Herkesin bir hikâyesi vardır. Hikâyeleri anlat anlat bitmez. Biz de hikâyeler dinleyerek büyüdük zaten. Dinlemesini bilmenin de kendine has öyküleri, kendine has birikimleri vardır. Dinledikçe anlatmasını öğreniyor insan. Sonra; Anlatılamayanları anlatmak, dilsizin dili olmak, duygunun tercümanlığına soyunmak gibi eylemlerin yolculuğunda buluyorsun kendini.
Yıllarca kırsalın denizinde kulaç
atarken, gerçek adına zamanın cebinde biriktirdiğin ne varsa, dökülüyor önüne. Köyden
kente göçmenin haylazlığında değil ki, yüreğinde birikenler. Vakit geçirmek, oyalanmak kolaycılığından öteye
düşüyor her cümle. Posta kutusundaki mektuplar misali. Aç aç oku, yaz yaz
anlat. Köyler boşalsa da bir bir, hatıralar o kadar dolu ki!
Beni tanıyan herkes babamla benzerliğimi
ifade eder. Bu benzetmeden son derece
mutlu olurum. İnsanın aslı neyse nesli odur. Çok şükür! Bu kadrin altında enikonu
böbürlenme hissedebilirsiniz. Bu zenginlik başka türlü nasıl ifade edilir. Bu
benzetmeden, bu kıyastan zevk alıyorum açıkça. Bu zenginliğin dinginliğinde ve
samimiyetinde hece hece, satır satır yol alıyorum kendimce. Hangi heceyi hangi kelimede, hangi cümleyi
hangi eylemde yerli yerine oturtabilirsem. Hissedişleri en saf haliyle orta
yere nasıl dökebilirsem.
Yollarında yoruluyorum en azından. Kente
göçen köydeki eski yerlilerin bağ bahçe, sulak tarla sattığı gibi davranmıyorum
mesela. Dilimi de, duygumu da yüreğimde, tüm duyularımla diri tutuyorum
bıkmadan. Hatırlıyorum, hatırlatıyorum! Kayda geçiriyorum bir yandan. Sözün gelişi
deyip atlamıyorum. Geçmişimi hatırladıkça duygularımla sıkı fıkı oluyorum.
Kırsalın tozlu yollarında, motorlu
araçların kıt olduğu yıllarda “sürücü belgesi- ehliyet” sahibi olmanın hevesine
kapılınca ben; Kimileri, “sanki kamyon şoförü mü olcen” diyerek hafife aldıkları
gibi, okuyup yazmama boş iş bakışında duranlara inat; Yazmanın ehliyetine sahip
olma adına duygu harmanlarında çiçek sepetleri örüyorum saat saat, gün gün! Sayfaları şenlendirip duyguları fişeklemenin
sevinci sarıyor yüreğimi okuyup yazdıkça! Hey gidi hey!
Bu hey heyler arasında yazmaya
kapılıp coşuyorum kardeş!
Yüreğin odacıklarında örümcek ağları yoksa tozlu
raflar oluşmamışsa, ıvır zıvır değilse duruş; kaynağın odak noktası okumak ve
yazmaktır cancağızım.
Biz böyle didinirken, biriktirdiklerimiz
küpe çiçeği gibi gözümüzde dipdiri duruyor. Bunları yazılarımızda bayrak gibi salladıkça;
insanlığın hissini tatmamış olanlar, hafifliğin meşrebinde durabilirler. Olsun.
Herkes yoluna!
Ekin tarlasında pıtrak, diken
demeden buğday başağı topladıkça büyümüş en temiz duygular. Zurnanın kamışına
üflerken, mızrabı tele çarparken terennüm etmiş türküler. Naylon yapışmış
çerçevelerin arkasındaki kireç sıvalı odalarda bulaşmamış üstümüze kir!
Emniyetin yüz binleri pisliğe
bulaşmışlara mesai harcıyor. Kader değil kimininki, tercih tercih! Benle kafa
bulmaya çalışanlar, arkadan atanlar, çoktan kafayı bulmuşlar yeğenim! “İflah
olmaz” derdi Anam. Kötülüğe dadanmış
kimileri. Adamakıllı bulanmış kire! Kimi kendi kendini öldürmüş de kırkından
haberi yok.
Yazdıkça sırdaşlığımız artıyor bak!
Göynümüz genişliyor küpe çiçeklerinin kırmızısı gözümüzde sallandıkça. Yere düzgün
bastıkça; gündüz güneşin, gece parlak yıldızların aydınlığında yepyeni hayaller
dokuyorsun. Kimileri yanlışın koskosluğunda kendi kendini marizlediğinin
farkında değil birader! Köyün okulunda bir öğretmenimiz; “Allahın acımadığına
siz acımayın” derdi. Fakat yüreğimizde ki insanı yan “deme böyle” deyip
dürtüklüyor bir yandan. Sağlıcakla.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder