Haberin var mı öleceğinden..(Necip Fazıl Kısakürek). 

Sağlıcakla..

11 Haziran 2022 Cumartesi

OLGUN MEYVE

 

Saçlarım aklaşmaya bile fırsat bulamadan dökülüp gidiyor kardeş.. Hatırlıyorum nasıl da tarardım delikanlıca..Her bir telin dökülüş hikayesini sorabilseydim keşke. Savrulup giderken bilebilseydim en içteki duygularını. Ne hikâyeler çıkardı kim bilir? Kimi olgunluğa kimi yorgunluğa veriyor olanları. Kafa çıplaklaştıkça yapıyor gün yapacağını. Nasıl da meyletti bu kafa bu gidişe. Hangi bozkırlara ayak uydurdu durduk yere bilmem ki. Üfül üfül rüzgârlarla sarmaş dolaş oluşunu hatırlarım da kahrolurum bir an. Hey gidi hey!

Meyveler olgunlaştıkça ağırlaşır mı? Dizlerimin ağırlaşması, sekerek koşturmalarımın durması hangi rotanın yol haritası? Anamın “Len oğlum koşturup durma deyişi’ rotayı çok iyi bildiğinden miydi? …        Bilmem!...

On yılda on beş milyon her yaştan genç yaratan neslin içindeydi onlar. O tepeden bu tepeye oyun olur mu türkülerini söylerken o tarladan bu tarlaya yeldirip durmuşlardı da uçurtmanın kuyruk süsü bile olamamışlardı yine de. Yaşadıkları onları da olgunlaştırırken yedi bitirdi yeğenim! Bir alkış bile alamadan. Bir teşekkür bile görmeden. Ne olduğunu anlamadan anlayamadan hem de.   Uf, Uf!..

Bu olgunluğa gelince düş bile kuramıyor insan. Biriktirdiğin masallar bile birbirine dolandığında çözüme ulaşamıyorsun. Çözümsüzlükte düğümlenip kalıyorsun. Tevekkel bir duruşla olgunluğun tefekkürüne dalıp gidiyorsun o kadar.

Saçlar döküldükçe cesaret bile korkuya meylediyor nedense. Çeliği bükmeye meyleden yüreğin gücü tükeniyor gün gün.  Yüreğin geçmişteki gücünü bildiğinden midir kirpiklerin ıslaklığı bilmem ki!

Bu yazının başlangıcı yani serimi, dalgalanan saçların kafamdan uçup gidişinin  tespitiydi. Bu tespitle nereye varılır bilmem ki? İç sesiyle düğümlenirken hangi çözüme ulaşılır? Gücünün tükendiği yerde gücenmeler başlıyor kardeşim. Kime, nasıl, neden, niçin gücendiğini açığa vurmadan, vuramadan.  Bağ bozumları böyle oluyor demek ki. Bağ bozumlarına sonun başlangıcı denebilir mi acaba? Saçların bir bir dökülmesi de bağın bozumuna nasıl da benziyor. İsteseniz de istemesiniz de..

Bizim düğünler bağ bozumlarından sonra olurdu. Bi şenlik, bi şenlik. Sorma gitsin.

Şimdi iklimler bozuldu, mevsimler bozuldu, dünya bozuldu, insanlık bozuldu. Mertlik bozuldu, sağlık bozuldu. Say da say.  Mesele bu bozumun sonunda nasıl bir şenlik olur mesele orda.

Benim saçlar bozulsa ne yazar. Ha varım ha yoğum nasılsa..Bağların bozumuna güçsüz gücenmelerim sürerken dışarıda bir yağmur bir yağmur. İçimde bir hüzün, gözlerim ıslak.

Dilimde bir türkü, Değmen benin gamlı yaslı gönlüme

Sağlıcakla..

29 Mayıs 2022 Pazar

GÖRDÜM


 

 

Bir gül bahçesiyken hayalim arzum

İlimle donanmış elleri gördüm

Vatan sevdasıdır sünnetim farzım

Aşk ile şakıyan dilleri gördüm.

 

Saniye yelkovan tık tık atarken

Takvimin yaprağı bir bir koparken

Çağı ellerinde gençlik tutarken

Çiçekle bezenmiş dalları gördüm.

 

Gözümde bayrağın yıldızı ayı

Arzuyla beslerim dilde duayı

İlim yuvasında tutan mayayı

Bozmadan taşıyan kulları gördüm.

 

İlimi irfanı ışık gözüme

Gençlik dayanaktır yolda dizime

Tohum atan el çoğalsın bozuma

Çiçekte biriken balları gördüm.

 

Dostluğa türküler çoğalsın aksın

Birlik bahçesine ağaçlar diksin

Gençliğim gözümde yürekte teksin

Baharı getiren yelleri gördüm.

 

Ülkem gençliğiyle erer menzile

Yeniçağ başlattı genç Fatih bile

Çalışmak ibadet denirse hele

Kolayca aşılan belleri gördüm.

 

Bülbül bir gül için durur figana

Bu ülke vatandır hem de bir ana

Haksızlıkta haykırırken cihana

Yatağa sığmayan selleri gördüm.

 

Şu vatan içinde nur gibi yüzler

Okunsun elinden yazılsın tezler

Gençlikle güzeldir baharlar yazlar

Sevinçle çınlayan zilleri gördüm.

 

Yıldız olup yücelerde parlayın

Yüreklerde güzelliği derleyin

Ülke için motor olup gürleyin

Işığı sönmeyen pilleri gördüm.

 

Çoban Çeşme bilir sünneti farzı

Gençliğe örnektir yaşamı tarzı

Olmaya hazırken ülkemin derzi

Vatana hasmane kılları gördüm.

 


 


9 Mart 2022 Çarşamba

DÜŞÜN-GEÇ!

 

Karşınızdaki bu köşe, klavyenin şekillendirdiği bu sayfa, yazmaya çalıştığım bu alan bana ait!. Benim meydanım yani.. Hangi itici yanım, hangi ukala tavrım varsa burada sergilemek haz veriyor bana! Hadi ordan diyenlere verilecek bir cevabım mutlaka var.

Hayat çalışmaktır, hayat soru sormaktır, hayat öğrenmektir, hayat beklemektir kardeşim. Hayat birliktir bir olmaktır. Dost olmak, dost kalabilmektir.  Hayat gelişmektir, geliştirmektir. .Hayat paylaşmak, pay edebilmektir.  Say da say, sırala da sırala. Ukalalığımı perçinleyen tespitlerdir bunlar benim.  Tespitin doğruluğuna itiraz eden var mı? O halde hayat nefes almaktır deyip bir tespit daha patlatayım! 

Nefes almanın derinliğine girmeyin siz. Pay etmenin zorluğunu göze almayın. Gelişmeyin geliştirmeyin. Dost kalmanın yüceliğine asla soyunmayın. Çalışmayın, çalıştırmayın.  Nefes alın verin sadece.. kendi kendine al, ver. Al- ver! Al -ver!.. hatta al da ver me! Oksijeni tükettiğin havanın bir başkasına zararı olmasın yeğenim. İtici yanımla lafı nereye getirdim gördünüz mü?

Nefesi alıp verdikçe boş işlerin kalfalığına soyun. Tiktokta soygun pozların kahramanlığına soyunurken ben ve benim gibileri cahillikle suçla bu yeter sana.  Dur gitme.  Boş işlere bakacak birileri lazım kardeş. Bu konuda üst perdeden siyasi söylemler geliştirecek birilerine ihtiyaç var yeğenim.  Kendine nefes alıp vermenin sonu iflastır iflas. İflas edecek, ettirecek birilerine de  o kadar çok ihtiyaç var ki! Bu konu da eşsiz olabilirsin.

Gel gitme! Benim ukalalığımı, itici yanlarımı kaydedecek, ipe sapa gelmez davranışlarımı, tespitsiz tespitlerimi alıp-verecek terazisiz adamlara ihtiyaç var. Gel gitme! Gün bugün…

Gel gitme! Ben çalışmak dedikçe, üretmek dedikçe, gerçek dedikçe çal buna dair nelerim varsa. Ben kafa yordukça sen yorulma! Ben sevdalandıkça, sevdanın zorluğundan dem vur/ma Nefes al-ver! Al-ver….

Hayatın toplamı ne kadar ki. Bir insanın ticari hayatı ne kadar sürer ki? İş hayatı? Uğraşmaya değmez be birader! Para  dediğin nedir ki, ya zenginlik?  İt yemez eşek giymez!  Sen nefes al-ver…

Benim yazıp çizdiklerime gül-geç. Üstüm başım, dilime dolanan fikirlerim, hatta sevdalarım inadına eski. Sen bunları sil-geç. Silip geçerken, kendine nefes alıp verirken vur-geç!

Ben toprağın kuyumculuğunda avunurken, tarım derken, sera derken,  çapa sallarken gül-geç.

Gülüp geçenler yağ kuyruğunda. Gülüp geçenler akaryakıt kuyruğunda.  Silip geçenler bir telaş, bir telaşta sorma gitsin.   Biraz da düşün-geç kardeşim. İşin ucundan tut kardeşim. İş tutanları azıcık alkışla. Başını göğe kaldırıp ne düşecek kolaylığından vaz-geç. Düşünmek iyidir. Düşünmek, felekten binbir gece çalmanın kolaycılığında kalmaktan iyidir.

Sen yine de benim ukalalığımı, kinayelerimi düşün-geç. Düşünmek üşengeçlikten evladır.

Üşen/geçlik hastalıktır be ya!

Kutsalımız olan bu vatanı seviyorum diyen her kim varsa düşünürken üretimin bir ucundan tutsun.  Ben, Sen, O, Biz her birimiz. Kuyruğuna girecek şeyler de olmayabilir. Aslan ürettiğinden bellolur! Üreten her kim varsa bu ülkenin kahramanıdır. Hazıra dağ dayanmaz!

Gel gitme! Gülüp-geçtiklerin şiir deseni olabilir?

Ukalalığımı bağışlayın. Sağlıcakla..

OSMANLI ÇAMI VE NECATİ ÜNAL

 


Bir insanı, bir bölgeyi, bir mücadeleyi tam olarak anlatamamanın çaresizliği yoruyor bazen insanı. Bir sonu, bir ölümü görünce yazabilir, göçün gerçeğini fark edince dizebilirmişim kelimeleri meğer. Çok kere birçok yerde sözünü etmiştim de yazıya dökmenin vefasını gösterememiştim belki de. Fark ederken fark ettirememek ne ağır hüzünmüş be kardeş. İçimdeki ağır hüznü ifade etme ölçüsünde hafifletebilirim belki de..

Balıköy ve yöresinde başlar bu hikaye.. Kırın, bozkırın, karanlık ormanların içinde yeşeren bir Osmanlı çamıydı Himmet Ağa.  Halkın tabiriyle “Ümmeta” kısaca.

Yazı kışı yokluktu Balıköy bölgesinin. Kim de ne vardı ki. Herkes birbirinden yoksuldu. Bu yokluk en çok da Himmet Ağa’nın canını acıtıyordu belki de. Bu acıyışın verdiği arayışla terkden kalma Değirmisaz maden ocaklarını can suyu olarak sunmasını bildi cesurca. Oğulları Necati ve Ahmet’in bölgeyi aşan çalışkanlık ve merhametleriyle sundukları iş imkanı pek çok haneye  aş oldu aş. Bölgenin kaderine en muhkem şekilde yön vermenin derdine düştüler alınlarına yapışan kömür tozuyla. Hey gidi hey! Atıl kalan kömürün zerresini ülkemin sanayisine kazandırırken yurdumun kahramanı olmasını bildiler. En bildik yerden canları acırken, acıtmadılar yeğenim. Keşfederken yolunda yoruldukları değerleri bölgenin insanıyla paylaşmasını bildiler. Yokuşları yorgunluk saymadılar cancağızım.

Mekanın cennet olsun “Ümmet’a”.

Bölgenin yoksulluk ve çaresizliğine boyun bükmeyen Necati ve Ahmet Ünal kardeşler babalarından devraldıkları gayretle ışık olmayı sürdürdüler bölgeye, dahası ülkeye. Zamana çok şey sığdırırken ülke ihracatına omuz verdiler. Doğdukları toprağı hiç ama hiç unutmadılar yeğenim.  Kömürünü aldıkları toprağı kaderine terk etmediler. Yüzbinlerce fidanı o sahalarda üşenmeden yeşerttiler. Toprağı karartmadılar, ağacı kurutmadılar. Madencilikten, turizme en son Seramika.. Bu yörenin değil ülkenin rol modeli olmayı başardılar vesselam.

Bugün Balıköy bölgesinin bir acı günü. Toprağı karartmayan, ağaçları kurutmayan namı değer “Necati patron” öldü.

Ah dost! Ah ağabey! Ağlamışlığım yüzümde, hüznün baş ucumda….Bölgenin seninle kazanmasına, seninle anılmasına nasıl da alışmıştık biz. Sen giderken, tam da şimdi kaybettik biz. Kaybettik ulan!....

Ölüm haberini ulaştıran teknolojik cihazlara bile kırgınım bugün. Öfkeliyim be abi! Nasıl da üşüttü ölümün yüreğimizi. Nasıl da kanattı içimizi. Kanayan içimizi inancımız bandajladı bunu bil!..

Bundan böyle biliyorum ki bölge insanın yüreklerinde yaşayacak yüreklerin de büyüyeceksin. Tek tesellimiz yüreklerde yaşayacak olman Necati patron!

Boş durmadın, boş konuşmadın. Durmazken kurtardın bölge insanını iflastan. Boğazımda bir düğüm ne yutkunmaya ne solumaya fırsat vermiyor. Bu daraltı içinde parmaklarım ifade etmeye çalışıyor hüznün alasını. Parmaklarımda hissediyor bölgede bir “baba”nın öldüğünü.

Ah dost! Ah ağabey!

Bölgede dağlı rüzgarların erittiği karlar bile ağlıyordur şimdi. Bölgenin kader maçını kazandıran bir fani olarak dilimizden dökülen sana sadece dua olacak. Gelecek nesillere çizdiğin yolu anlatacak  bir şeylerde gözlere dikebilirsek ne ala.

Sen rahat uyu!

Ailesine, yakınlarına ve sevenlerine sabırla…

Sağlıcakla

9 Şubat 2022 Çarşamba

BAHÇELERDE BÖRÜLCE


 

İçinde yaşadığımız coğrafyanın havasını solumakla kalmak, çok şeyi eksik bırakmak demektir. Yağan karla bütün zarafetini ortaya koyup boyun büken ormanların, bulvar içlerinde birer anıt misali duran ağaçların bile farkına varmak gerekir. Hatta dokunmak, okşamak. ..dokunmadığımız hatta yazmadığımız o kadar çok şey var ki. Dokunulmayan, çoğunlukla yazılmayan şeyler unutulup gidiyor. Bir anlamda değersizleşiyor.

Dokunduklarımıza, çocukluğumuza anlam katan pek çok şeyi yazmış olsak ühhüü! Kitaplar dolacak.

Olukaltı tarlasında yetiştirdiğimiz ürün çeşitlerini sıralasam sayfalar dolar. Tütünden pamuğuna, kavundan domatesine, börülcesinden kabağına, gövelelik mısırından pekmezlik pancarına, baklasından nohuduna, türlü tahılından mercimeğine. Uf uf! Neler neler. Ye babam ye!

Köyün sokaklarında, çimenli meydanlarında, hatta Dede bayırının yamaçlarında, Hotanlı Deresinin şırıl şırıl akan sularında dostça kurulan oyunlar. Telden, çam kabuğundan, süpürgelik sapından arabalar, zurnalar, kavallar, zipsiler, fiççiler, patlangaçlar, su tabancaları, sancaklar, salıngaçlar dahası neler…seksekler, dokuz taşlar, üç taşlar, kör ebeler, mendil kapmacalar, masal satmacalar, maniler, bilmeceler, yağ satarım bal satarımlar..say da say. Yaz da yaz..

Bunlara dokunmayanın, havasını solumayanın anlatması gerçekten zor.  En azından hatırlatmanın derdine düştük bugün.

Misket yuvarlayan, seksek oynayan, ip atlayan çocukların, çocukluğumuzun hayalini kurduk bir anlamda. Hayaller kurup anılara yaslanırken soysal yaşamı tehdit eden teknolojilere yenik düşmenin hüznünde boğulduk. Okuma yazma öğrenmeden sosyal medyada üyelik sahibi olanları gördükçe yıkıldık. Of Of!

Yağ satardık bal satardık. Ustamız ölse de biz satardık. O nokta da kalmadı kardeş çok şey. Ustalar öldükçe, büyükler gittikçe vazgeçtik çok şeyden. Çizgi filmler bile çizdi geçti çocukları. Önlemedik, önleyemedik. Teknoloji esir aldı sosyal hayatımızı. Esir aldığının farkına varamadık bile.

Meyvelerine yörede gıli gıli dediğimiz alçak boylu bodur ardıçlar vardır. Meyveleri nohut büyüklüğünde, yeşilden kırmızıya dönünce tatlımsaklaşan  göz dolduran bir ağaç. Göz doldururken güneşi toprağa küstüren ağaç… teknolojiyi o ağaca benzetirim bazen. Sosyalleşmenin bağını kopardı bağını. Kurumlarda sözde staj yapan öğrenciler telefonlardan başlarını kaldırmıyor, çevresinde olan bitene aldırış etmiyor. Evdeki bebek tablet seyretmeden yemek yemiyor. Karadenizlinin kemençeyle kıvrakça söylediği “ne oldu ne oldu böyle bize, ne oldu ne oldu böyle bize” türküsü kulaklarımda çınlıyor.

Kütüphaneler sinek avlıyor! Okulda verilen bir ödev bile sosyal medyadan “kopyala yapıştırla” hallediliyor. Kopyalarken yapıştırdıklarının ayırtında  olamıyoruz.

Oyunlarımızı oyuncaklarımızı kurarken toz kondurmazdık biz. Ormandaki her bir ağacın, her bir meyvenin, her bir canlının farkına varırdık farkına. Teknolojinin esiri olanlar sosyal, kültürel, ekonomik, maddi ve manevi tuzaklara düşünce soluğu ekranlarda alıyor be kardeşim.

Düştükleri durumu gördükçe üzüm üzüm üzülüyorum ben de.. ah vahlarım para etmiyor da gözyaşlarına boğuluyorum durduk yere.

Bahçelerde börülce/ Bilmece bildirmece.. sağlıcakla..

7 Şubat 2022 Pazartesi

SU VE TOPRAK

 


Dünyanın dörtte üçü sularla kaplı. Nerden biliyorsun? Okuduğum coğrafya kitabından. Ben de öğrendiğimin yalancısıyım bir yanlışlık varsa. Geriye dörtte birlik toprak kalıyor kardeşim! Tarih kitaplarından da yıllarca sürmüş kara ve toprak savaşlarını okuduk belledik.   Ya deniz savaşları? Şahsen ilk aklıma gelen Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı donanmasıyla, Amiral Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanması (28 Eylül 1538) arasında geçen Preveze Deniz Muharebesi geliyor. Osmanlı donanmasının galibiyetiyle sonuçlanan bu savaş sonrası Akdeniz’de Türk hâkimiyeti başlamış oluyor.

Tarihi ve coğrafi bilgileri de hafızalarda canlı tutmak gerekiyor. Bilmek, unuttuklarını hatırlamak, yazarken bile bak işe yarıyor cancağızım.

Dünya için böyleyken insan vücudundaki durum nedir? Bu noktada Fen bilgisi ve Biyoloji dersleri imdada yetişiyor. Bu arada ders hocalarımızın da kulakları çınlasın. Kulakları çınlatmasak gerçekten haksızlık olur yiğidim.

İnsan vücudunun yüzde altmışının su olduğunu, bu oran içinde akciğerin yüzde seksen üçünün, kasların ve böbreğin yüzde altmış dördünün, beynin ve kalbin yüzde yetmiş üçünün, derinin yüzde altmış dördünün, kemiklerin bile yüzde otuz birinin sudan oluştuğunu hatırlamak zor olmuyor.

Su ve toprak..Yazılışı bakımından, hece sayısı açısından, ses uyumu açısından birbirinden farklı iki kelime.  Su mu toprak mı diye bir tercihe zorlasalar ha deyince cevap vermek zor. Toprağın içindeki suyu alsak bir işe yarar mı sizce?  Ya insanın içindeki su? Toprağın içindeki suyu aldığımız zaman toprağın bütünlüğü olmaz bir kere…

Su önemli bir değer gibi duruyor karşımızda. İkisi bir arada daha da anlamı artıyor mu? Kesinlikle…

Dünyanın dörtte üçünün sularla kaplı olmasının bir hikmeti var demek ki.. Su, toprağın bütünlüğünü sağlayan önemli bir unsurken, insanların arasındaki bütünlüğü sağlayan nedir? Şairane bir cevapla sevgidir sevgi! Sevginin olmadığı yerde bütünlük olmaz kardeşim.

Birbirimizi sevmek için sebepler bulmalıyız. Dinimizde böyle emretmiyor mu? Birbirinizi seviniz demiyor mu?

Yunus Emre de sevelim sevilelim diye haykırmamış mı? Allah için birbirini seven insanların arasında hangi nahoş eylemler ortaya çıkar. Sevmek tüm hayırlı işlerin başı değil midir? Birbirini seven insanların dilinden hayır dua eksik olur mu? Bu hayır dua içinde hangi fitne fesat büyüyebilir?

Uzay savaşlarının, internet tamtamlarının çalınmaya başladığı bu süreçte, dünyayı kendi bahçeleri gibi görüp insanlığı kendi kabuğuna hapsetmeye kalkanlara inat, suyun toprağı bütünleştirdiği gibi içimizdeki sevgileri çoğaltarak bütünlüğümüzü artırmalıyız.

Türkülerimizin meramı bir, özümüz bir, kararımız bir, sevdamız bir olsun.

Selam dilinden sevda şarkıları dökenlere, selam içindeki sevgiyi büyütmeye yeltenenlere, selam sevgiyi gönülden besleyenlere, selam sevgiye hasret gönüllere.

Toprağı su, insanı sevgi bütünleştirir..

Sağlıcakla..

30 Ocak 2022 Pazar

DERNEKLER VE SEVGİ

 


 

Sevgiden hep bahsederiz de tarif etmekte zorlanırız.  Sözlük anlamını verecek olursak ilgiyle birlikte bağlılık diye tarif ediliyor kısaca. Bir de aşk var aşk! Çoğu kez sevgiyle aşkın birbirine karıştığını gözlemek mümkün. İç içe gibi görünse de aralarında derin ayrılığın olduğu kesin.

Aşk beğeniyle başlar hayranlık noktasına ulaşırmış. Sevginin oluşması için bir süreç mutlaka gerekliymiş. Oluştuğu vakit de büyüyebilen bir duygu, karşılıksız ve çıkarsız olmalıymış.  Aşk ise geçici, zamanla kaybolan bir duygu haliymiş. Sınırları belli, insanın  hormonal kimyasına bağlı bir yanı varmış.

Sevgi ve aşk söz konusu olunca çeşidini sayılarla sınırlandırmak zor bir alan. Kişiye göre dal ve kollara ayırmak mümkün. Sıralamaya kalksak yazıya sığdırmak gerçekten zor. Böyle durumlarda öykü ve masallar can simidi oluyor insana.

 Görsel medyada meşhur hocalara öyle ilginç sorular soruyorlar ki, sevginin gerçekliğine varıyor bazen ucu. Demek ki gerçek olan olmayan diye de ayırt edici başlıklar atmak gerekiyor herhalde.

Bir gün bilge birine sormuşlar. Sevginin sözünü edenlerle, sevgiyi yaşayanları nasıl ayırt edebiliriz?

-Bakın göstereyim demiş bilge. 

Bir grup insan çağırıp sofralar hazırlanmış, sıcak çorbalar önlerine konmuş. Her birinin eline de boyları bir metre olan kaşıklar verilmiş. Bir metre boyunda olan kaşıklarla hiç biri çorbayı içip karınlarını doyuramamış.

İkinci grup aynı tasarımla sofraya oturtulmuş. Kaşıklar yine aynı boyda kaşık. Çorbaya kaşığını daldıran, karşısında oturana uzatıp içirmiş. Velhasıl her biri diğerini doyurmuş.  

Yüreğinde gerçek sevgiyi oluşturamayanların aç ve açıkta kalması muhtemeldir. Seviyor/muş gibi yapıp aldatmaya yönelenlerin gerçek niyeti er geç belli olur kardeşim.

İlçemizde iki yüzü aşkın kurulu dernek bulunduğunu sanıyorum. Herkes kendi alanında kurulu belki ama yüz bin nüfuslu bir ilçede her beş yüz kişiye bir dernek düşer. Derneklerin hemen hepsinin  tüzüğünde; sosyal, kültürel, ekonomik yardımlaşma dayanışma, geliştirme gibi önemli konular vardır. Fer fert derneklere bölüştürsek nüfusu ühhü! Bitmemiş sorun kalmaz sorun. Her fert her yönden gelişmiş olur.  Gördünüz mü zurnanın zırt dediği yeri. Böyle sevgi mi olur. Böyle bakış mı olur. Böyle yaklaşım mı olur?  Böyle duruş mu olur? Sokaklar başkandan geçilmezken herkes kendi kayıtsızlığının koskosluğunda birader.  Başkan desinler yeter! Yetmemeli kardeşim.! İnsan içinde yaşadığı toplumu, dahası bu vatanı seviyorsa, sevgisinin gereğini yapmalı. Koltuğun kuruluğunda kalan başkan ya da başkanların bu topluma ne faydası olur ki! Hizmet odaklı, çözüm odaklı dernekler mutlaka var. Onları tenzih edip teşekkürlerimi de sunmak isterim. Biraz kıpırdamak, silkinmek, göze değer işlerin faaliyet raporlarını da görmek istiyor gönlüm. Sorun çözme, bir çok güzel işleri yapacağına dair tüzüğünde söylemleri olanlar şahsiliğin değil toplumsallığın derdine düşmeliler. Vazifemiz ne olmalı diye derin derin düşünmeliler. İstişare kültürünü kendi aralarında yaygınlaştırıp sevginin zenginliğine bürünmeliler. Kendi mumlarını birer birer yakmalılar. Yoksa zaman öylesine gelir geçer. Sağırlaşan baştan fayda umulmaz. Bir şeyler yapmak kıymet vermektir. Sağlıcakla

27 Ocak 2022 Perşembe

KARDAN ADAM

 


Karlar yağdı ya sonrasına bak sen hele. Mübarek toprağın, karı yağmuru yedikten sonraki halini düşün. Güneş yüzüne vurunca, pulluk da karnına dokununca kokusunu dinle sen. Dinledikçe keyiflen… İnsanın özüne dair değil midir zaten toprak.

Bir adım ötesini tahayyül etmek bu olsa gerek. Kışın ayazına takılı kalıp yüreğine bungunluk doldurmak yakışır mı insana. Kar yağacak, toprak donacak, dondukça anamın boz tavuğu gibi kabaracak, kabardıkça en yeşilinden çimler fışkıracak. Ya işte böyle.

Kimiler yağan karın esaretinden dem vururken biz baharın hayalindeyiz. Kimiler kurşun kalemin siyahında boğulurken ya da boğarken, renklerin cümbüşünde tablolar çizebilmek farklılıktır yeğenim. Acıya sabretmeyi, nimete şükretmeyi bilmek gerek. Sabırla koruk bal olur denmez mi cancağızım.

 Bu karın ardından gelecek menekşeler, sümbüller. Bu karın ayazında en muhkem kokularını biriktirecek çiçekler. Gök gözyaşı döktükçe şırıldayacak sular. Koca dağlar beyaz gelinliğin altında biriktirecek en yeşilini. Toprak kar altında duracak başağa.

Toprak insanın özüyken, vatandır da yiğidim. Ne değildir ki vatan?  Vatan türküdür, şiirdir, ilahidir, kurandır, dindir, imandır. Namazdır, secdedir, bayraktır. Vatan ekmektir, sudur. Vatan denizdir, göldür. Sofradaki ekmektir, aştır, tuzdur.  Vatan sofradaki kavundur, bahçedeki yeşil soğandır. Vatan mirastır, nasihattır. Nehirdir, ırmaktır, sevgidir, şefkattir. Özdür, özgürlüktür, kimliktir. Dildir, sevdadır, aşktır. Vatan gözdür, göze almaktır. Sınırdır, sırdır kardeş.. Vatan uğruna ölmektir, yaşamak, yaşatmaktır. Onsuz olamamaktır. Sükun, sükut  dahası huzurdur. Hazinedir hazine..

Karlar yağdı ya…biriktirdiği hazinenin keşfine soyun, peşine düş. Doğruluğun yolunda her şey bir kazançtır. Üşenme kazançları ölçüye vur. Kurşun kalemin siyahlığından ayır gözlerini. Umuda bağlar dik. Umutsuzluk; çaresizliktir. Çaresizlik; yılgınlıktır. Yılgınlık; kaybetmek, boyun eğmektir.

Kazandıklarını, kaybettiklerinle kıyaslayıp ölçüye vur. Fark et,  farkına vardıklarınla kucakla toprağı vatan diyerek. Karların yağmayışında gör öksüzlüğünü. Yalvarışlarını, boyun büküşlerini tasavvur et film kurgusunda. Karlar yağarken nedense volkan gibi kimiler. Nedir bu kendine eziyet, nedir bu öfke. “Karlar yağsın kaygılar yağmasın” derdi anam. Kaygı küpüsün kardeş. Kaygının bir yanı düşüncedir oysa. Düşündükçe bulunur en zengin hazineler.

İnsan kör olsa da sezer karın bu topraktaki zenginliğini.

Vay be! Kar yağarken döktürdü  klavye de şiir gibi. Yine de kelimelerin karanlığında kalacak kimiler. Kimi tuzun kuruluğuna yolu vuracak, kimi yaşlığına. Bakış işte..

Bense karın beyazlığına vurgun hayalperest kardan adam.   Dillerde bir şarkı; Karlar düşer, düşer düşer ağlarım.  Bendeki de sevincin çığlığı. Sağlıcakla

25 Ocak 2022 Salı

TEREDDÜTSÜZ IŞILTI

 


İnsan ömrü; çocukluktan başlayarak başkalarını tanıma ve anlama yolunda geçiyor. Anladıkça ve tanıdıkça değer yargılarınız değişiyor kardeşim. Yaşam şekilleri, algıları, beden dilleri, davranışları, dış görünümleri, konuşmaları kişiler hakkındaki fikirlerinizi şekillendiriyor bir yerde.

 Geniş aile yapısı içinde, üstelik kırsalda çocukluğu ve gençliği geçmiş birinin, ilerleyen yaşlarda farklı insan davranışlarını gördükçe şaşırmaması imkânsızlaşıyor. Bazen küçük dilinizi yutasınız geliyor şaşkınlıktan.

Geniş aile yapısı içinde bireysel değil, bütüncül değer yargılarıyla duygu ve düşünceleri şekillenmiş birilerinin “ütmek” gibi bir derdi olmuyor cancağızım. Hedefi; birliğe, beraberliğe, topyekûn başarıya ayarlanmış, öyle görmüş öyle bellemiş birinin üten ve ütülenleri görünce ürkmemesi imkânsız. Bu ürkme hali, insanın kendi içinde pek çok şüphelerin doğmasına, tedbir içinde hareket etmesine sebep oluyor. İnsan ilişkilerindeki şüphe hali pek çok güzel işin hayata geçmesine hatta toplumsal başarıya engel oluyor. Zaman kaybettiriyor zaman…

“Sima, kalbin aynasıdır” ya da “kalbinin güzelliği yüzüne vurmuş” deyimini siz de duymuş ve okumuşsunuzdur.  Güzel bir yüz veya sima ister istemez olumlu beklentiler yaratıyor her insan da. Bu beklenti şüpheleri azaltınca, cin çarpar gibi çarpılınca aklınız başınıza geliyor yeğenim. Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yemeye başlıyor sonrasında. Of Of!....

Fiziki güzelliğe sahip niceleri, acımasızca aldattı pek çoklarını. Fiziki güzellik olsa da ruh ve ahlaki güzellik olmayabiliyor. Fiziki görünüş bir silah olup çıkıyor karşınıza. Arzumuz, ikisinin bir arada olması değil midir? Olmayabiliyor işte..  Durum böyle olunca, içinizdeki tüm değer yargılarınızın önünde “şüphe”, nöbetçi asker gibi bekliyor. Yapmanız gerekeni yapmakta tereddüt ediyorsunuz haklı olarak.

Toplumsal başarı ve huzur, fert fert içimizdeki tereddüt ve şüphenin ortadan kalkmasıyla bağlantılı. Birbirimizi ütme değil büyütmenin gayretinde olmalıyız.  Şairin şu dörtlüğü maksadı sanırım çok iyi anlatıyor

Çaldığımız kapıları

Kilitli sağır bulduk

Kaderin ağlarında

Çırpındık durduk…… bu dörtlüğü yazarken eskilerin misalleri kulaklarımda çınlıyor. “Her köyde bir evin olsun”,  “kazanırsan dost kazan, düşmanı anan da doğurur”

Mesele topyekûn başarı dilimizden dökülenle de değil fert fert duruşumuzla da ilintili. Çırpınmamak için; Sevginin, güzelliğin, hissedişin, duygunun en güzel ışıltısı, tereddütsüz  dolsun yüreğinize.

Sağlıcakla

23 Ocak 2022 Pazar

ÇIKRIK SESİ

 


 

Şehirli şairlerin çoğu Anadolu’yu ve Anadolu insanını dışarıdan ve dış görünüşüyle görüp değerlendirmişlerdir. Fakirlik ve sefalete ideolojik yağlarda sürerek işlemeye çalışmışlardır. Bu bakış Anadolu insanının gerçek duygularını tam olarak temsil etmeye yetmemiştir.

Anadolu insanı ruh zenginliği, sevgi,  merhamet, samimiyet, içtenlik, doğallık, kahramanlık ve insanlık açısından derin birikimlere sahiptir oysa. Milli mücadelenin en canlı örnekleri bile kırsalda vuku bulmuştur.

İletişim ve etkileşim kanallarının artmasıyla saydığımız bu değerlerden uzaklaşma görülse de pek çok değer yaşamaya devam etmektedir. Bu topraklara çocukluğu bulaşmış pek çok insan bunu hemen fark edebilir. Çocukluk yıllarının hayat tecrübesinden ilham almayan kişilerin görüş ve düşüncelerinde çok şey eksik kalır cancağızım.

Bulunduğu ve yaşadığı yere derin duygular besleyen, körelmemiş duygularla hizmeti görev belleyen herkesi yürekten alkışlıyorum kardeş. Laf olsun diye demiyor, yüreğimin derinliğinden gelen duyguyla selamlıyorum üstelik.

Şehirli şairlerden bu noktaya nasıl geldi diyenler olabilir. Olur mu olur. Mesele bir yerden girip bir yerden çıkmak gerekiyor. Bu giriş çıkışlarda Anadolu insanının toplumsal değerlerini hatırlatırken, yitirdiklerimize parmak basmaya geliyor iş.

Ortak kullanım yerlerimize halk sahiplenirdi halk! Temizliğini, bakımını, koruyup kollamasını halkın kendi yapardı.  Sırf hayra bulaşmak adına yolların tamir ve bakımında kendiliğinden çalışan insanlar olurdu. Camiler, çeşmeler, meydanlar, yollar, köprüler say da say. Evin önü, dükkanın önü, sokaklar uf uf! Bu işlere sahiplenen o kadar az insan kaldı ki..

Bugünlerde kar yağıyor ya.. Allah bereketiyle versin. Yokluğunu göstermesin. Herkes en kolayında. Nasılsa kapısının önünü bir temizleyen bulunur. Köy yollarını, nasılsa bir açan bulunur. İmkanı olanlar birazcık ucundan tutsa.. Iıh!.. ucundan tuttuğun şey senin hayatını kolaylaştırıp güzelleştirmekle kalmayacak genele yansıyacak. İnsan yaşadığı yere kapalı kalır mı?  Kalmamalı. Son yıllarda ne hikmetse kalmaya başladı nedense. Toplumsal işler, insanların kendini, içindeki duyguyu sergileyeceği yerlerdir. Kuru kuruya vatan, millet, bayrak, sevmek lafları yetmez bizi biz yapmaya. Tüm bunlara yüklediğimiz değeri eylemlerimizle ortaya koyma zamanıdır bazı anlar.

Karlar yağdı ya.. herkes karlı resimler paylaşmanın telaşındayken, kurumlar yolları açmanın, tuzlamanın telaşında. Görevleri o mudur? Elbette..1804 kilometre kare içinde her yere aynı anda yetişmek mümkün mü?  Yetişmenin de bir süresi var. Ya azıcık sabır, ya da işin ucundan azıcık tutmak lazım. Ucundan tutma heves ve arzusunda olanlar, yaşadığı yere kapalı kalmayanlar hemen kendilerini gösterdi dün. Traktörüne küreyici takıp erinmeden yolları açma gayretine düştüler. İsim isim yazmayacağım belki ama teşekkürü çoktan hak ediyorlar. Anadolu insanının inceliğini gösterdiler bize. Unuttuğumuz değerlerin yolunu hatırlattılar. Ölü yurttaş olmadıklarını gösterdiler. Ayna oldular ayna.. ayna olurlarken, bize de bu yazıyı yazma fırsatı yarattılar. Allah onlardan razı olsun.

Başkaları bizi biz olmaktan alıkoyar.  Dün alıkoymak için ellerinden geleni yaptılar, bugünde devam ediyorlar. Biz de inadına biz olmak, değerlerimizi, hissedişlerimizi yitirmemek için uyanık durmalıyız. Anadolu insanı çıkrık sesine alışıktır. Yardımlaşma ve dayanışma ya da. Bu alışıklığını sürdürmelidir. Sağlıcakla

21 Ocak 2022 Cuma

KÖYLERE DAİR

 


 

Zemherinin karı yağdığı zaman

Üşütür vücudu yel bizim köyde

El ayak çekilir titrer beden de

Kaderini yaşar kul bizim köyde

 

Yüksekten uçardı arı kuşları

Haneler boşaldı kaldı dışları

Dillerde bir ağıt gurbet kuşları

Kapandı kapılar bel bizim köyde

 

Dede bayırında çıkılmaz yokuş

Düşünce kar etmez yoktur bir çıkış

Geçmişe göz atsan yapsan da bakış

Yatağı kuruyan sel bizim köyde

 

Ormanlar ağlaşır dağlar ağlaşır

Uzaktan uzağa kalpler pırlaşır

Kimsesiz meydanlar çomar hırlaşır

Çiğdem boyun bükmüş kel bizim köyde

 

Süslerdi dağları çiğdem sarısı

Koşardı toprakta kızı karısı

Kekik boyanırdı dağın arısı

Ocak çoktan söndü kül bizim köyde

 

Evler sessiz başındadır dumanı

Çoktan öldü sürülerin çobanı

Bu gidişin olur mu ki amanı

Daha da yeşermez gül bizim köyde

 

Sütleri güveçte kaymak tutardı

Harman yerlerine buğday atardı

Bulgur sergisinde nöbet tutardı

Maziden bir yaprak dil bizim köyde

 

Çoban Çeşmesi’nin yanıyor özü

Mevsimler tükendi görüyor gözü

Yüreğinde topaklanmış bir sızı

Baharlar yaşanmaz bil bizim köyde