17 Ocak 2025 Cuma

KOLAYCILIĞIN MEŞREBİ

 

Şükürler olsun altmış beşime bastım, basacağım. Çocukluğumdan beri insan davranış biçimlerini hatta iletişim ve ilişki şekillerini gözleyerek geçirdim. Özel bir gayret mi? Hayır. Kendiliğinden biriken şeyler. Bu da yetmedi doğada yaşayan hayvanların, börtü böceğin yaşam biçimlerinin yanı sıra, onların davranış şekillerini de istemeden de olsa gördük gözledik. Doğada yaşayan hayvanların zaaflarını göre, göre bilir, anlarsın

Peşine takılan zağarı yanıltmak için izine katlama yapan tavşanın bu tavrını bilmezsen avcılığın yavan kalır. Kekliğin kendine has hareket ve tavırları ona keza.
Günlük yaşantı ve gözlemler sırasında sınırsız hatta sonsuz fırsatları görür bellersin.
Bu fırsatları görmek insani hedeflerinizle, duruş ve bakışlarınıza göre şekil alır. Kimileri, eline geçen her fırsatı kendi çıkarına kullanmakta sınır tanımıyor kardeşim. İşin insani, vicdani, hakkani yanı bir kenara itiliveriyor. Vay be! Oluyor mu gerçekten? Ühhü! Ardına bile bakmıyor kimileri. Hatta ele geçirdiği etiketle kafanın duruş açısı değişiyor.
Geçenlerde küçük kızım bulunduğu durumdan bir üst kategori teklifiyle karşılaşıyor yöneticileri tarafından. Önünde az da olsa kıdem farkı olan arkadaşını hatırlatıyor. O varken haksızlık olacağını ilk hakkın onda olduğunu bu çizgiyi bozmanın kendisi için rahatsızlık vereceğini ifade ediyor.
Kimilerine göre bu bir aptallıktır. Kimilerine göre ayağına gelen fırsatı tepmektir. Kimilerine göre “ben yiyemedim sen ye” demektir.
Bakış meselesidir çok şey. Hakkı teslim etmek ya da edebilmek insanın kendine verdiği en büyük ödüldür aslında. Bu ödülün huzuru başkadır. Fırsatlar sonsuz olabilir. Asıl kendine vereceğin ödülün ve hizmetin düşünce sürecinde hak kavramlarını içinde barındırıyor olmasıdır.
Doğal sayılabilecek fırsatlar o kadar çok ki! Yığınla iyilik yapma yöntemi. Say say bitmez kardeş.
Öylesine bir noktaya geldik ki, “iyilik almaya” dönüştü iş. Verebilecek konumda olanlar bile almaya hevesli. Almaya hevesli olanlar verme durumu olanlardan daha kaliteli yaşam sürüyorlar. Yeme, içme, gezme, barınma, giyim kuşam. Ye babam ye! Nerden? Başkalarının sırtından. Hatta keyif verici yeme içmeleri bile eksik kalmıyor sanırım. Çalışmaktan nasır tutan ellerime kinayece gülüp geçiyorlar üstelik. Bedava yeme içmeye alışınca, kıçları iş tutmuyor iş. Uyu uyu yat! Yat yat uyu! Nasılsa bu toplumun içinde vicdanı olan, iyilik yapma bilinci yüksek insanlar var.
Özel mamalarla beslenen, her gün kapı önünde beslediğimiz kediler bile fare avına çıkmıyor artık. Balkon kapısını açtığımı fark edip dikiliyor karşıma. Tatlı tatlı miyavla, iki kuyruk salla beslenme tamam. Neden koşturup yorsun kendini? Bir komşuya faydayı bırak doğadaki bir ağaca bir tas su dökmüyor hazıra, bedavaya alışanlar. Ar kalkıyor, hak gidiyor ortadan. Ye babam ye!
Kimseyi aşağılamıyorum, kimseyi küçümsemiyorum. Tam tersi bedavaya alışanlar, bu toplumu küçümsediğine hatta kullandığına inanıyorum. Bu konuda ki gözlemlerim çoğaldıkça kahroluyorum.
Çevrenizi gözleyin göreceksiniz birader. Bedavadan yaşamaya alışanların arsızlığı bile şaşırtacaktır her birinizi. Bu türden bakış ve gözlem, kendi içimdeki münakaşaları bile çoğaltıyor gün gün. Burası küçük yer! Tembelliğin yokluğuna alışıp bedavaya yaşayanları bakınca göreceksiniz. Alışkanlık ve kolaycılık meşrebini bozdu kimilerinin. Hak edene hak ettiğini vermenin huzuru bizimde içimizi rahatlatıyor.

29 Aralık 2024 Pazar

KOPÇA

 Bugün havanın pusu tam kalkmamış olsa da,  kapalı ortamda  uzun süre kalmanın sıkkınlığını üzerimden atma dürtüsüyle evden sokağa attım kendimi. Yürümek istedim bir vakit. İlçenin çarşı içi yollarını kullanarak aslında tam olarak ne yapmak istediğimi bilmediğim yürüyüş  ve tempoda ilerliyordum. Bazen yokuşlara vurmak kendinizi ölçme açısından iyidir. Aaa!  Hastane yokusunun birinci dönemecini geçmiş ikinci kesgin dönemece oldukça yaklaşmıştım. Nefes alışverişlerim sıklaşsa da ben diyeyim kuş, siz deyin tavşan.  İnsanın kendini iyi hissetmesi kadar güzel ne olabilir? İkinci dönemeci döndüğünüzde  sağ  yönünüze en yakın ufuk Şahmelek rampaları. Gözünüz ilçenin çatılarını yalayıp ufka varıyor. Seyrek de olsa bacasından duman tüten evleri de fark ediyorsunuz. Göz hizanızdaki dumanları suda kulaç atarcasına dağıtmanın düşüncesine dalıyorsunuz.

Yokuş boyu belediyenin ilgili birimlerinin  belli aralık gözeterek yolun seyrine uygun diktiği akasya ağaçları yol boyu nöbetcisi gibi ya da yolboyu radarı.. Akasyaya görüp gözlediklerine  dair “dökül” desem”,  hangi birini, neyi nasıl anlatacak kimbilir? Bu arada duraksamış omzumun sol yanını ağaca yaslamışım bile. Nefes alışverişlerim yavaşlamış, düşten düşüncelere dalmışım. Gözlerim gezintide.. İçimde peydahlanan duygunun hüzün mü, sevinç mi, tam olarak bilemediğim bir ruh hali. Sus pus olmuş, ufacık sesi gözden kaçırmamaya özen gösteren ürkek tavşan duruşu.   Bu duruş ne kadar sürdü, ordan hangi ara ayrıldım belirsiz. Hastane acilinden giriş yaptığımda  tanıdıkların selam verişleriyle silkinip kendime geldim.

İğrenç iki yüzlülükler, insani çürümüşlükler, imkanlar, imkansızlıklar, yalanlar, yalancıklar.. Of of!  Kötü ve kötülük adına ne varsa, şeytan dağarcığından çıkıp, önümde yürüyüş kolundalar.  Bana en yakın olan asansörün kapısını açık görünce daldım içeri. Dalış, kaçışın kendisiydi aslında.

Yatan hastaların en üst katına çıkmışım bile. Burası ölümün bir önceki durağı  kardeş.  Canın, gelip gelip boğazda düğümlendiği yer. Hasta bakıcılar, hasta yakınları. “ Yetişin!, Doktor, hemşire, Hemşire!” diye imdat çağrısında bulunan insanlar.  İçimde bir daraltı, bir sıkkınlık.. etrafı filelenmiş merdivenlerden hızlıca bir alt kata nasıl indiğimi bilemedim.  Aman yarabbi!  Can çekişircesine nefes almakta zorlananlar, derin derin inleyenler, ağrının acısından feryadı basanlar.. belden aşağısına felç inip kıpırtısız yatanlar,  yüzü gözü yamulanlar..  Kaç, kaç! dedim içimden  yine merdiven yolunu kullanarak bir alt kata ulaştım.  Beterin beteri var denir ya.. insana dair farklı manzaralar; bak bak bakabilirsen. Gör; görebilirsen. Kolu bacağı alçıda olanlar, kendinden geçip ölü gibi kıpırtısız yatanlar. Hele gözle ilgili proplem yaşayanlar… of of! Gövdesi öne eğilmiş kendi imkanıyla doğrulamayanlar, beyni el ve kollarına komut veremeyenler, bez bebek gibi yamulup dik duramayanlar, ölene kadar bir tek parmağını oynatamayak durumda olanlar, aklını yitirmeşcesine psikolojisi bozulanlar, tüm bedeni acılar içinde kıvranırken ölmeyi tercih edenler. Tüm acı ve zorluklara rağmen  “bir umut deyip” umuda bağlananlar. Yaşamın güzelliğine vurulup, “yaşlanmaya karşı ne yapmalıyım” diye soru soranlar…

Kapalı ortamdan kendimi  sokak boşluğuna attığımı sanırken gördünüz mü olanı. Düşünceye, kaygıya dair ne varsa bulur beni. Allah beterinden saklasın kaygısız günüm olmaz.  Kaygılı  anlarımda  “anamın sözleri” imdadıma yetişir. “Ne oldum dememeli, ne olacağım” demeli  derdi Rahmetli. Evler, arabalar, arsalar, tarlalar alacaktık daha. Hatta hisse senetlerine hisse senedi ekleyecektik oysa. Tarlaya kavunlar, domatesler ekecektik. Pazarda “ demirliden bunlar!” diye bağıracaktık. Kimbilir daha neler neler isteyecektik. Kopça koptu, teni yel aldı. Sağlıcakla.. 

28 Aralık 2024 Cumartesi

ON DÖRT NUMARA

 

Geriye dönüp baktığımda gözlerim hep buğulanır. Sen sanırsın düş.  Düş kadar kolay yaşanmaz hayat gardaş.. Ayağında iş makinası tekeri gibi pabuçlar varken, kara lastiğin benim ayağımda yarattığı etki ve duruşla ilgili sosyolojik ve psikolojik söylemler geliştiremezsin. Mutluluk ve mutsuzluğun ayrım noktalarında volta atmanın hükmünü sürdürürsün, o kadar.

Rahmetli Hoca ne demiş;  “düşen gelsin” düşmeyen gelse?.. Iıh!...

Kosayla yıllarca buğday biçtik. Kosalar numara numaradır.  Herkes gücüne göre, sallayabileceğini kullanır. En büyüğü dokuz numaradır. Son yıllarda tarımdaki makineleşme oranı arttıkça, kosa gibi tarım aletleri unutulmaya yüz tutmuştur. Elektriğin olmadığı yıllarda gaz lambaları da kıymetliydi. Hatta işçi olarak almanyaya  gidenler, lüks denen aydınlatma araçlarınnı getirmişlerdi de ağzımız açık kalmıştı. O da ne öyle? Karanlığı aydınlığa boğan güneş!. Hatta gaz lambasına alışmış gözleri kamaştıran. Uf ufff! Gaz lambaları da neymiş. Gaz lambaları; beş numara, yedi numara, on dört numara şekinde fitil genişliği ve cam büyüklüğüyle orantılı adlandırılırdı. Aynı kosalar gibi. Gaz lambalarının evlerde yedek camları bile bulundurulurdu. Çıt diye kırılınca karanlığın içinde dikilir kalırsın. O yüzden tedbir şarttı. Aslında daha eskiden gaz lambası da yoktu. Evlerin ocak başı denen bölümleri bulunurdu. O bölümler hem aydınlatma, hem yemek pişirme, hemde ısınma ihtiyacını giderirdi.  Yaaa, ne garip değil mi?

Gaz lambasını bulan; ocak başı aydınlığına,.. lüksü eline geçiren; gaz lambasına… elektriği eline geçiren; lükse ilkellik gözüyle bakmaya başlıyor. Burun kıvırıyor, “hayatta yaşayamam öyle” derken küçümseme tavrı vücut dilinde kendini gösteriyor.

İnsan hayatını kolaylaştıran teknolojiler geliştikçe ve yaşamı kolaylaştırdıkça geçmişi görüp yaşamayanlar hep bugünün üzerinden değerlendirme yapmaya kalkışıyorlar.

Aynı durum geçmiş medeniyetlerin, kavim ve toplulukların yaşam biçimlerine bakarken de  gözlenebiliyor. Dün kağnılar, iki tekerli, dört tekerli ahşap öküz arabaları, at arabaları vardı. Bugün en lüksünden konforlu, yakıt cinsleri farklılaşan otomobiller.

Yaşamak gelişmektir. Gelişmeyen, geliştirilmeyen yaşamın sıkıntıları büyük olur. En iyiye, mükemmele erişmek için gayretin olmadığı yerde sıkıntı nükseder.

Yazıya kosayla başlayıp kosacılığın inceliklerinden bahsedecektim.  Konu konuyu doğurunca yazının  boyutu da ister istemez uzuyor. Olsun, Bence bu da güzel. Türkülerimizde ne diyor? “hem okudum hem de yazdım”.. biz hem yazar hem okuruz. Aynı zaman da düşünürüz yeğenim!

Yaşayanlar bilir. Tarım işlerinin insan gücüne dayandığı günlerde, bazen “değişik” denen yardımlaşma yöntemi, bazen de “yevmiyeci” denen  iş görme biçimi kullanılırdı. “yevmiyecilik” yönteminin “dayıbaşısı” vardır. Bir nevi çavuş gibi. Bu açıktan bilinmez ve söylenmez ama, onun yevmiyesi ve ayrıcalıklı hediyeleri vardır.

Buğday tarlasına en önden  “dayı  başı” girer.  Deste aralıklarına “sıyırma” denir. Her sıyırmada ikişer kişi kalacak şekilde buğday biçme işlemi sürdürülür. En arkadaki kosacı sıyırmasını bitirince öne, ordaki bir öndeki sıyırmaya geçerek işlem devam eder. Dayıbaşının öndeki hızı, çalışma şekli arkadakilerin çalışmasını tetikleyecek şekilde olur. Bazende en arka sıyırmada olan ön sıyırmalarda olanları zorlar. Kosalar buğdayların en kökünü yalarken çıkardıkları ses toprağı bile şenlendirir. Şakalar, atışmalar, birbirine takılmalar, türküler karşı tepelere vurup geri gelir. Ya şimdi? Biçerdöverin  homurtusu; muhabbeti, o şakalaşmaları, takılmaları, türküleri unutturdu türküleri. Ben de geçmişin anılarında, on dört numara lambanın ışığında duygularımı törpülüyorum. Sağlıcakla..

25 Aralık 2024 Çarşamba

TAKILARIN ŞANGIRTISI

 Köy düğünleri başkaydı. Hazırlığı aylar öncesinden başlar, elden koldan tutacak kim var, kim yok ortaya çıkardı. Telaşe esnasında işin ucundan tutan tutmayan fark edilmiyor gibi sansan da, sonrasında özel kayda alınmışcasına akla düşerdi.

İşe yaramadığımız vakitler anam;” Fasülye sırığı gibi dinelip durman”  derdi.  Kimi de fasülye sırığından öte süs bitkisi gibi duruyor kardeş. Yalan mı?

Dost bitkileri de vardır ki, pusula bitkisi gibi hem döner hem yön gösterir. Dar vakitlerde eliniz ayağınız olur bu tipler.. Sıkıntınız azalır, gönlünüz genişler..

Düğünün etliği; aylar, hatta yıllar öncesinden alınır özel besiye çekilir kardeşim. Keşkeği, fasülyesi, nohudu, yufkası, düğünlük ekmeği, haşhaşlısı, susamlısı, hoşafı, hoşaflığı üh hü, bir yığın  telaşe. Hepsinin tedariği, ayıklanıp hazırlanması zamana sığdırılacak işler.

Anamın tabiriyle “eğer salonlarda şimdi pek goley!”.  Düşünmeyince kolaylaşır işler. Düşünmeyince kaygısız kalır insan.  Düşünce azalınca, düş aranır sosyal sitelerde.  Düşüneceğin bir şey kalmadığında inadına güçsüzleşir insan. Neyi düşüneceğim ben? Ailemi, çoluğumu çocuğumu, hısım akrabamı, konu komşumu, köyümü köylümü… mahallemi, ilimi ilçemi, yöremi, ülkemi, insanımı…. Düşünecek o kadar çok şey varki..

İnsanlar yalnızlaştıkça salon düğünlerine yöneldi. Kimilerinin göbeği sıngıldıyor takıların üstüne salon bedeli ödeyince. Bu sıngıldayış uzun sürünce, aile içi ahengi bozan boyuta ulaşıyor işler. Adliye salonları, televizyon proğramları dolup dolup taşıyor. “Boş ver, taşsın yeğenim taşşşşsıınn!”.. “Taşsın!” ifadesi sevincimin emaresi sanılmasın. Kendimce öfkenin kinayesi işte.

Ölçüp biçiyorum? Neyi ? Eskiyle yeniyi canım…Yardımlaşma olunca iş koymazdı insana iş!. Yalnızlaştıkça bunalımlar artıyor.  İşinin üstesinden gelebilenler de bir ene, bir ene. Başlar göğe değecek nerdeyse….

Sıradanlığın güzel tarafları vardır. Kendi potansiyelinin farkına vardıkça  mütevaziliği, duruşunu güzelleştirir insanın.

Düğün salonlarının girişlerine dikilip gözleyin. Sarraflar  defile düzenliyor sanki. Gösteri ancak böyle olur birader. Sıradan bir giyimle sıradan bir iştirak gerçekleştirsek daha anlamlı olmaz mı? Iıh!  Giyim kuşamın üst sınırını, takıların şangırtısını göstermenin yeri tam da  bu salon.  Süsü ve  süzgünlüğü de artırdın mı, ezip geçtin ortalığı. Yaşasın huzur!  

Başkaları huzursuz!.. Olsun, bana ne,  bana ne!

Dostların düğün gibi en mutlu günlerinde, salonlara geliş seromonimiz, takı ve giyim gösterilerimiz  şık bulmadığım alışkanlıklarımızdan. Bu eylemin bulaşıcılığı da  ayrı tehlike.

Güzel alışkanlıkların emeğe, alın terine ihtiyacı vardır. Bunu göze alabilmek gerekir.  Yardımlaşma, dayanışma gibi değerlerimizi sürdürüp yaşatabilsek, topyekun toplumsal huzurumuz   bile artacak. Birbirimizi düşündükçe daha da güçleneceğiz cancağızım!

“Hatayı görmek değil çareyi,  bulmak  önemli” demiş Martin Ford! Çare; alışkanlıklarımızı gözden geçirip, değiştirmek. Mesele hassas, çözümü bizde. Çözümü bizde olan meselenin zoru mu olur?

Meseleyi ne kadar anlaşılır ifade ettiğim tartışılır.  Meseleler ifade edilebildiği ölçüde çözüme yaklaşır. Toplumsal dengelerin bozulması, küçük küçük hatalarımızı görmezden gelmekle başlıyor olabilir mi? Bize huzur veren davranışımız, başkalarının huzursuzluğuna ıslık çalıyor olabilir.  Huzurum kalmadı fani dünyadaaa!  Sağlıcakla

24 Aralık 2024 Salı

KARANLIĞIN GÖLGESİ VE 1963

 

Doğma büyüme köylüyüm! Göbekten  hem de. Kaç göbek oldu ki?. Osmanlının kuruluşundan bu yana. Göbek hesabı nasıl oluyorsa. Köyün, köylerin tutkunuyum kardeş.  Adam “şuranın yerlisiyim” diye övünürken,  ben “köyün yerlisiyim” demekten çekinirsem, saçlarım uzasın!.

Rahmetli babamın birkaç ön dişi noksandı. Dişciden de korkardı. Noksan dişleriyle öldü gitti. Ardında, adından bahsettirecek küçük hikayeler bırakarak. “Bakkal Dayı” diyende olurdu,  “yanış dayı” diyen de. “yanlış” diyecekken  dişlerin gazabına uğrayan “le” harfi düşer “yanış” olarak ağzından çıkardı rahmetlinin. Anlaşılırmıydı, anlaşılırdı.

Ben de yerel ağızla konuşmayı severim. Birazda dilimin yereldeki alışkanlığı canım....  “Yazcen” derim mesela.. veya “gitcen”.  Neyse o işte. Adam yerliliği fark ettirecek ya… Soydan soptan “köylüyüm” kardeş.  Eksik olan ne ? veya fazlası?  Bazıları bu işleri takıntı haline de getiriyor. Sosyal alanda kendilerince kaç kişi, kaç sülale kaldık anketleri… Üh hü!!. Gülüyorum ben. Kime?.. Kendilerinden saymayıp,  kümenin içinden, dışından hesabı yapanlara. Adamlar ortak özellik yöntemi kullanarak bile seni beni içlerine almayacaklar. Bu millet, köylü millettir o kadar. 

Köyler bu ülkenin zenginliğidir. Hazinesi, kültürü, müzesi, anı defteridir anı. Bakma sen ufak tefek duruşlarına. Kentlerin baş koruyucusudur yeğenim. Savunmanın, milli mücadelenin alası kırsaldan başlamıştır hep.

Muhabbeti bu türden açınca, kırılsam da, kırmak istemeyişimin prangası parmaklarımın ucuna yapışıyor.  O yüzden, Kumaçukur tarlasında sabanla çift sürerken sıkışınca çiziye yatıp kalkmak bilmeyen, anamın da; “huylu bu huylu” dediği Kabak öküzün  davranış sosyolojisinden  bahsetmek daha  zevkli oluyor.. Kırma, kırılma kaygısı yok en azından. Öyleyse bizim köydeki okulun yapılış hikayesini anlatayım en iyisi. Bizim köye ilkokul 1963 yılında açılmıştır. Balıköylü Kazım Toy abinin anlattığına göre  değişik yer önerilerinden sonra Alagöz Ahmet’in muhtarlığı döneminde okulun şimdiki yerinde tarlası olanlara orman arazisinden yer verilerek  yapılmıştır. Çevre duvarları imece usulü çocuklarında gayretiyle bin bir emekle, oflaya,  puflaya, göbekleri sıngıltada sıngıltada tamamlanmıştır.  Bizim toplumumuzda iş başlayana kadar zordur. İnsanları bulunduğu noktadan hem beden hem kafa olarak kımıldatdınmı korkma!.  Köye  gönderilen ilk öğretmen Samsunlu  zorunlu askerlik hizmetlisi Ziraatçı Mustafa Piral’dir. İkinci olarak, öğretmen okulu mezunu Trabzonlu Şerafettin Turan’dır. Ondan sonra ekil öğretmen Hasan Yıldırım  görev yapmıştır.

Yeni pınarın yanından okulun avlusuna kadar öküz arabalarıyla taş çekilerek,  kaldırım döşenmiştir. Çocukların okul yolu çamurdan kurtarılmıştır.

Her yapılan yeni şey insana huzur verir. Fakat  27 Mayıs 1960 askeri darbesinin  birkaç yıl sonrasına denk gelen zaman diliminin  toplum düzeyine yansıyan kendince sıkıntıları olmuştur.  Hatta köyde ilk defa açılmış okulda  bile aksayan  yönler ancak sonradan  fark edilebilmiştir. İlk defa okulla buluşan yaşları ilerlemiş kız çocukları için sevincin kendisi olmuştur.  1963 eğitimsizliğin derinliğinden kurtuluşun yılıdır.  1947 yılında imzalanan Amerikan Marshall Yardımı kapsamında her sabah okuldaki çocuklara süt tozları sulandırılıp kaynatılmak suretiyle  içirilmiştir. Çocuklar sahiplendirilerek okul avlusuna kavak ağaçları dikilse de bu ağaçlar daha sonra temizlenmiştir. Köyün ilkokulu bitiren ve içinde okuma arzusu yüksek olanlar, on kilometre mesafedeki  Değirmisaz ortaokuluna yayan gidip gelerek eğitiğm hayatlarına devam etmişlerdir. Bu devam edişle karanlığın gölgeleri yıkılmıştır. Ülke genelindeki taşımalı eğitim sistemi kapsamında  okul kapatılmıştır.Sağlıcakla..

23 Aralık 2024 Pazartesi

KÖYDEKİ CİN!

 Rahmetli anamın bunaldığı anlardaki öfkesi  kendine olurdu. Çaresizliğinin çıkış yoluydu belki de. Yumruğunu göğsüne vurdukça, ağzından “ Naha Allah!” diyerek arkası gelen “ahlarla” alev dökerdi.  Ötesi… o kadardı işte! Dahasına gücü yetmez kendi canını acıttığıyla kalırdı. Anası genç denebilecek yaşta ölünce üçü kız dört kardeşin en büyüğü olarak hayatın yükünü çekmek ona kalmıştı. Yüreği ezikti, duyguları yanıktı…anamla ilgili böylesine bir giriş yaptım bilerek ve hissederek. Ana deyince; konuya dikkat artar, duygunun boyutu yükselir. Asıl anlatmak istediğim konu, köylerdeki yaşam ve iletişimle ilgili. Yine yanık yine ezik duygular..

Köyün,  köy muhtarı ve dördü asil olmak üzere sekiz de azası olur. Köy imamı ve okulun müdürü de doğal üyesidir. Gerçeği söylemek gerekirse muhtarda “odun olsun, bizden olsun” mantığıyla baskın sülalelerden çıkardı. 

Köy okullarına gönderilen öğretmenler, köylerin kalkınmasına yön veren yol gösteren yapıda olurdu. Sonradan çetrefilli işler işin içine girince asıl amaç yolundan çıktı, gitti. Bizim köyde iki öğretmen vardı. Birden üçe kadar olan sınıfları biri, dördü beşi biri okuturdu. İkisi de genç bekar öğretmenlerdi. Birinin babası üst düzey olmasa da bizim ilçede önemli konumdaydı. Arkada sırt dayayacak baba olunca (!), havası da farklıydı. Havadan baskın karakter  haline dönüşüyor kimileri.. Ezmek ezilmek de  bu güçle başlıyor işte.

Köylüler, devlet adına hizmet gören memurlara “ büyük adam, bir bilen” olarak bakar saygı gösterir. Biraz da “devletin adamı” diye alttan alır. Ona “hır” yapsa zararlı çıkacağını da bilir temkini de elden bırakmaz.

Bir köyümüzden kayda aldığım türkülerden birinin sözleri şöyledir: “Kaymakam geliyor kaymakam/ dünyanın sonunda ne var sor bakam”. Fazla söze gerek var mı? Bilendir, danışılacak adamdır.  En doğruya işaret edecek kişidir. Düşünendir. Devlettir, devletin adamıdır

Bu saygıyı nadirende olsa kötüye kullanan görevliler çıkmıştır. Köylünün içinden devlet memuruna yakın olan kişilerde  bu yakınlığı, kişisel çıkarına ya da başkasını zaptı rapt altına  almak için kullanır. Bu konuda anlatılacak çok öykü ve ayrıntı vardır da, biz bu kadarcık değinmiş olalım.

İki genç öğretmen hergün kavga ederlerdi. Zamanın muhtarı araya girer, sakinleştirirdi. Üç gün sürmez yeniden.

Köy hayatı zor, imkanlar kısıtlı. Yeme içme anlamında üretimin merkezi olması sebebiyle maddi yönden avantajı olsa da.   “Mırığı kırmış” derdi anam niyetini bozmuş olanlara, Baskın karakter olanın merkezi yerlere tayin isteyerek gitme isteği kafasında şekillenmiş.  Kavgannın derinliğinde yatan ana mesele  tam olarak bu. Sebep yaratmak. Ama olmuyor…  dar çerçeve içinde köyle, köylüyle de mecburen içli dışlısın... 

Olmaz dediğin şeyler olur hayatta. Hele insanın olduğu yerde olmaz demeye gelmez.

Köyde jandarma timleri, birilerinin evinde arama tarama..  Allah, Allah! Köy dediğin ne ki, bir avuç yer.  Mesele evden eve, dilden dile.. Köylü; n’olmuş, n’olmuş diyerek herkes birbirine meraklı sorular...

Öğretmende gidiş o gidiş. Vay be!... şeytan yapmaz bu türden oyunu. Ekmeğini yediği insanları töhmet altında bırakarak tayin çıkartmak. Cin işi bu olsa gerek. İnsan olan yapar mı? Yapıyor işte. Hem de mürekkep yalamış olsa da..

Uydur bir hikaye.  Tüu, tüuu, tüuuuu! İnsanlığı öldürdün be ya..  Bir  anam gibilerine bak bir de  buna. Sağlıcakla..

22 Aralık 2024 Pazar

İSTASYON VE MAKASÇI AHMET!

 İklim ve doğanın insan davranışları üzerinde önemli etkileri olduğuna inananlardanım. Bizim köye Tavşanlı istikametinden Emet tarafına giderken, yaklaşık onuncu kilometresinde Balıköy yol levhası yönündedir. Daha demiryolu geçidini geçer geçmez rampayı karşında bulursun. O rampanın eğim ve yükseltisi ne kadardır ifade edemem.  Yokuşun tepesine vardın mı ötesi engin.  Her yokuşun bir inişi vardır ya, ya da tam tersi.  Karşı yönden gelirken de bu tarafı enginleşir.

Sonbahar ve kışlarda o tepenin sisi, yağmuru, karı eksik olmaz. O noktada tekere çok zincir takmalarım olmuştur. Aşağıdan kaptırsan da, kıvrım noktasına varınca bir o yana bir bu yana yalpalayıp kalır araç. Karlı soğuk kış  günlerinde zangadak dikilir kalırsın. 

Motorlu araçların olmadığı eski günlerde kömürlü posta trenleri vardı. Tek ulaşım aracıydılar.  Demirli köylerinin ortak noktasına tesis edilince “Demirli İstasyonu” adıyla anılır. Alman mimarisiyle yapıldığı hemen herkesce bilinir.

Kömürlü posta trenleri o hat üzerinde önemli işlev görmüştü. Doksan Yarmaya girerken  o trenlerin düdüğü bir başka öterdi. Sanki bizim köyü selamlar  gibi çıkardı sesi.

Geçen, devlet kurumlarından birinin müdürü olan Salim bey, demiryollarıyla ilgili yazdığım yol hikayesinin altındaki yorumunda  “köylere hayat veren, canlılık getiren” ulaşım aracı olduğunu ifade etmişti.

Demirli istasyonunun karşı köyden “Makascı Ahmet” lakabıyla bilinen, trenlerin istasyona giriş çıkış hatlarını belirleyen tek makascısı vardı. Genç denebilecek yaşta traktör kazasında yaşamını yitirdi. 

Makascı Ahmet’ten başka istasyonun asıl amiri İstasyon şefi bulunurdu. Lacivert takımlı, kafalarında kırmızı demiryolu armalı şapkası olan şefler. Trenlerin geliş gidiş hareketlerinden, bilet kesme işlemlerinden, aynı zamanda istasyonun genel yönetiminden sorumlu olurlardı.Kömürlü lokomotifler belirtilen saatinde  nadiren gelirdi. Lokomotif arızalanır, tehir yapardı. Telefondan çok, telgraf makineleri çok çalışırdı. Kendince alfabesi olan alet değişik uzunluk ve kısalıkta “tık tık” sesleri çıkarırdı. Görevliler o alfabeyi de çok iyi bilirlerdi.

O istasyonlarda sabahlayan çok yolcu olmuştur. Makascı Ahmet, köyden gelen yolcular üşümesin diye bekleme salonundaki alman malı dökümden mamul sobayı çok yakmıştır. Sobanın üst deliklerinden salona yansıyan ışık yolcuların yüreklerindedir hala. Makascı Ahmet’in yaktığı sobanın sıcaklığını çok insan unutmamıştır.

Anadolu köylüsü devlet adına iş yapan herkese saygı duyar. “Haklısın beyim” bakışı ve  saygısıyla  görevlilerin hep göğsünü kabartmıştır. Bölge insanı mülayimdir, saygılıdır, yönetilmesi en kolay tabiattadır.  Mülayim duruşuna iklimin etkisinin olduğuna inanırım hep. Bizim köyün rakımı altıyüz metre civarındadır. Balıköy yöresine doğru gidildikçe dört yüze kadar düşer. Hepten iklim demenin eksik tarafı vardır. Ata erkil aile yapısı içinde yetişmenin, büyüğe küçüğe saygı öğretisinin payı mutlak olarak büyüktür.

Uzay teknolojilerinin konuşulduğu, kamikaze dronların hedef şaşmazlığından bahsedildiği, yapay zeka uygulamalarının gün gün gün arttığı zaman diliminde ben, eski anıları deşiyorum. Ne işe yarayacaksa.. Hatta kimler okunmaya değer bulacaksa. 

Bitcoin, borsa, altın döviz, yatırım desem kimler kulak kabartır deneyip görmek lazım. Hele benim bu anlatımlarıma genç neslin dönüp bakması hepten imkansız mıdır bilmem ki. Bi kere onların dilinden konuşmayı öğrenmem lazım. Onların yediği gibi yemem, giydiği gibi giymem, birazcık repçe bilmem lazım herhalde. Başarmak için kaç fırın ekmek yemem lazım bilemem. Bildiğim tek şey, bombanın üstüne gidilmezmiş. Ben, yaşanan gerçekleri anlatabildiğim kadar mutluyum. Kulağım duyuyor, gözüm görüyor. Zaman beni kandırmış olsa da, huzurluyum.  Kandırmışsa, kandıran zaman utansın. Sağlıcakla.