Toprağıyla Anadolu, insanıyla Ege olan orman köyünde çam kokusuyla uyanırdık. Sabahları taş bacalardan kızılcam odunlarının çıra kokulu dumanı göğe yükselir birbirine karışırdı. Güneş, iğne yaprakların arasından süzülüp toprak yollara serildiğinde, köyün sokakları sanki nefes almaya başlardı. Elinde çomağıyla sığırları kıra götüren insanların şamatası birbirine karışırdı.
Bu sokaklar asfaltı bilmezdi; ayak
izlerini, kuşluk vakti düşen gölgeleri ve çocuk kahkahalarını tanırdı. Sessizliğin
sabrını taşıyan insanlar, doğanın dinginliğiyle konuşur; az sözle çok şey
anlatırlardı. Toprakla kurulan bağ, yalnızca geçim değil, bir kimlikti aynı
zamanda. Her avuç toprak, her çam ağacı, geçmişle bugünü birbirine bağlayan
sessiz bir tanık gibiydi.
Biz çocuklar içinse bu sokaklar,
oyunların park alanıydı. Değirmen yolunun
inişi, Alfat Dibi’nin kumdan kaymacı dile gelip konuşsa…. Çelik çomak oynarken
zamanın nasıl aktığını fark etmez, edemezdik. Kısa çubuğu en uzağa fırlatmanın
yarışında, uzun çubuğun sektirme hareketinin güzelliğinde bulurduk kendimizi. Camdan
bilyeler, kıl ve yünden yuvarlanmış minik toplar toprak düzlüklerde en az biz
kadar hareketli olurlardı. Kazanmak ya da kaybetmenin değil birlikte olmanın
neşesi dolardı çocuk gönüllere. Ellerimiz,
her yönden noksan olan üst başımız, toz toprak olsa da içimiz tertemizdi.
İçinde bulunduğumuz doğa, sabrı,
aynı zamanda paylaşmayı öğretirdi. Çalışmanın dolayısıyla üretmenin gerekliliğini
nakış nakış işlerdi cancağızım.
Emeğiyle yoğrulmuş insanlar iklimin
güzelliğini taşırdı yüreklerinde. Eğrigözün ardına saklandığını sandığım güneş
Alınca’nın Tepesi’nden aydınlık ve sıcaklığıyla çıkar gelirdi. Hep acelesi
olurdu insanların. Acele etseler de doğadaki ritim kendine uydurmasını bilirdi
her bir şeyi. Nasırdan sertleşse de elleri gönülleri yumuşacıktı cümle alemin. Emekten
ötesine, alın terinden başkasına el uzatmaz, katakulliye meyletmezdi kimse.
Köyün sokakları, iğne yapraklı
çamdan oluşan şu ormanlar, içinde yaşayan canlılar, çocuklar için bir okuldu
kardeş. Oynarken dinlerdik doğayı. Dinlerken keşfederdik uçurtmanın en alasını rüzgâra
salmasını. Kaplumbağanın yürüyüşünde keşfederken ağırlığı, heyecanı kuşların
kanat çırpışında bellerdik. Hey gidi hey!
Aşşa Pınarın yanındaki düz alanda
kızlı erkekli yakan top oynadığımız günler! Neydi o günler! Of of! Vurulmamanın,
canı korumanın heyecan dolu anları. Hırgürü alışkanlık yapan kimi mızmızlar. Bulgur,
pekmez, nişasta kokan kazanlar!..
Yaşadığım zamanın ne çok cebi
varmış. Onlarca anı çıkıp çıkıp geliyor sakladığım ceplerden. Yaşıtlarımdan en çok
kimin cam misketi vardı? Sor söyleyeyim. Sor/un anlatayım kardeş! Hatta vita
yağıyla, tereyağının arasındaki derin ayrılığı orta yere dökeyim. Gölgelerin uzadığı
vakitle, kısaldığı anların saatini vereyim. Hangi uzunluğun hangi vakte
rastladığının resmini çizeyim. Karın yoğun yağdığı kış gününde gölge hesabı
yapamayıp zamanı şaşıran ağabeyimin öğleüstü sürüyü köye getirişiyle babamdan
yediği azarın öyküsünü dillendireyim. Az şey değil bunlar yeğenim! Hem madde,
hem düşünce birikirdi köyün coğrafyasında. Biriken düşüncelerde çoğalırdı
yepyeni düşler. Düşler hayalleri süsler,
yepyeni yollar açardı her yeni güne.
Mutluluk yaşayabilmektir. Mutluluk hatırlayabilmektir.
Ben hala köyün sokaklarında beş yaşında çocuğum. Düşlerim, yaşadıklarım kadar
zengin. Hayallerin boyutunu bilmek de insanın elindeki ölçektir.
Sağlıcakla.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder