27 Ocak 2026 Salı

KOŞARKEN YORULMAK

 

İyi gibi durup, iyilik yapmamak; aldatmanın, ütmenin, yanıltmanın bir başka biçimidir. Bunu en iyi anlatan söz şöyledir. “Ele verir talkını kendisi yutar salkımı”.   Bu durumu tarif edebilecek çok söz vardır. Bir türlü konuşup, başka türlü davranmak mesela. Ya da; söylediğiyle, uyguladığı birbirine tutmayan kişiler içinde bu türden algılar oluşur. Dinimizin söylemleri açısından bakacak olursak tarifi tek başına “münafıklıktır”.  Bu türden kişilerin davranış ve söylemleri zıtlıklarla doludur. Böyleleri toplumun önemli değerlerine o kadar çok zarar verirler ki, sorma gitsin!

Mevlana, şefkat ve merhametten bahseder mesela. Şefkat ve merhametin güneş gibi her yeri kaplaması gerektiğinden dem vururken, hepsinden önemlisi “ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” der örneğin.

Spor deyince akla gelen futboldur. Oysa spor sağlıklı kalmak için yapılan sistemli beden hareketidir. Spor; beden sağlığı kazandırır mı, kazandırır. Özellikle yetişmekte olan gençlere girişim yeteneği, dürüstlük, sebat ve sadakat gibi güzel alışkanlıkların sahibi yapar. Olması gereken, olmasını beklediğimiz fevkalade davranış biçimidir bunlar. Yani spor tam bir eğitim unsurudur vesselam!

Fakat güzel şeyleri aşırılığa taşıma da üstümüze yok. Araç olmaktan çıkarıp türlü amaçların unsuru haline getiriveriyoruz. Spor, spordan öte hayat tarzı haline geliyor durduk yere. Spora eğitim unsuru olarak bakarken, üretmeden kazandıran bir meslekmiş gibi karşımıza çıkıyor. Seyirlik doyum malzemesi, ekonomik büyüklükle nasıl tarif edilip denkleştirilir?

Spora dayalı şans oyunları!? Ühhüüü! Rekabet etme ve üstün gelme eğilimleri de aşırı sertliğe hatta son zamanlarda tepeden tırnağa bahis ve şike gibi tehlikeli, dürüstlükten uzak mevzulara bulaştırıveriyor.  Kendini başka spor grubunun içinde hisseden insanlar, birbirlerine düşmanlaşıyor. Sporun temel amacı insan sağlığını korumak iken; getirdiği noktaya bakar mısınız?

İyi gibi durup, iyilik yapmamak gibi bir cümleyle başlayıp, farklı mevzulara dalmıyoruz aslında.  Araç ve amaç mevzusu etrafında dönüyor mesele. İnsan dediğimiz varlık, işin içinde olunca gözünün içine bakarken ütülüyorsun! Beklenenle sonuç farklılaşıyor. 

Bahsettiğimiz şeyler genelleme yapar gibi anlaşılmasın. Güzel şeyler, böyle, böyle, ufak, ufak derken şekil değiştiriyor kardeşim. Büyük meseleler, minnacık oluşumlarla cerahatleşiyor. Umudumuz, araç olarak baktığımız şeylerin rolünü aktif olarak yerine getirmesi.

Karşı tarafın oyuncusunu geçebilmek için fırsatını bulsa bacağını kıracak. Amerikan güreşinde organizatörler için oyuncusu ölse de mühim değil yeğenim. Yeter ki kendisi kazansın.  Yaaa, şimdi maksadım daha net anlaşıldı sanırım.

Bu konuya nasıl saplandım ben de anlamış değilim. Mesele sporun kendisi değildi.  Asıl mevzuu sporu bizim hangi noktaya getirdiğimiz. İnsan bedenini sağlıklı kılmak için araç edindiğimiz sporu saptırılmış amaçlara kaydırınca bir büyük parantez açma fikri oluşuyor insanda.

Yani önemsiz sandığımız meseleler,  küçük ayrıntılardan besleniyor cancağızım!

Şimdi kötülüğü amaç edinmiş birileri çıkıp, sporun düşmanı ilan etmesin bizi! İyiliğin, güzelliğin, sağlığın, sabır ve sebatın velhasıl öze yakışır has alışkanların aracı gibi gördüğümüz şeyler amaç uğruna küçülmesin. Tam olarak kaygımız bu!

Sporun seyirlik bir yanı vardır ancak asıl beklediğimiz seyir değildir. Sosyal medyadaki maç sonrası kritikleri hepimiz izliyoruz. Atışmalar, sertleşmeler, restleşmeler, atışmalar… Öfkeler top olup yuvarlanıyor ortalıkta.

Gençlerin enerjisi toplumun geleceği olacakken sonuç hüsrana sebep olacak boyutlara ulaşıyor. Spor iyi gibi dururken iyi olmayan eylemlere götürürse, “koşarken yorulmak” denir buna. Sağlıcakla

20 Ocak 2026 Salı

KAPININ EŞİĞİ

 

Çocukluğumun en net hatıraları Anadolu’nun kırsalı sayılabilecek orman köyünde başlar.   Bu yüzden anlat anlat bitmez. Belirgindir, açıktır, nettir aynı zamanda tereddütsüzdür olan biten.  Köy evlerinin avlu kapısında başlar adap, usul, yöntem. Sokaktaki duruşta, yürüyüşte, giyimde kuşamda, konuşmada, hitapta, seslenişte, davranışta eksiksiz yaşanır yaşatılır kardeşim. Kimi zaman hafife almaktan mıdır, çağdışı göstermeye çalışan sözde çağdaşların yakıştırması mıdır, “orman kanunu” der geçilir.

Aslında kırsalın doğasında nefes alıp veren insanların gelenek ve göreneklerinden hatta doğanın en doğal öğretilerinden edindiği kurallar vardır.  Bu kurallar bütününe “terbiye” demek en doğru ifade olabilir.

Komşunun avlu kapısının tokmağına vurmadan, seslenmeden bırakın evi; avluya girilmez. Avlu kapısının eşiğinde kapı değildir duran, terbiyedir terbiye!  Terbiye, saygıyı oluşturan değerler bütünüdür.

Bırak avlu kapısını, evlerin her bir odasında sosyal medyanın tik tokçuları dolaşıyor, yalan mı? Nerde kaldı adap? Terbiyenin ölçüsü bozuldu yeğenim!

Bizim toplumumuzda yazılı olanlardan çok öğrenilen bir ahlak vardı kardeşim! Anne ve baba olmanın davranış şekillerini doğada ki kuşlara bakarak bile içselleştirirsin cancağızım. Kuşça kuşun yavrularına gösterdiği ihtimamdan kavrarsın ebeveyn olmanın hassasiyetini. Odalarımızın kapılarını sonuna kadar açtığımız gün terbiyeyi sokak kapısının eşiğinde mi unuttuk bilmem ki!

Komşu açken tok yatılmazdı. Paylaşılan sadece aş, ekmek değil, esas olan gönüldü. Bırak büyüklerin sözünü, karşımızdaki herhangi birinin sözünü kesmek ayıp görülen şeylerdendi. Anam böylelerine “gırtlaksız” derdi kısaca. Sözün insana emanet olduğunu herkes bilirdi.

Büyüklerin yanında bacak bacak üstüne asla atılmazdı. Bu yazılı bir yasak değil, saygının en sessiz haliydi. Büyüklerin yanında uzanıp yatılmazdı. Birlikte oturmanın kendine has kuralları vardı.

Herkes kapısının önünü süpürürdü. Kapı önünü süpüren teyze sokaktaki çocuğu mevsim ve şartlara göre “üşütürsün, üstüne bi/şey giy! ”, “başına sıcak geçer, şapkanı giy!”  diye uyarırdı. Yanlışını gördüğünde doğrusuna işaret ederdi. Annesi değildi ama “anne” gibi davranırdı. Yani akraba bile olmadan, akraba gibi davranmak adabı muaşeretin tam olarak kendisiydi.

Çocuk varken yetişkinler merkebe binmezdi. Yaşlı varken de genç!

Selam vermek kuru bir kelime değil, “seni görüyorum, fark ediyorum” demenin en zarif ifadesiydi. Sünnetti en başta. 

Durup dururken “niye selam verdin” diye sorgulamaya ya da sert bakışlarla “tanışıyor muyuz?” ifadelerine maruz kalıyoruz şimdi.

Sadece yaşlıya değil; hasta olana, hamileye, yorgun bir bedene yer vermek, yer göstermek insan olmanın gereğiydi.

Anadolu insanı için edep, konuşmaktan çok susmayı bilmekti. Doğruyu; kırmadan, incitmeden anlatmak erdemli olmanın gereğiydi.

Hep birlikte düşünüyoruz aslında. Biliyorum, bugün her birimizin anlatacağı, dertleneceği o kadar çok şey var ki! Nerede yanlış yaptık, hangi düğmeyi yanlış ilikledik bilmem ki! Birbirimize selam vermekten korkmaya, yüzümüze bakmaktan imtina etmeye, ütüp, aldatma oyunları kurmaya ne zaman meylettik ki!

“İnsan, en çok kapıyı kapatırken belli olur.”muş.. Sessizce, gürültü yapmadan, ardında bir leke bırakmadan.

Bugün yeniden hatırlamamız gereken şey, yeni kurallar değil. Geçmişe bir bakış, eski bir ses tonu, unuttuğumuz bir incelik. Çünkü Türk toplumunun adabı muaşereti, geçmişte kalmış bir gelenek değil; geleceğe taşınması gereken bir insanlık mirasıdır.

Ve belki de her şey, yeniden bir kapı eşiğinde durup düşünmekle başlayacaktır.

7 Ocak 2026 Çarşamba

KENDİ KENDİNİ MARİZLEMEK!

 

Herkesin bir hikâyesi vardır. Hikâyeleri anlat anlat bitmez. Biz de hikâyeler dinleyerek büyüdük zaten. Dinlemesini bilmenin de kendine has öyküleri, kendine has birikimleri vardır. Dinledikçe anlatmasını öğreniyor insan. Sonra; Anlatılamayanları anlatmak, dilsizin dili olmak, duygunun tercümanlığına soyunmak gibi eylemlerin yolculuğunda buluyorsun kendini.

Yıllarca kırsalın denizinde kulaç atarken, gerçek adına zamanın cebinde biriktirdiğin ne varsa, dökülüyor önüne. Köyden kente göçmenin haylazlığında değil ki, yüreğinde birikenler.  Vakit geçirmek, oyalanmak kolaycılığından öteye düşüyor her cümle. Posta kutusundaki mektuplar misali. Aç aç oku, yaz yaz anlat. Köyler boşalsa da bir bir, hatıralar o kadar dolu ki!

Beni tanıyan herkes babamla benzerliğimi ifade eder.  Bu benzetmeden son derece mutlu olurum. İnsanın aslı neyse nesli odur. Çok şükür! Bu kadrin altında enikonu böbürlenme hissedebilirsiniz. Bu zenginlik başka türlü nasıl ifade edilir. Bu benzetmeden, bu kıyastan zevk alıyorum açıkça. Bu zenginliğin dinginliğinde ve samimiyetinde hece hece, satır satır yol alıyorum kendimce.  Hangi heceyi hangi kelimede, hangi cümleyi hangi eylemde yerli yerine oturtabilirsem. Hissedişleri en saf haliyle orta yere nasıl dökebilirsem.

Yollarında yoruluyorum en azından. Kente göçen köydeki eski yerlilerin bağ bahçe, sulak tarla sattığı gibi davranmıyorum mesela. Dilimi de, duygumu da yüreğimde, tüm duyularımla diri tutuyorum bıkmadan. Hatırlıyorum, hatırlatıyorum! Kayda geçiriyorum bir yandan. Sözün gelişi deyip atlamıyorum. Geçmişimi hatırladıkça duygularımla sıkı fıkı oluyorum.

Kırsalın tozlu yollarında, motorlu araçların kıt olduğu yıllarda “sürücü belgesi- ehliyet” sahibi olmanın hevesine kapılınca ben; Kimileri, “sanki kamyon şoförü mü olcen” diyerek hafife aldıkları gibi, okuyup yazmama boş iş bakışında duranlara inat; Yazmanın ehliyetine sahip olma adına duygu harmanlarında çiçek sepetleri örüyorum saat saat, gün gün!  Sayfaları şenlendirip duyguları fişeklemenin sevinci sarıyor yüreğimi okuyup yazdıkça! Hey gidi hey!

Bu hey heyler arasında yazmaya kapılıp coşuyorum kardeş!

 Yüreğin odacıklarında örümcek ağları yoksa tozlu raflar oluşmamışsa, ıvır zıvır değilse duruş; kaynağın odak noktası okumak ve yazmaktır cancağızım.

Biz böyle didinirken, biriktirdiklerimiz küpe çiçeği gibi gözümüzde dipdiri duruyor. Bunları yazılarımızda bayrak gibi salladıkça; insanlığın hissini tatmamış olanlar, hafifliğin meşrebinde durabilirler. Olsun. Herkes yoluna!

Ekin tarlasında pıtrak, diken demeden buğday başağı topladıkça büyümüş en temiz duygular. Zurnanın kamışına üflerken, mızrabı tele çarparken terennüm etmiş türküler. Naylon yapışmış çerçevelerin arkasındaki kireç sıvalı odalarda bulaşmamış üstümüze kir!

Emniyetin yüz binleri pisliğe bulaşmışlara mesai harcıyor. Kader değil kimininki, tercih tercih! Benle kafa bulmaya çalışanlar, arkadan atanlar, çoktan kafayı bulmuşlar yeğenim! “İflah olmaz” derdi Anam.  Kötülüğe dadanmış kimileri. Adamakıllı bulanmış kire! Kimi kendi kendini öldürmüş de kırkından haberi yok.

Yazdıkça sırdaşlığımız artıyor bak! Göynümüz genişliyor küpe çiçeklerinin kırmızısı gözümüzde sallandıkça. Yere düzgün bastıkça; gündüz güneşin, gece parlak yıldızların aydınlığında yepyeni hayaller dokuyorsun. Kimileri yanlışın koskosluğunda kendi kendini marizlediğinin farkında değil birader! Köyün okulunda bir öğretmenimiz; “Allahın acımadığına siz acımayın” derdi. Fakat yüreğimizde ki insanı yan “deme böyle” deyip dürtüklüyor bir yandan. Sağlıcakla.

4 Ocak 2026 Pazar

BENİM OĞLUM EFEDİR!

Aile, bireyin dünyaya gözlerini açtığı ve kişiliğinin temellerinin atıldığı ilk sosyal kurumdur. İnsan, doğduğu andan itibaren aile içinde kurduğu ilişkiler sayesinde hem biyolojik hem psikolojik ve de toplumsal yönden gelişir. Biyolojik açıdan bireyin sağlıklı bir şekilde büyüyebilmesi için gerekli temel ihtiyaçları karşılar. Beslenme, barınma, bakım ve sağlık koşulları çocuğun fiziksel gelişimini doğrudan etkiler. Bu nedenle bireyin yetişmesinde ailenin etkisi son derece kapsamlı ve belirleyicidir.

Anne ve babanın genetik özellikleri bireyin fiziksel yapısını belirlerken, ailenin çocuğa sunduğu yaşam koşulları da bu biyolojik potansiyelin nasıl gelişeceğini etkiler. Sağlıklı bir aile ortamı, çocuğun beden sağlığını koruduğu gibi ruhsal gelişimini de destekler.

Sosyolojik açıdan aile, bireyin toplumu tanıdığı ilk ortamdır. Çocuk sosyal kuralları, iletişimi, paylaşmayı ve sorumluluk almayı aile içinde öğrenir. Ailede görülen davranışlar, birey için birer model niteliğindedir. Saygı, sevgi ve hoşgörünün hâkim olduğu bir ailede yetişen birey, toplumla daha sağlıklı ilişkiler kurar. Buna karşılık çatışmanın, ilgisizliğin veya şiddetin olduğu ailelerde büyüyen bireylerin sosyal uyum sorunları yaşama ihtimali artar.

Ahlaki ve vicdani gelişim de büyük ölçüde ailede şekillenir. Doğru ile yanlışı ayırt etme, empati kurma, adalet ve sorumluluk bilinci aile içinde kazanılır. Anne ve babanın tutumları, söyledikleri kadar yaptıkları davranışlar da çocuğun vicdan gelişimini etkiler. Çocuk, ailesinin değer yargılarını içselleştirerek kendi ahlak anlayışını oluşturur.

Sorunlu davranışların ortaya çıkmasında da ailenin rolü büyüktür. İlgisizlik, aşırı baskı, tutarsız disiplin anlayışı veya sevgi eksikliği; saldırganlık, yalan söyleme, içe kapanma gibi davranışlara zemin hazırlayabilir. Ancak bu noktada aile yalnızca sorunların kaynağı değil, aynı zamanda çözümün de en önemli parçasıdır. Sevgi dolu, anlayışlı ve destekleyici bir aile ortamı, bireyin yaşadığı sorunlarla başa çıkmasını kolaylaştırır.

Sonuç olarak aile, bireyin biyolojik, sosyolojik, ahlaki ve vicdani gelişiminde temel bir role sahiptir. Sağlıklı bireylerden oluşan bir toplumun temeli, sağlıklı aile yapılarıyla atılır. Bu nedenle ailenin bilinçli, ilgili ve sorumluluk sahibi olması, hem bireyin hem de toplumun geleceği açısından büyük önem taşır.

Anadolu kırsalının kaba gibi görünen aslında derinliği olan sözleri vardır. “Saldım çayıra Mevla kayıra” bunlardan biridir.  İnsan yetiştirmenin bu tarz bakışlardan uzak tutulması gerekir. Çocuğunu sokağa salıp kayıtsız ve kaygısız duranlar başınızı kaldırın hele! Ebeveynler olarak öncelikle kendi davranış kalıplarımızı, değer yargılarımızı, ahlaki ve vicdani yanlarımızı, kişisel duruşumuzu, kimliğimizi gözden geçirelim. Biyolojik, sosyolojik, psikolojik olarak bilinçlenmenin, varsa noksanımız tamamlamanın gayretinde olmak lazım. İhmalin, stresin, huzursuzluğun olduğu aile ortamında fiziksel ihtiyaçlar tam olsa n’olur!

“Hadi sövve”,  “hadi içve!”, “hadi dövve” diyen yetişkinler biliyorum. Sosyal medya mecralarında geçirdiği vakit kadar çocuğuna zaman ayırmayan anne babalar tanıyorum. Eyvah eyvah!

Dil, iletişim, paylaşma, işbirliği, problem çözme, cinsiyet rolleri, otorite algısı, sorumluluk, toplumsal kabuller, dini ve milli meseleler de ailede kazanılır kardeşim.

Sonuç olarak aile, bireyin biyolojik sağlığından toplumsal uyumuna, ahlaki değerlerinden vicdani gelişimine kadar hayatının her alanında belirleyici bir role sahiptir. Sağlıklı aile ilişkileri, sağlıklı bireylerin ve dolayısıyla güçlü bir toplumun temelini oluşturur. Bu nedenle aile kurumunun güçlendirilmesi ve ebeveynlerin bilinçlendirilmesi, toplumsal gelişim açısından vazgeçilmez bir gerekliliktir.

Sorunlu davranışların ortaya çıkmasında aile yapısı ve ebeveyn tutumları belirleyici bir etkendir. “Benim oğlum efedir!” diyenler, oturup düşünmemiz gerekir mi? Gerekir. Sağlıcakla.

28 Aralık 2025 Pazar

ZAMANIN CEBİ

 

Toprağıyla Anadolu, insanıyla Ege olan orman köyünde çam kokusuyla uyanırdık. Sabahları taş bacalardan kızılcam odunlarının çıra kokulu dumanı göğe yükselir birbirine karışırdı. Güneş, iğne yaprakların arasından süzülüp toprak yollara serildiğinde, köyün sokakları sanki nefes almaya başlardı. Elinde çomağıyla sığırları kıra götüren insanların şamatası birbirine karışırdı.

Bu sokaklar asfaltı bilmezdi; ayak izlerini, kuşluk vakti düşen gölgeleri ve çocuk kahkahalarını tanırdı. Sessizliğin sabrını taşıyan insanlar, doğanın dinginliğiyle konuşur; az sözle çok şey anlatırlardı. Toprakla kurulan bağ, yalnızca geçim değil, bir kimlikti aynı zamanda. Her avuç toprak, her çam ağacı, geçmişle bugünü birbirine bağlayan sessiz bir tanık gibiydi.

Biz çocuklar içinse bu sokaklar, oyunların park alanıydı.  Değirmen yolunun inişi, Alfat Dibi’nin kumdan kaymacı dile gelip konuşsa…. Çelik çomak oynarken zamanın nasıl aktığını fark etmez, edemezdik. Kısa çubuğu en uzağa fırlatmanın yarışında, uzun çubuğun sektirme hareketinin güzelliğinde bulurduk kendimizi. Camdan bilyeler, kıl ve yünden yuvarlanmış minik toplar toprak düzlüklerde en az biz kadar hareketli olurlardı. Kazanmak ya da kaybetmenin değil birlikte olmanın neşesi dolardı çocuk gönüllere. Ellerimiz,  her yönden noksan olan üst başımız, toz toprak olsa da içimiz tertemizdi.

İçinde bulunduğumuz doğa, sabrı, aynı zamanda paylaşmayı öğretirdi. Çalışmanın dolayısıyla üretmenin gerekliliğini nakış nakış işlerdi cancağızım.

Emeğiyle yoğrulmuş insanlar iklimin güzelliğini taşırdı yüreklerinde. Eğrigözün ardına saklandığını sandığım güneş Alınca’nın Tepesi’nden aydınlık ve sıcaklığıyla çıkar gelirdi. Hep acelesi olurdu insanların. Acele etseler de doğadaki ritim kendine uydurmasını bilirdi her bir şeyi. Nasırdan sertleşse de elleri gönülleri yumuşacıktı cümle alemin. Emekten ötesine, alın terinden başkasına el uzatmaz, katakulliye meyletmezdi kimse.

Köyün sokakları, iğne yapraklı çamdan oluşan şu ormanlar, içinde yaşayan canlılar, çocuklar için bir okuldu kardeş. Oynarken dinlerdik doğayı. Dinlerken keşfederdik uçurtmanın en alasını rüzgâra salmasını. Kaplumbağanın yürüyüşünde keşfederken ağırlığı, heyecanı kuşların kanat çırpışında bellerdik. Hey gidi hey!

Aşşa Pınarın yanındaki düz alanda kızlı erkekli yakan top oynadığımız günler! Neydi o günler! Of of! Vurulmamanın, canı korumanın heyecan dolu anları. Hırgürü alışkanlık yapan kimi mızmızlar. Bulgur, pekmez, nişasta kokan kazanlar!..

Yaşadığım zamanın ne çok cebi varmış. Onlarca anı çıkıp çıkıp geliyor sakladığım ceplerden. Yaşıtlarımdan en çok kimin cam misketi vardı? Sor söyleyeyim. Sor/un anlatayım kardeş! Hatta vita yağıyla, tereyağının arasındaki derin ayrılığı orta yere dökeyim. Gölgelerin uzadığı vakitle, kısaldığı anların saatini vereyim. Hangi uzunluğun hangi vakte rastladığının resmini çizeyim. Karın yoğun yağdığı kış gününde gölge hesabı yapamayıp zamanı şaşıran ağabeyimin öğleüstü sürüyü köye getirişiyle babamdan yediği azarın öyküsünü dillendireyim. Az şey değil bunlar yeğenim! Hem madde, hem düşünce birikirdi köyün coğrafyasında. Biriken düşüncelerde çoğalırdı yepyeni düşler.  Düşler hayalleri süsler, yepyeni yollar açardı her yeni güne.

Mutluluk yaşayabilmektir. Mutluluk hatırlayabilmektir. Ben hala köyün sokaklarında beş yaşında çocuğum. Düşlerim, yaşadıklarım kadar zengin. Hayallerin boyutunu bilmek de insanın elindeki ölçektir.

Sağlıcakla.

27 Aralık 2025 Cumartesi

KELİMELERİN SUSKUNLUĞU

 Bazen en çok söylenen, hiç söylenmeyendir. Kelimeler, anlamı taşımakla yükümlü oldukları hâlde kimi zaman bu yükü reddeder; susar, geri çekilir, saklanır. İşte o anlarda suskunluk, dilin gölgesinden çıkıp başlı başına bir söze dönüşür. Kelimelerin suskunluğu eksiklik değil, derinliğin oluşma hâlidir.

İnsan, duygularını kelimelerle ifadeye çalışır. Sevinci adlandırır, acıyı cümlelere böler, korkuyu parça parça yumuşatır. Ancak bazı anlar vardır ki kelimeler o eşiği geçemez. Büyük bir kaybın ardından dudaklarda asılı kalan sessizlik, bir bakışta saklı kalan itiraf, yazıya dökülemeyen bir pişmanlık… Bunlar, kelimelerin gücünün değil, sınırlarının kanıtıdır. Suskunluk burada bir yenilgi değil, saygılı bir geri çekilişle duraksamaktır.

Yazmak, bu suskunluğu yakalamaya çalışan bir çabadır aslında. Kelimelerle sessizliğin etrafını çizerek anlatamadığını ima ederken, söyleyemediklerini boşluklara bırakırsın. O boşluklarda kendi sesini duyar çoğu insan. En güçlü cümlelerle ifade edilemeyenleri,  suskunluğa açtığın alanlar dillendirir.  Suskunluk, düşünceye kapı aralar.

Kelimelerin sustuğu yerde zaman da yavaşlar. An, yoğunlaşır. Bir virgül, bir satır sonu, bir beyazlık; hepsi sessizliğin farklı biçimleridir. Bu beyazlıkta düşünce derinleşir, duygu berraklaşır. Şamatadan arınmış dil, gerçeğin kendisidir aslında. Hakikat bağırmaz, usulca fısıldar.

Dünya kelimelerle dolup taşarken, suskunluk neredeyse unutulan erdemdir. Sürekli konuştukça, açıkladıkça, paylaştıkça kelimeler anlamlarını yitiriyor yeğenim!. Her gün işgalleri, saldırıları, ölümü konuştukça sağırlaşıyor yürekler. Susmak, kelimeyi yeniden kıymetli kılar kimi zaman. Her söylenmeyen, söyleneni daha ağır, daha gerçekçi yapar.

Sonuçta kelimelerin suskunluğu yokluk değil, yoğun bir varlıktır. Anlamın geri çekilip derinleştiği, dilin kendini dinlediği zaman aralığıdır. Belki de anlatımın asıl gücü burada yatar: Sözcüklerin sınırında durarak, suskunluğun sesini duyurmak da bir yöntemdir cancağızım.

Bazen en çok söylenen, hiç söylenmeyen etkisinde kalır.  Dil, anlamı taşımak için var olsa da, her anlam, kelimenin içine sığmayabilir. Bu noktada kelimeler durur, geri çekilir ve suskunluk başlar. Kelimelerin suskunluğu, yalnızca bir ifade eksikliği değil, anlamın başka bir biçimde var olma hâlidir. Konuşmayan ama hissedilen, yazılmayan ama sezilen bir duruştur bu.

İnsan, dünyayla kurduğu ilişkiyi kelimeler aracılığıyla düzenler. Sevinçler adlandırılır, acılar cümlelere bölünür, umutlar duygu duygu taşınır. Ancak bazı duygular vardır ki dile geldiği anda eksilir. Büyük bir acı, derin bir özlem ya da tarif edilemeyen bir huzur, kelimeye döküldüğünde özünden bir parça kaybedebilir. Bu yüzden insan bazen susmayı seçer. Çünkü susmak, duyguyu korumanın en saf yoludur. Suskunluk burada bir kaçış değil, bir muhafaza biçimidir tam olarak.

Rahmetli anamın sözlerinden de hatırlarım bu durumu. “ sen susve ( susuver)” derdi kısaca. Çünkü her şeyin söylenebilir olması gerekmez. Bazı gerçekler, sessizlikte daha sahici durur. Şimdi anamın “susuver” kelimesindeki derinliği anlamak çok daha kolay. Yani susmak çaresizlik değil derinliğin ta kendisidir çoğu kez!.

Söylenmeyen, söylenene derinlik katar. Sessizlik, dilin nefes aldığı yer, kendini dinlediği ortamdır.

Sonuç olarak suskunluk bir yokluk değil, yoğun bir varlıktır tam olarak.  Çünkü bazen en güçlü anlatım kelimelerin bittiği yerde başlar.

.

…………………………………….Sağlıcakla

14 Aralık 2025 Pazar

DÜŞÜREN DUYGULAR

Okumanın insan düşüncesini dolayısıyla davranışlarını disipline eden bir yanı vardır.  Sanırım bu yüzdendir kitabımızın ilk emrinin “Oku!” olması. Bu yöndeki halk deyimleri, tembihleri de kulaktan kulağa ulaşır.  “Oku da adam ol!” deyimi bunlardan biridir. Arkası da vardır aslında.  O kısmını şöyle izah etmek lazım. Değişik ve değişken fikirler ortaya atanlar olabilir. Fikirlere saygımız sonsuz.  Benim yorumum, okumanın kişiyi olgunlaştırıp insan kalmasını sağladığı yönündedir.

Tolstoy’un romanlarını okumuş olanların içinde Rus köylüsünün dünya hırsıyla yaşadıkları ve hazin sonunu hatırlayanlar mutlaka olacaktır. Okumamış veya hatırlayamamış olanlar için kısaca anlatmak yerinde olacaktır.

Romanın kahramanı olan Rus köylüsü zengin olma hırsıyla köyünden ayrılır. O sıralar istediğine istediği kadar arazi bağışlanan bir başka ülkeye gider.  Gittiği ülkede kendisine gün doğumundan gün batımına kadar olan sürede etrafını dolaşabildiği arazinin kendisine verileceği ifade edilir. Köylü kendince plan yapar. Sabahın ilk ışıklarıyla hakem heyetinin önünden harekete geçer.  Önce batıya sonra doğu, kuzey güney yönlerinde hızla çevirebildiği alanı çevirme arzusuyla biraz daha, biraz daha derken gün batımından önce başladığı noktaya dönemez ve çatlayarak ölür. 

Zengin olma hırsının ve maddi hayata bağlılığın sonucudur bu.

Dengeli olmanın, dengeli düşünmenin kendine göre güzellikleri vardır cancağızım! Her birimiz, hırsla hareket edenlerin sonlarını günlük yaşam içinde görüyor gözlüyoruz. Ne vahim ne acı! Hırs insanın kendine kötülüğüdür.

Okumak düşünmektir! Okumak ayırt etmektir. Okumak kıyaslamaktır. Okumak gelişmektir. Tolstoy’un romanındaki kısaca hatırımıza düşen bölüm, insanı düşünceden düşünceye sürüklüyor.  Romanın kahramanına sunulan fırsatın kendisine verilmesini bekleyen, kollayan, ağzı sulanan o kadar çok insan var ki! Ühhü! Yemin olsun yığınla!. Sırf bu yüzden ülkesini terk eden okumuş insanlar yok mu? Ülkenin kaynaklarıyla belli etiketleri elde eden insanlar, zengin olma hayaliyle soluğu başka ülkelerde almıyor mu?

Varsın ülkemin kışlarının ayazı bol olsun.  Soğuğunun şiddeti varsın tenimi yaksın. Sokağa çıktığımda tanıdık yüzlerin verdiği genişlik yeter insana. Ellerimin üşüdüğü anda, köşe kahvede dostların söylediği bir bardak çayın yarattığı huzur yeter bana. Pazarlarında gördüğüm bildik simaların güler yüzü ferahlatır içimi. Sırf bu yüzden zengin olma hırsındaki insanlardan çok daha engindir yüreğim. Duygularım sıcaktır! Evimin mutfağından son yıllarda özlemini çektiğim lapa lapa yağan karı, yağmuru seyretmek keyiftir. Kış güneşinin tadı bir başkadır ülkemde. Durakta dolmuş bekleyen insanların her birinin yüzü bildiktir. Pazar arabasını taşımakta zorlanan yaşlının yükünü taşımak bir başka sevinçtir kardeşim! Selam alıp vermek genişliktir.

Hırsa kapılanların yaşamının derinliğine girip var olan temiz düşünceyi kirletmek istemem en azından. Ormandan topladığım kanlıca soframın şenliğidir. Hele şu mevsimde kırdan kopardığım karakavuk, gelincik, yanında acı marulun çorbama yarenlik edişine diyecek yoktur.  Çocukluğumun cam misketleri, boynumda asılı çoban torbam heyecanımdır. 

Kendi hırsıyla kendi sonunu hazırlayanlar, inin hırs kulelerinizden. Yerdeki kar üzerinde yuvarlanın yuvalanın biraz. Nafile arzulardan kurtulup denge getirin hayatınıza. Zayıflıktan doğan her şey kötüdür, kötülüktür. Gücün aslı iyiliktir esasen. 

Bu yazımın niyeti okumak ve okunmaktı. Bir yandan gücün kirleten yüzünü hissettirmekti.  Hırsa birkaç tokat vurmaktı açıkça. Amacına ulaştı mı bilmem ki! 

Gelin düşten evlerinizi dengenin ve güzellikler bahçesinin içine kurun. Kısaca hırstan ölmeyin, öldürmeyin. Sağlıcakla.

6 Aralık 2025 Cumartesi

BEN YAZDIKÇA İÇİNDEYİM

Anadolu’nun hikâyesini dillendirmek isteyenlerin ellerini çamuruna bulamış, samanının tozağını yutmuş olması lazımdır. Türkülerini çığırmış, ağıtlarına gözyaşını akıtmışlığı bir başka aranan unsurdur. Yaşamışlık, yaşanmışlık gerçeğin kendisini yansıtır. Bazı kafasını kaykıltan şehirli şair ve yazarlarla aramızdaki fark burada başlar kuzucuğum! Anadolu insanın yaşadığı aşkı, sevdası, çilesi, derdi, varlığı, yokluğu, yoksulluğu, sevinci, paylaşımı bir başkadır yeğenim! Yaşadığı her ne varsa tam olarak içli ve içtendir. Samimidir, samimiyettir her söylediği. Türküleri bile yüreklidir. Masumdur, masumiyettir attığı her adım.

Bir yörenin kültürel değerlerini yaşatacak hatta onları gelecek kuşaklara taşıyacak olan kişilerin yetişme ve yaşam biçimleri son derece önemlidir. Bencil duygulara sahip takıntılı, hastalıklı, egolu insanların yapacağı iş de değildir kültürü taşımak. Bu türden olanlar olsa olsa engeldir sadece.

Çevrenize şöyle bir bakın, gerçek sanattan, edebiyattan dem vuran insanların mütevazılığını hissederseniz.  Halk bunları bilir. Toplumun alkışı sessiz sedasız gönlündedir. Halk, arsız olanlara içten içe bozulsa da bir şey söylemeyi uygun görmez. Yani gerçek olanı bilir ama dillendirmez…

Bir ilin topyekûn kültürünü yaşatmakla görevli kurumlarımızda var mıdır? Elbette vardır. Kültürün varlığını sürdürmesi biraz da canlı tutmakla olur. Kimi bölgeler bunun önemini kavrayıp işi çözmüşler. El birlik bir ucundan tutuyorlar kardeşim. Tarihi yerlerini, türkülerini, hikâyelerini, şiirlerini, şairlerini, âşıklarını el üstünde tutuyorlar. İlimizde Âşıklar Bayramı, Şairler bayramı duydunuz mu? Sağdan say! Bir, iki, üç! Soldan say! Bir, iki, üç! Kimileri köşe başlarında nöbet tutup başkalarının görünmesini gölgeliyorlar sanki.

Kültür Müdürlüğümüz ilçeler dâhil bir kültür haritası çıkarmış mıdır?  Üniversitemiz bu konuda hangi çalışmalara ortak olmuştur.  Kütahya da kültürel gezi yapacaklara, hatta profesyonel düzeyde tur düzenleyeceklere şuraları gezip şuralarda şiir, müzik dinleyip, kültürel değerleri gözleyip, şurada konaklayabilirsiniz diyecekleri bir alternatif öneri programları var mıdır? Gelişme, ilimizi her yönden tanıtmakla başlar. Yöre tarihine sahip tarihçilerimizi, şair ve edebiyatçılarımızı, kültür adamlarımızı kim derleyip toparlayacak. Kim onlara sahip çıkıp anlam yükleyecek.  Kim bir bardak çayı esirgemeyecek! Kim bu alandaki dağınıklığı restore edecek.  Kimlerin kimin adamı olduğunun önemi yok.  Bu il, bu yöre, bu ülke için kim nerede ne yapıyor? Bu sorunun cevabı çok önemli kardeşim! Filancanın(!) muhtarlığında, feşmancanın başkanlığında, şunun vekilliğinde, bunun müdürlüğünde somut neler yapılmış ona bakmak lazım! Hatta muhtarın bile!

Herkesin malumudur ki fiziki sınırları ordular çizer ve korur. Ruh sınırlarını ise sanat belirler sanat! Bu yönden kültür adamlarının bir ağırlığı olmalı ve önemsenmelidir.

Ülkemizin korunmasında emeği geçen eden gazi ve şehitlerimizi belli gün ve zamanlarda yerel yöneticilerimizin, üst düzey askerlerimizin ziyaretlerini gözlemiş ve önemsemişimdir. Moral destektir bu. Gerekli ve önemlidir de!

Kültürün savaşçı erlerinden bir teşekkür neden esirgenir? Bunu kıyaslama için söylemiyorum. Kültürel katkı sağlayanların binası, sırası, masası yok aslında.  Ama kültürün müdürlüğü var kardeşim! Anadolu duruşunu sergileyen bu adamlara sahip çıkmak, onurlandırmak biraz da size düşer herhalde.  Altı ayda bir telefonla da olsa hal hatır sorar insan.

Son sözü Hisarlı Ahmet’in “ ben kendimi gülün dibinde buldum” türküsünden girerek Bozkırın sesi Neşet Ertaş’a bağlayayım;

“ Hep sen mi ağladın, hep sen mi Yandın? /Ben de gülemedim yalan dünyada./ Sen beni gönlünce mutlu mu sandın?/ Ömrümü boş yere çalan dünyada.

Ben yazdıkça içindeyim halkın. Sağlıcakla

30 Kasım 2025 Pazar

YÜREKTEKİ ÇUKUR!

Samimiyetin terk ettiği yüreklerde derin bir boşluk ve çukurdan öte ne kalır? Ortaya çıkan çukurları elle, kürekle doldurmak mümkün gözükmüyor.  Ne acı, ne kötü! Aynı sınırlar, aynı bayrak, aynı toprak üzerinde yaşayan insanlar birbiriyle yarışır durumda. İçimizdeki bölünmüşlüğe, yüreklerdeki çukura kazma vuruyor her bir insan.

Her birimiz birer ana, birer babadan dünyaya gelmişken, aynı havayı solumuşken,  okul bahçelerinde oyunlar oynamışlığımız bilinirken, aynı öğretmenlerden alfabeyi öğrenmişken senlik- benlik kavgaları nasıl hortladı yeğenim!

Kültür, yaşayan bir şeydi, aynı zamanda gelişen! Şaka gibi kaybolan değerler cancağızım! Birbirimizle “yakan top”, “saklambaç”, “mendil saklamaca” oynar gibiyiz.  Çocukluğumuzun okul bahçelerinde, sokak aralarında öğrendiğimiz bu oyunların algısı bile farklı oluşmuş her birimizde.

Birlikte oynadığımız arkadaşımızı yakmak, bazı gerçekleri saklamak, birbirimize lazım olduğumuzda da saklanmak! Vay be!  “Böyle düşünmemiştik” dense de, her birimizin davranışı kendini ele veriyor cancağızım!

Yüreğimizdeki çukurlar çoğaldıkça, içimizdeki kalite bozuluyor. Üstümüzü örten esvap etiketli, diplomalar çift yıldızlı olsa n’olur? Öteki berikini, beriki diğerini ütmenin hatta alt etmenin hevesinde. Kültürel birikimlerimiz, yaşam şeklimiz, duruşlarımız,  dini ve ahlaki tutumlarımız, davranış şekillerimiz insanlığımızın etiketiydi oysa. Her şey birbirine karıştı birader!

Makam sahipleri bile koltuklardan birbirini ittirmek, düşürmek için zemin oluşturuyor. İtiş kakışların arasında huzur olur mu Allah aşkına? İlim- bilim için aynı okulları okuyanlar farklı kimliklerin de adamı olup çıktılar. Gerçi bu türden şeylerin tarihsel örneklerini çoğaltmak da mümkündür. Kimi sinsi dünya devletlerinin yüzyıllardır üzerimizde ne tür oyunlar oynadığı, ilim – bilim öğrensin diye gönderilen insanları nasıl kendi saflarına çekip, kendi çıkarlarına hizmet ettirdiklerini tarih notlarından okumuşuzdur. Hatta yakın yıllarda yaşadıklarımız verilebilecek örneklerdendir.

Biz, senlik- benlik derdindeyken kimileri iki bin yıllık tarihsel hedeflerinden vazgeçmiyor yeğenim! Biz,  birbirimize yakan top fırlatmanın kaygısızlığındayken hedefleri uğruna sinsice planla dünyayı kana bulayanları bilmek, görmek lazım.

Ülkemiz topraklarında bir zaman dilimini yaşayan insanlar olarak bireysel hırslarımızı, çıkarlarımızı, minnacık payelerimizi, etiketlerimizi, gösterişlerimizi bir kenara bırakarak ülkemize gerçek anlamda hizmet etmenin gayretinde olmak, fabrikalar kurmak kadar dev bir adımdır herhalde.

Haberlerde, programlarda güncel konu,  aşk- meşklerimizden bile kan çıkıyor, ölüm çıkıyor birader. “Türkanların”,  “Bayramların” (!), “Narin’i öldürenlerin” duruşuna anlam vermekte zorlanıyor benim gibiler.

“ Çok gülen, sonunda ağlarmış!”  Ağlamayalım kardeş! Ağlamamanın yolu fert fert hepimizin duruşundan, davranışından, gayretinden, özverisinden, yaşam şeklinden, düşünce yapısından, hissedişinden geçiyor. Değersiz ve bencil davranış biçimlerinin hepimizin canını yakacağı muhakkak. Nisan yağmuru kadar bereketli olmalı düşüncelerimiz.  Yanı başımızdakini duygusal yönden bile ezmek, üzmek, yok saymak birliği bozmaya yeter artar. Dertler böyle çoğalır cancağızım.

İçten tebessümler bile yeter artar huzuru çoğaltmaya. Gün gelir yırtılmış, üst üste birikmiş takvim yaprakları arasında yitirdiğimiz değerleri anımsayıp iç geçirmeler eksikliğimizi örtmez. Yüreklerimizde boşalan çukurlarda engin ovalar yaratmaya ne dersiniz? Sağlıcakla.

13 Kasım 2025 Perşembe

KAN EMİCİ KARANLIKLAR

 

Bahar..

Bizi kurduğumuz hayallerle aldatan bahar!

Nerede başlayıp nerede bittiğini belirlemek elimizdemişcesine hayalleri süsleyen sevinçlerin sebebi..

Yepyeni umutlar ekecektik. Erken kırağıları sorunsuz atlatmanın sevincine düşecektik. Yepyeni uğraşılarla, yazlara yelken açacaktık. Yapraklarını renklerin en güzel tonlarıyla açmış ağaçların arasında bülbüllerin nağmelerine eşlik edecektik. Acı marulun, karakavuğun bile birbiriyle yarışırcasına boy atışını gözleyecektik. Kıştan hazırlığını tamamlamış tomurcukların patlayıp çiçeklenişini resimleyecektik. Her bir çiçeğin kokusunu sende belleyecektik. Bahar sabahlarında gün ağarmadan çiğden mayalar düzecektik. Yağan yağmurlarında saçlarımızın ıslanmasını bekleyecektik. Kuşların sustuğu an biz, yepyeni şarkılar besteleyecektik. Yüreğe ekilen yepyeni umutlarla mevsimleri sıraya dizecektik. Göğün maviliği, yeryüzünün yeşilini kuşatacaktı. İçimizdeki düşleri, dantel gibi işleyecektik.

Velhasıl bitmek tükenmek bilmeyen arzular hayaller olacaktı.  Hayal kurmak, kurabilmekte bir yetiydi aslında.

“Mevsim bahar olunca/ aşk gönüle dolunca/ sevenler kavuşunca/yaşamak ne güzel” baharlara konu olan şarkılardandı.

Arzulanan düşlerin, kurulan hayallerin gerçekleşme oranı önemliydi. Kimi şarkı sözleri de var ki, “baharı görmeden yaz geldi geçti” diyordu mesela. Dahası vardı, “çok güldük, Allah ağlatmasın” derdi anam.

Bahar gelse, kararan toprak bile yeşerirdi. Kuzular koştururdu en yeşil çimenlerde. Arıların gelgit hızları artardı. Romantiklerin sevdiği kelebeklerin kanat çırpışı bir başka olurdu.

Bahar gelse, çocukların sokaktaki sesleri çoğalırdı. Kimi yakar top, kimi mendil kapmaca oynardı. Çember çevirenler hızlarını artırmaya gayret ederdi. Yamacın kum kaymacında kıçtaki donun yırtılmasına aldırış etmeden kay kay yapanlar, ayrı heyecana kapılırdı.

Bahar gelse; yeni sabahların hayali kurulurdu. Geceden gördüğü rüyanın huzuruyla hatırlamaya çalışırdı geçmiş rüyaları.

Hayal kurmak güzeldi. Bu işinde bir disiplini vardı. Boşa hayal kuranlar aldatır kendi kendini. Bunun kadar üzüntü verici ne vardır. “Ah kafam, ah!” deyip dövünürsün sonunda.  Büyüdüğüne bile üzülürsün bazen. Yamacın kum kaymacında çocukça kaymaya benzemez düşlerken düşmeler! “Yaşamak ne güzel” şarkılarından, “gitmek mi zor, kalmak mı?” sözlerine evrilir melodiler.

“Bahar” dedik.. Bizi “kurduğumuz hayallerle aldatan bahar” dedik. Gelmek istediğim nokta, Sanal Kumar Siteleri.

Paçayı kaptıranlar çatılara çıkmaya başladı.  Görünen bu, görünmeyeni? Boşa ya da bedavaya hayal kuranlar boş hayallerin kurbanı oluyorlar. Hatta gerçek gizlenerek farklı senaryolar öne sürülüyor. Ana babaları yakan, ocaklar söndüren bu sitelere ulaşımı engellemek yerinde bir karar olacaktır. Yoksa karanlıklar emecek bahar düşü kuran gençlerin bedenlerini. Boş bahar hayalleri veya kolaydan köşe dönme düşleri mağlup edecek büyümüş çocukları. Hergelece hayaller yakacak bahar beklentilerini.

Bir ilkbahar sabahı, acıyla(!) uyandın mı hiç? Önlemek ödemekten ucuzmuş. Sağlıcakla.

11 Kasım 2025 Salı

SARI KAFA!

Köyümüzün kenarında Hotanlı Deresi vardı. Bu dere Ayvalı Köyünün batı kesimlerinin minik vadilerinden akan küçük kaynak sularının Sekbandemirli Köyü güneyinde oluşturduğu yatakla Emet Çayına ulaşırdı. Yolu uzadıkça tarım arazilerinin sulanmasında önemli katkıları oldu yıllarca. Değişen iklim şartları, madencilik ve ormanlardaki kesim şekilleri bu derenin yıl yıl cılızlaşmasına sebep oldu. Son olarak derenin Sekbandemirli bölümünde gölet oluşturuldu. Kapalı sistem borularla çiftçilerin hizmetine sunuldu. Hotanlı Deresi, Kışlademirli Köyü’nün kenarından Emet Çayı’na doğru uzanırken bizim çocukluğumuzun aslında tam da ortasından geçti. Dere kumlarında ne oyunlar kurduk, ne oyunlar geliştirdik bir bilseniz. Islanan kumdan çanak çömlekler, kumdan kaleler, evler, kurduğumuz bentlerde yüzmeler, kurbağa balıklarına özel havuz kurmalar, dereden ayrıştırılıp yolu değiştirilen suya asma köprüler, şelaler, çökertme havuzları, bağlar bahçeler, çam kabuğundan sallar, gemiler...

Saçlarım sararırdı güneşte fazla kalmaktan.  Sararan o saçlar enselerde, kulak üstlerinde düzensiz kızılçam ormanı gibi olurdu. Rahmetli anam işten güçten bizi okşamaya vakit bulamasa da arada, “ sarı kafam” diye latife yaptığı olurdu. Sarı kafalılık iyimiydi, kötümüydü bilemesem de,  sahiplenme içgüdüsünün yarattığı huzur dolardı içime.

Kafayı “kırktırmak” denirdi. Birkaç ayda kırktırıp geçerdik saçları. Şimdiki çocuklar model yaratıyor kafa traşında. Zaman zaman iç çekişlerim oluyor mu, oluyor. Şans mı, şansızlık mı insan karar veremiyor yine de.

Sancılı dönüşüm yıllarını yaşadık biz. O yaşlarda yaşamın o olduğunu sanıyorduk belki de. Şimdilerde geriye dönüp baktığımda anlayabiliyorum sancıların neler neler olduğunu.

Okulsuz, yolsuz, elektriksiz, aşsız, ekmeksiz, giyim kuşamsız, iletişimsiz bir yaşam. Kıt imkânlar. 

Ocak başında yanan kızılçam dikmesiyle ısınan ve aydınlatılan evler. Ya, işte böyle kardeş! Odundan çıkan alevler, kireç boyalı odaların duvarlarında gölge oyunu gibi dans ederdi. Alevin duvara düşen hareketlerini uzun süre izler, kendimce düşüncelere dalardım ben. Alevin duvardaki dansını tutmaya çalışırdım ellerimle. O alevlerin içinde dönüştü belki de çok şey! O alevlerin içinde harlandı yürek yangınlarım. Hayatımın seyir defteri alevlerin duvardaki kavgasıyla şekillendi kim bilir? Alevlerin kavgasının ardından karanlık çökmesini o yaşlarda bellemiştim belki de! İnce yolla, dar kapılardan geçtik biz, naber! Hey gidi hey! Kanaat ve sabır tutunduğumuz daldı.

Tüm bunlara rağmen, çocukluğumun köylerini insansızlaşan köylere tercih ediyorum. Kara lastiğin yerini spor ayakkabılar, iskarpinler, sabanın yerine en modern toprak işleyiciler gibi değişimleri sözde çağdaş yaşam şartlarını yakalamış olsak da samimiyeti yitirdik yiğidim! Samimiyet ortadan kalkınca insani tüm değerler alt üst oluyor. Hızlı yaşamın, hızlı tüketimin çarkları sorgulamaya duvarda dans eden alevi yakalamaya fırsat tanımıyor yeğenim!

Bunun sonucudur ki dağılan dağılana, göçen göçene, yiten yitene, kaybolan kaybolana! Benim kararsızlığımda burada başlıyor.   Dün mü, bugün mü? O mu bu mu? Bugünün kötülükleri içinde iyi olanı yaşatmak, aramak bulmak zorlaştı cancağızım. Tavırlar tavır değil, düşünceler düşünce!

Çocukluğum sancılı dönemlere rastladı deyip dert yanarken,  Hotanlı Deresinde kurduğumuz saf, arı su bentlerinde özgür kulaç atışların da farkına varıyor insan. O yaşların tüm imkânsızlıklarına rağmen gürültü içinde yalnızlaşan bugünün dünyası için çok daha fazla kaygılanıyorum nedense!

Anlatımlar benimmiş gibi gözükse de aslında her birimizin. Benim gözleyip ifade ettiklerimi yaşayan kimler varsa onlarındır. Hayatın peşinde koşarken; Yaşadıklarımıza dikkat kesilmek, desen desen, bölüm bölüm işaret buyurmak yazanın sorumluluğu olsa gerek. Ah “sarı kafam” ah! Sağlıcakla.

10 Kasım 2025 Pazartesi

YAŞAYIP GİZLEDİKLERİM!

 

Savaşlardan çıkmış, yokluklarla boğuşan bir ülkede hayat birlik, beraberlik demekti. Ağlamak birlik, gülmek birlikti. Açıkçası; anca beraber, kanca beraberdi cancağızım. Birbirine kulak vermekti.

Harmanlar dövüldü, seçler savruldu bir vakit. Sabanla taşlı tarlalar imar edilip ekmek çıkarmaya çalışıldı.  Cılız merkeple getirilen iki kucak odun kör nacaklarla yarılıp ocak başlarında alevlenip aşlar pişirildi.  Birikmiş sıcak küllere soğanlar gömüldü, kuru ekmeğe eşlik etmecesine. Olan, olmayana borçluydu. Hey gidi hey!

Önceleri her şey; herkes için, hepimiz içindi. Gün gün değişti çok şey. Zayıf bir çift öküzün çektiği sabanın izine dökülen tohum çoğu karınların doymasına yetmedi.

Demirli deresine aşağı akan Hotanlı suyu, can simidi olurdu çoğu zaman. Ekilen sebzeleri açılan arklarla beslediği gibi, kurulan kaydırmayla tutulan balıklar protein kaynağıydı. Bayramlık sofraydı açıkça. Hotanlı gidince değişti çok şey! Kışın ortasında ekmeklik buğday biterdi. Merkebin, koşumluk öküzlerin samanı tükenirdi samanı. 

Bunları yaşamayana anlatmak zordur. Topraklar verimsizdi, imar etmek imkânsızlıktı. Yokluklar dağ yarması gibidir kardeş! Olmaya, gelmeye görsün insan başına.

“Dutlar erdi mi köpek ölümleri azalır” denirdi. Dutların ermesi insanlar içinde ayrıcalıktı. Yaa!,  Bu sözün sosyolojisi, psikolojisi üzerine bile tezler yazılır yeğenim. Köpeğin önüne “yavan ekmek” atsan dönüp bakmıyor şimdi.

 Kışın ortasında bir çuval borç buğday alanlar bir yaz ödemekte zorlanırlardı gerçekten. Karacakaşlı 1939 doğumlu Hasan Yerli Amcanın Mustafa Uysala anlatımlarında dediği gibi “yoksullar varlıklıların kölesiydi”. Borçla borç ödersin. Çalış çalış bitmez. Gülmesini unuturdu insanlar. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyıktı! Ühhü! Hangi birini anlatmak lazım ki! Sosyal ve siyasi baskılar, ayrıcalıklı kimi ailelerin makineli tüfeğiydi birader! Kimi kaçamak güler bunlara! Kaçamak gülmelerin olduğu yerde haksızlık hukuksuzluk diz boyudur diz! Kaçamak gülenler, güneşin yüklü doğacağını anlayamazlar bir vakit. Hala dedelerinin ödünç verdikleri bir çuval buğdayın ödenip ödenmediğinin hesabında kalırlar.  

Ay, gecenin bulutuna girince ortalık puslanır. Bu puslanma uzun sürmez. Gelir geçer! Bir çuval borç alınan buğdaya, bir yaz çalıştırılan insanlar bu haksızlığı gördü, yaşadı, duydu. Şimdi bazı şeyleri yazmanın sırası işte.

Her insan bir kitaptır. Yaşamı, bir büyük hikâyedir okuyup anlayabilene. Kendi hayatımın tek başına önemi yoktur. Ama yaşadığım büyüdüğüm coğrafyanın hatta doğup büyüdüğüm köyü cebimde taşırım ben. Açar açar okurum kimi zaman. Yaşanmış güzelliklere baktığım kadar yapılan ihanetlere de göz atarım. İçimde biriken sesler o kadar çok ki! Kimine hasretken kimine nefret! Yaşamın hıçkırıkları derin sular gibi hüzünle akarken, sevinçleri düğün davulu gibi gümbür gümbür kulaklarımda. Şiir ve türkülere bağlanışım biraz da bu yüzden işte. Patlağın Değirmeni’nde öğütülen unun dişlerim arasında gıcırdayan sesi, kızılçamdan yarılmış dikmenin yanarken çıkardığı ses kadar acıklı. Aldığı kurbanlığın parasını bir dahaki bayrama çalışarak ödeyemeyen adamın kaygısı yüreğimde geziniyor hala.

Onca börtü böcekle oynamışlığım olmuştur. her birinden insan olarak çıkardığım dersler vardır. Renk renk, desen desen uçuşan kelebekleri de gözlemişimdir. Kelebekleri varlıklı romantikler sevdiği için mesafe koymuşumdur nedense. Kimi varlıklıların bitmez tükenmez fırsatçılığını gözlemiş olmanın sonucu olsa gerek.

Nine ve dedelerimden masallar dinleyerek terbiye almış biri olarak şiir ve anlatıya yönelmiş olmam normal midir sizce? Benim kendimce yorumladığım; kötüler kaybederken, iyiler, masumlar, aşkı olanlar kazanıyordu. Sevdanın şifalı ortamına, vicdanımın ve dost diyebileceğim seslerin içine sığınmak en güzeli. İnsan biraz da yaşayıp gizledikleridir! Sağlıcakla.

24 Ekim 2025 Cuma

SUYUN OLUĞU VE KÖYLER

Toplum olarak genelde günlük hayatın düşünce kısmında teslimiyetçi bir yol izliyoruz. Bu tespiti doğrulayacak, destekleyecek birçok örnek verilebilir. Mesela, yöre türkülerimizden birinin sözleri şöyledir;

Kaymakam geliyor kaymakam/ Dünyanın sonunda ne var sor bakam…

Yani kolaycılığı severiz biz.  Düşünüp beynimizi yormaya kıyamayız. Birileri bizim adımıza düşünsün tembelliğini mıh gibi tutarız.

Bu tembelliğin bedelini yıllarca ağır ödedik aslında!

Kimilerine göre İstanbul düşüncenin kalbinin attığı yerdir. Kimilerine göre Ankara siyasetin kalbinin attığı şehirdir. Siyaset de düşüncenin yorumlandığı, şekillendiği alanlardan biridir. “Kalkınma yerelden başlamalıdır.”, “Kırsal Kalkınma”. Bu kalıptan sözleri çok defa duymuşuzdur.  Yereli tükettik yereli. Kırsalda insan kalmadı kardeş. Köylerde üç beş prostatlıyla, bir o kadar fıtığı patlamış yaşlı....

Yerelin düşünen aydınlarını ya kıskançlıktan ya da başka kılıflar altında harcadık. Yerelin öneminin farkında olan bu insanlar; yaşadıkları alanın keşfini yaparken düşünce ve fikir de üretiyorlardı. Susturduk! Harcadık düşünmeden. Harcarken bir sürü kulp taktık kimilerine.

Yereliyle bütünleşen bir bölgenin gelişimi hızlı olurdu oysa.

Yerelde, kendi topraklarında kendi bakışlarıyla ülke gözlüğünü takarak bakan insanların ortaya attığı düşünceler beni hep heyecanlandırmıştır.  Ne yazık ki gelişim için düşünce ortaya atanı, en başta düşünmeyenler harcamaya kalkmıştır.

Düşünene, boş konuşuyor diyememişlerdir ama “çok konuşuyor” eleştirileriyle sesini kısmaya çalışmışlardır. Hatta kimi zaman düşüncesi olmayanlar, gücü olanlara gidip şikayette bile bulunmuşlardır.

Dünyayı ve ahreti birlikte kucaklama bilinci yaratamadık. Toplumsal gelişmenin anahtarı olan pek çok değeri nefsimize veya düşüncesizliğimize kurban verdik cancağızım!  Kurban verişler arttıkça, gevşemeler çoğalacaktır.. Gelişme bir yana, yerel tel tel dökülecektir.

Eğrigöz Dağı’na bakın. Yaylacığa bakın bakabilirseniz. Bodağan’a göz gezdirin. Bölge topraklarında gezinin. Bölgedeki hayvan sayılarını kıyaslayın. Bölge sularına göz atın. Yerelin dışındaki nüfusu gözden geçirin.

Dizlerimin bağı çözülüyor gerçekten. Yokuşlar yorarmış insanı. Bu gidişle yerelin tarihi, kültürü, geçmişi kalmayacak. Belli bir yaş grubunun adını anmaktan gurur duyduğu köylerin nesillerle bağı kopuyor bağı. Yerelin anlam kaymasına uğrayan kimliğini, oluşan kimsesizliğini nasıl onarıp yeni hedefler belirleyeceğiz?

Baharda sular coşkun akar, çağlardı. Kelebekler bir çiçeğe bir ota konardı. Akan derelere bentler kurmak engelleyemedi susuzluğumuzu. Bulutlar kayboldu gökyüzünden, toprak yarılmaya yüz tuttu. Yarınlar için bugünden hangi temellerin harcı karılmalı? Yaylacığın engin ormanlarının patika yollarında oksijen alıp vermenin güzelliğini nasıl resmetmeli? Köylü olmanın farklılığını, zenginliğini, suya hükmetmenin efeliğini, toprağı işlemenin bonkörlüğünü, sürünün ardında kaval üflemenin keyfini samimi ifadelerle kim dillendirecek?  “Köy” başlıklı yazılarda kim düşüncelerini bana aktaracak. Köyler sessiz sedasız boşaldı. 1963 yılında kurulup, 1983 yılında kapatılan Köy İşleri Bakanlığı tekrar kurulmalıdır. Köyler, ülkemizin başlı başına iktisadi meselesi haline gelmelidir. Bu önemli bir mevzudur. Köyler fabrika bacasına su taşıyan oluktur. Bu oluk elden geçirilmezse cana can dayanmaz. Sağlıcakla. 

5 Ekim 2025 Pazar

OCU, ŞUCU, BUCU

İnsanı anlamak oldukça zor ve karmaşık bir mesele. Hangi açıdan nasıl ve ne şekilde bakacağız? Bir yöntem ortaya koysak bile kime göre, neye göre olmuş olacak.

Tarihi süreçleri gözden geçirmeye kalksak, ühhü! Akademik bir çalışma gerekecek. Günler, aylar belki de yıllar..

Yüzeysel bir bakışla anlaşılıyor ki, tarihten ders almadığımızdır. Dünyayı kanla sulayan savaşlar, katliamlar, kıyımlar, soykırımlar, sabotajlar, ihtilallar, işgaller, işkenceler. Sıralasak sayfalara sığmayacak. 

Öncesini kurcalamasak bile 1914 yılının temmuzunda başlayan savaşın dört yıllık bilançosu on milyon ölü, yirmi milyon sakattır. Avrupa’ya maddi bilançosu 350 milyar dolarlık yıkımdır. Tarihi kayıtlar bunu böyle yazmaktadır. İnsan kaybı karşısında paranın ehemmiyeti olur mu? 

Birinci dünya savaşında kimlerle savaştık. Kafkas ve Galiçya cephelerinde Ruslarla, Makedonya’da Yunan ve Fransızlarla, Çanakkale’de İngiltere, Fransa ve İtalya ile, Filistin, Suriye ve Irak cephelerinde İngiliz ordularıyla… Milyonlarca genç, kadın ve çocuğun açlıktan öldüğü de kayıtlardan anlaşılmaktadır.

Geçmişin rakamsal boyutlarını ifade etmedeki maksat tarihten ders çıkarılmadığını vurgulamak içindir. Bir tek savaşta öldürülen milyonlarca insanın sorumlusu kimdir?

Yazılıp çizilenlerden elde ettiğimiz rakamlara göre, İkinci dünya savaşında da 66 milyon insan öldürülmüştür. Söylemesi ne kadar basit! Can bu can!

Sebep ve sonuçları yaratan insandır neticede.  İnsanın iç dünyasının sentezinden kimliği oluşurmuş. Buradan şu çıkarımda bulunabiliriz. İnsanın duruş ve davranışlarına bakıp kimliği hakkında bir kanıya varabiliriz. Anlayınca haklılık payesi mi vereceğiz. Asla! 

İnsanın yaşam biçimi kişiliğine tam olarak yansırmış. Büyük kişilik ve büyük dünya görüşü olmadan büyük (!)insan olunmazmış. 

Küçük insanların büyük göründüğü dünyada huzuru bulmak zordur. İnsan vahşileşmek, vurup kırmak zorunda değildir aslında.

Asırlardır savaşları başlatan, yakıp yıkan, vurup, kıran, yağmalayan insanlar kimdir? Tek tek incelense ortak kişiliğe sahip olduğu anlaşılır herhalde. İnsanı ve insanlığı utandıran, üzen üstelik mahveden tipler aynı tiplerdir. Güdük aklımla ben böyle düşünürüm en azından. Bu tiplerin dünyaya, insanlığa verdiği zararın bir hukuku, yaptırımı olmayacak mı? Sözde var. Bugün gibi hafızalarımızda olan Bosna Hersek’te Sırp Ordusu katliamları. Binlerce insan öldüğüyle kaldı. 

Netice, millet olarak aklımızı başımıza almalıyız. Milli birliğimizi oluşturan değerleri daha da kıymetlendirmeliyiz. Ocu, şucu, bucu gibi ayrımlar, bölgede ağzının suyunu akıtanlara karşı koz verecektir. Milli birlikten söz etmek, insana sorumluluk yükler. Şahıs olarak bu sorumluluğun bilincindeyim. Boşuna konuştuğumu, yazıp çizdiğimi düşünüp okumaktan vazgeçenlerin insanlık adına umutsuzluğa düşmüş olması gerekir. Düşme durumu varsa bunu da ayrıca sorgulamak gerekir.

İnsan gördükleri ve yaptıkları üzerine düşünmelidir. Kavrayışımız düşündükçe gelişir. Tüm bunlar yaşama düzen verme konusunda kolaylık sağlar.

Adımlarımız ölçülü, düşüncemiz insanlık üzerine olsun. Sağlıcakla.

4 Ekim 2025 Cumartesi

ARKA SAFIN KUYTUSU

Şairin ne dediğine, davranışların hangi kapıya çıktığına bakmazken, yırtılan gecelerde ölüyor bir bir insanlık. Kurşunlar kalıptan kalıba giriyor, çığlıklar birbirine karıştıkça sessizleşiyor dünya.  Bu sessizlikte artıyor yürek titremeleri. Sular bile dar arklarda boğulurken, denizlerin çılgınlığı yıkacak ev, kıracak bel arıyor. Kimi yeri, kimiler göğü arşınlıyor. Kalıba uymayan bu duruş ölüm olup dökülüyor yeryüzüne.

Gökten düşeni rahmet bilirdik biz. Gökyüzünde kümelenen bulutları bereketin habercisi sayardık kardeş. Şimdi taştan katı hınç dolu, kin dolu çelik yapılı şarapneller düşüyor kimsesizlerin üstüne. Gık demiyor, gıkı çıkmıyor sözde insanların. Kaçamak güreşlerle hamasetin belini kırıyor kimi. Ben ve benim gibilerin yüreği kıpır kıpır kıpırdandığı halde şehir meydanlarında kahır söylemleri seslendirmekten öte geçmiyor, geçemiyor. İçlerdeki öfkeden ağızları bıçak açmıyor kardeş. Bedende bir üşüme bir titreme…

Dünyanın kodlarını çözdüler. Birliğe beraberliğe dair ne varsa bertaraf oldu.  Düşünce puslandı,  huzura dair olanlar kış karanlığına büründü. Bunları da görecekmişiz. Olmaz denilenler insan eliyle oluyor. Olurken şaşıyor akıl. Bu şaşkınlıkta duygular hiddetini artırsa da dizlerim karıncalanıyor, bileklerimden aşağı ince sızılar peydahlanıyor.

Az önce yaşayıp gözlediklerimiz, az sonraki daha beterin habercisi mi? Şer odaklarının dillerinde dolananlar nereye, kime, nasıl zararlar vereceği ortada. Meydanda görünen, dilde dolanan topyekun dünya huzuru olması gerekirken!?... Kusurdan büyük cinayete varan duruşlar neyin habercisi yeğenim?

Bu sessizlik hayra alamet değil. Duruşlar duruş değil! Şalvar gecelerinde hoyrat gösterilerin tam zamanı birader. Kıyımlar ancak böyle geçiştirilir. Ancak hoyrat sesler birbirine girdiğinde duyulmaz çığlıklar, can verişler. Şenlik dediğin böylolmalı!

Yaprakların önünde ceylanların susması insanca bir duruştur aslında. Normal ölümler bile insana hüzün verirken, canilerin vahşeti karşısında şalvar gecelerinde oynamak değil, en azından ağlamaktır. Bu yüzden bölünüyor uykularım.  Gözlerimi yumsam da bombalar, yıkılan haneler, açlıktan ağlayan çocuklar gözlerimin önüne dikiliyor. Bedenine kan bulaşmış bebelerin masumiyeti deliyor yüreğimi. En tedirgin uykulara yorgan örtüyorum. Göz kapaklarımın arkasında ayaklanmalar başlatsam da asılsız kalıyor her şey. Sabahın er vakitlerini diri tutuyorum. Ölüp ölüp diriliyorum desem yeridir.

Herkes arka safın kuytuluğunda yer arıyor cancağızım.  Ön saflar hepten boş aslında. “Safları dolduralım” diyecek kimse yok ortada. Adamlar kurmuş düzeni vesselam. Bırakın ölsün insanlar. Bırakın çocukların çığlığı denizlerin soğuk sularında yitip gitsin! Ne günlere kaldık! Ne acılar görüyor, gözlüyoruz!

Hesabını yapmadığımız dünyanın, hesabını tutmadığımız bu genişliğin, yükü olmayan duruşların, arka saflara sinen insanlığın bir bedeli olur kardeş! Bu bedel gelip bizi bulmaz inşallah!

 Düşündükçe alın çizgileri artıyor, Kırılan her çizgi ok olup saplanıyor yüreğime. İnsanlık bugün içindi oysa. Vahşeti anlamanın, algılamanın ve dur demenin zamanı çoktan gelip geçiyor.Hiddetimden dudaklarımda belinlerin sayısı artıyor gün gün. Ne biçim iştir bu! Ne biçim dünyadır Allah aşkına!

Hey! Arka safın kuytusuna sığınanlar. Ön safları dolduralım!. Sağlıcakla

7 Eylül 2025 Pazar

BAĞLAMAM VAR ÜÇ TELLİ

 

Hayatın akışının günlük seyrinde değişiklikler olsa da, sürüp gidiyor. Rastlaştığım arkadaşlarım, dostlarım, ahbaplarım oluyor. Kimiyle doğal olarak uzun aralardan sonra görüşüyoruz.  Çoğu dostlarım hiç değişmediğimi söyleyip “maşallah” çekiyorlar.  Gülen yüzümüz onlara bir enerji veriyor olmalı. Bu anlam da şükür Allaha. Bu tür ifadelerle sık karşılaşınca insan sebep ve sonuçlar üzerinde düşünmeden edemiyor. Eğer gerçekten dedikleri gibiysem, beni ruhen ve bedenen diri tutan şeylerin neler olduğu üzerinde kafa yormaya çalışıyorum.  Sonuç olarak bir sürü çıkarımlar elde ediyorum. Bu esnada insan olarak kendi kendimi süzgeçten geçirmiş de oluyorum. Bir tür denetleme biçimi yani.

İnsanın ruhunu besleyen en temel kaynaklardan biri sanattır. Müzik, resim, edebiyat, şiir ve diğer güzel sanatlar; insanın iç dünyasıyla kurduğu bağın ifadesi olduğunu biliyorum. Güzel sanatlardan, en azından müzik ve edebiyat yaşamımın bir parçası kardeş! Az değil birader!

Aynı şekilde sosyal ilişkilerim, dünyaya ve kendime dair farkındalığımı derinleştiren, yaşamımı anlamlı kılan ana bağ olduğunu görmüş ve hayat felsefem haline getirmişim. Sokakta karşılaştığım insanların pek çoğunu tanıyor, her biriyle ayrı ayrı selamlaşıyorum. Hanım sırf bu yüzden, benimle çarşıya pazara çıkmak istemiyor. !!!

Bazı insanlar var ki bu iki alandan da uzak yaşam sürmeyi seçiyor ya da hayat onları böyle bir yalnızlığa itiyor.

Teee 1974 yılında, henüz on dört yaşımdayken rahmetli babamın bana aldığı bağlamayla iki türkü söyleyince duygularım diri kalıyor en azından. Mırıldandığım bir türkü söyleyemediklerimin sesi olup çıkıyor. İnsanın düşünüp de ifade edemediklerinin içlerde hangi tahribatları yapacağını tahayyül etmek zor değil.

Duygu yönü ağır basan benim gibi biri şiiri, edebiyatı, müziği günlük yaşamı içine sokmamış olsaydı, psikolojik, sosyal ve duygusal sorunlar yaşar mıydı?  Kendim için, ben beni tanıyan biri olarak ifade edeyim ki, yaşardım. Gözlediğim odur ki, kendini ifade edemeyen insanlar ya içine kapanıyor ya da saldırganlaşıyor cancağızım! Ne zor bir durum.

Araştırmalar müzik dinlemenin, sanatla uğraşmanın depresyon, kaygı ve stresle başa çıkmada olumlu etkiler yarattığını gösteriyor zaten. Bu yönlerden mahrum birinin ruhsal dayanıklılığının daha düşük olabileceğini, depresif duygular taşıyabileceğini, duygusal dengeyi kurmakta zorlanabileceğini ifade ediyorlar.

Sanatsal işler, sosyal bağlar, iletişim şekilleri hayata anlam ve yön katıyor. Bunlardan uzak duran kişinin ruhsal olarak, sosyal gelişim açısından, aynı zamanda duygusal ve zihinsel fakirliğinden bahsedilebilir mi? Büyük olasılıkla bahsedilebilir.

Geçtiğimiz günlerde şehrin meydanında Kurtuluş Günü etkinlikleri içinde, bana ayrılan stantta kitaplarımı tanıtıp imzaladım. Yerli yabancı yüzlerce kişiyle ayaküstü sohbetler gerçekleştirdim. İç dünyamda oluşan zenginliği tarife gerek yok sanırım.

Bu nokta da esas olarak söylemek istediğim şudur ki, ilkokuldan başlayarak çocuklarımıza bir enstrüman icra etmesi sağlanmalıdır.

İnsanın kendini tanıması ve bu yönlerini beslemesi uzun vadede daha doyurucu bir yaşam sağlayacağı muhakkak. Ayrıca güzel sanatların her biri kültür taşıyıcılığı görevi de üstleniyor azizim!  Az şey değil yani.

Bağlamam var üç telli. Sağlıcakla