28 Aralık 2025 Pazar

ZAMANIN CEBİ

 

Toprağıyla Anadolu, insanıyla Ege olan orman köyünde çam kokusuyla uyanırdık. Sabahları taş bacalardan kızılcam odunlarının çıra kokulu dumanı göğe yükselir birbirine karışırdı. Güneş, iğne yaprakların arasından süzülüp toprak yollara serildiğinde, köyün sokakları sanki nefes almaya başlardı. Elinde çomağıyla sığırları kıra götüren insanların şamatası birbirine karışırdı.

Bu sokaklar asfaltı bilmezdi; ayak izlerini, kuşluk vakti düşen gölgeleri ve çocuk kahkahalarını tanırdı. Sessizliğin sabrını taşıyan insanlar, doğanın dinginliğiyle konuşur; az sözle çok şey anlatırlardı. Toprakla kurulan bağ, yalnızca geçim değil, bir kimlikti aynı zamanda. Her avuç toprak, her çam ağacı, geçmişle bugünü birbirine bağlayan sessiz bir tanık gibiydi.

Biz çocuklar içinse bu sokaklar, oyunların park alanıydı.  Değirmen yolunun inişi, Alfat Dibi’nin kumdan kaymacı dile gelip konuşsa…. Çelik çomak oynarken zamanın nasıl aktığını fark etmez, edemezdik. Kısa çubuğu en uzağa fırlatmanın yarışında, uzun çubuğun sektirme hareketinin güzelliğinde bulurduk kendimizi. Camdan bilyeler, kıl ve yünden yuvarlanmış minik toplar toprak düzlüklerde en az biz kadar hareketli olurlardı. Kazanmak ya da kaybetmenin değil birlikte olmanın neşesi dolardı çocuk gönüllere. Ellerimiz,  her yönden noksan olan üst başımız, toz toprak olsa da içimiz tertemizdi.

İçinde bulunduğumuz doğa, sabrı, aynı zamanda paylaşmayı öğretirdi. Çalışmanın dolayısıyla üretmenin gerekliliğini nakış nakış işlerdi cancağızım.

Emeğiyle yoğrulmuş insanlar iklimin güzelliğini taşırdı yüreklerinde. Eğrigözün ardına saklandığını sandığım güneş Alınca’nın Tepesi’nden aydınlık ve sıcaklığıyla çıkar gelirdi. Hep acelesi olurdu insanların. Acele etseler de doğadaki ritim kendine uydurmasını bilirdi her bir şeyi. Nasırdan sertleşse de elleri gönülleri yumuşacıktı cümle alemin. Emekten ötesine, alın terinden başkasına el uzatmaz, katakulliye meyletmezdi kimse.

Köyün sokakları, iğne yapraklı çamdan oluşan şu ormanlar, içinde yaşayan canlılar, çocuklar için bir okuldu kardeş. Oynarken dinlerdik doğayı. Dinlerken keşfederdik uçurtmanın en alasını rüzgâra salmasını. Kaplumbağanın yürüyüşünde keşfederken ağırlığı, heyecanı kuşların kanat çırpışında bellerdik. Hey gidi hey!

Aşşa Pınarın yanındaki düz alanda kızlı erkekli yakan top oynadığımız günler! Neydi o günler! Of of! Vurulmamanın, canı korumanın heyecan dolu anları. Hırgürü alışkanlık yapan kimi mızmızlar. Bulgur, pekmez, nişasta kokan kazanlar!..

Yaşadığım zamanın ne çok cebi varmış. Onlarca anı çıkıp çıkıp geliyor sakladığım ceplerden. Yaşıtlarımdan en çok kimin cam misketi vardı? Sor söyleyeyim. Sor/un anlatayım kardeş! Hatta vita yağıyla, tereyağının arasındaki derin ayrılığı orta yere dökeyim. Gölgelerin uzadığı vakitle, kısaldığı anların saatini vereyim. Hangi uzunluğun hangi vakte rastladığının resmini çizeyim. Karın yoğun yağdığı kış gününde gölge hesabı yapamayıp zamanı şaşıran ağabeyimin öğleüstü sürüyü köye getirişiyle babamdan yediği azarın öyküsünü dillendireyim. Az şey değil bunlar yeğenim! Hem madde, hem düşünce birikirdi köyün coğrafyasında. Biriken düşüncelerde çoğalırdı yepyeni düşler.  Düşler hayalleri süsler, yepyeni yollar açardı her yeni güne.

Mutluluk yaşayabilmektir. Mutluluk hatırlayabilmektir. Ben hala köyün sokaklarında beş yaşında çocuğum. Düşlerim, yaşadıklarım kadar zengin. Hayallerin boyutunu bilmek de insanın elindeki ölçektir.

Sağlıcakla.

Hiç yorum yok: