17 Ocak 2025 Cuma
KOLAYCILIĞIN MEŞREBİ
29 Aralık 2024 Pazar
KOPÇA
Bugün havanın pusu tam kalkmamış olsa da, kapalı ortamda uzun süre kalmanın sıkkınlığını üzerimden atma dürtüsüyle evden sokağa attım kendimi. Yürümek istedim bir vakit. İlçenin çarşı içi yollarını kullanarak aslında tam olarak ne yapmak istediğimi bilmediğim yürüyüş ve tempoda ilerliyordum. Bazen yokuşlara vurmak kendinizi ölçme açısından iyidir. Aaa! Hastane yokusunun birinci dönemecini geçmiş ikinci kesgin dönemece oldukça yaklaşmıştım. Nefes alışverişlerim sıklaşsa da ben diyeyim kuş, siz deyin tavşan. İnsanın kendini iyi hissetmesi kadar güzel ne olabilir? İkinci dönemeci döndüğünüzde sağ yönünüze en yakın ufuk Şahmelek rampaları. Gözünüz ilçenin çatılarını yalayıp ufka varıyor. Seyrek de olsa bacasından duman tüten evleri de fark ediyorsunuz. Göz hizanızdaki dumanları suda kulaç atarcasına dağıtmanın düşüncesine dalıyorsunuz.
Yokuş boyu belediyenin ilgili
birimlerinin belli aralık gözeterek
yolun seyrine uygun diktiği akasya ağaçları yol boyu nöbetcisi gibi ya da
yolboyu radarı.. Akasyaya görüp gözlediklerine
dair “dökül” desem”, hangi
birini, neyi nasıl anlatacak kimbilir? Bu arada duraksamış omzumun sol yanını
ağaca yaslamışım bile. Nefes alışverişlerim yavaşlamış, düşten düşüncelere
dalmışım. Gözlerim gezintide.. İçimde peydahlanan duygunun hüzün mü, sevinç mi,
tam olarak bilemediğim bir ruh hali. Sus pus olmuş, ufacık sesi gözden
kaçırmamaya özen gösteren ürkek tavşan duruşu.
Bu duruş ne kadar sürdü, ordan hangi ara ayrıldım belirsiz. Hastane
acilinden giriş yaptığımda tanıdıkların
selam verişleriyle silkinip kendime geldim.
İğrenç iki yüzlülükler, insani
çürümüşlükler, imkanlar, imkansızlıklar, yalanlar, yalancıklar.. Of of! Kötü ve kötülük adına ne varsa, şeytan
dağarcığından çıkıp, önümde yürüyüş kolundalar.
Bana en yakın olan asansörün kapısını açık görünce daldım içeri. Dalış,
kaçışın kendisiydi aslında.
Yatan hastaların en üst katına
çıkmışım bile. Burası ölümün bir önceki durağı
kardeş. Canın, gelip gelip
boğazda düğümlendiği yer. Hasta bakıcılar, hasta yakınları. “ Yetişin!, Doktor,
hemşire, Hemşire!” diye imdat çağrısında bulunan insanlar. İçimde bir daraltı, bir sıkkınlık.. etrafı
filelenmiş merdivenlerden hızlıca bir alt kata nasıl indiğimi bilemedim. Aman yarabbi!
Can çekişircesine nefes almakta zorlananlar, derin derin inleyenler, ağrının
acısından feryadı basanlar.. belden aşağısına felç inip kıpırtısız
yatanlar, yüzü gözü yamulanlar.. Kaç, kaç! dedim içimden yine merdiven yolunu kullanarak bir alt kata
ulaştım. Beterin beteri var denir ya..
insana dair farklı manzaralar; bak bak bakabilirsen. Gör; görebilirsen. Kolu
bacağı alçıda olanlar, kendinden geçip ölü gibi kıpırtısız yatanlar. Hele gözle
ilgili proplem yaşayanlar… of of! Gövdesi öne eğilmiş kendi imkanıyla
doğrulamayanlar, beyni el ve kollarına komut veremeyenler, bez bebek gibi
yamulup dik duramayanlar, ölene kadar bir tek parmağını oynatamayak durumda
olanlar, aklını yitirmeşcesine psikolojisi bozulanlar, tüm bedeni acılar içinde
kıvranırken ölmeyi tercih edenler. Tüm acı ve zorluklara rağmen “bir umut deyip” umuda bağlananlar. Yaşamın
güzelliğine vurulup, “yaşlanmaya karşı ne yapmalıyım” diye soru soranlar…
Kapalı ortamdan kendimi sokak boşluğuna attığımı sanırken gördünüz mü
olanı. Düşünceye, kaygıya dair ne varsa bulur beni. Allah beterinden saklasın
kaygısız günüm olmaz. Kaygılı anlarımda
“anamın sözleri” imdadıma yetişir. “Ne oldum dememeli, ne olacağım”
demeli derdi Rahmetli. Evler, arabalar,
arsalar, tarlalar alacaktık daha. Hatta hisse senetlerine hisse senedi
ekleyecektik oysa. Tarlaya kavunlar, domatesler ekecektik. Pazarda “ demirliden
bunlar!” diye bağıracaktık. Kimbilir daha neler neler isteyecektik. Kopça
koptu, teni yel aldı. Sağlıcakla..
28 Aralık 2024 Cumartesi
ON DÖRT NUMARA
Geriye dönüp baktığımda gözlerim hep buğulanır. Sen sanırsın düş. Düş kadar kolay yaşanmaz hayat gardaş.. Ayağında iş makinası tekeri gibi pabuçlar varken, kara lastiğin benim ayağımda yarattığı etki ve duruşla ilgili sosyolojik ve psikolojik söylemler geliştiremezsin. Mutluluk ve mutsuzluğun ayrım noktalarında volta atmanın hükmünü sürdürürsün, o kadar.
Rahmetli Hoca ne demiş; “düşen gelsin” düşmeyen gelse?.. Iıh!...
Kosayla yıllarca buğday biçtik.
Kosalar numara numaradır. Herkes gücüne
göre, sallayabileceğini kullanır. En büyüğü dokuz numaradır. Son yıllarda
tarımdaki makineleşme oranı arttıkça, kosa gibi tarım aletleri unutulmaya yüz
tutmuştur. Elektriğin olmadığı yıllarda gaz lambaları da kıymetliydi. Hatta
işçi olarak almanyaya gidenler, lüks
denen aydınlatma araçlarınnı getirmişlerdi de ağzımız açık kalmıştı. O da ne
öyle? Karanlığı aydınlığa boğan güneş!. Hatta gaz lambasına alışmış gözleri
kamaştıran. Uf ufff! Gaz lambaları da neymiş. Gaz lambaları; beş numara, yedi
numara, on dört numara şekinde fitil genişliği ve cam büyüklüğüyle orantılı
adlandırılırdı. Aynı kosalar gibi. Gaz lambalarının evlerde yedek camları bile
bulundurulurdu. Çıt diye kırılınca karanlığın içinde dikilir kalırsın. O yüzden
tedbir şarttı. Aslında daha eskiden gaz lambası da yoktu. Evlerin ocak başı
denen bölümleri bulunurdu. O bölümler hem aydınlatma, hem yemek pişirme, hemde
ısınma ihtiyacını giderirdi. Yaaa, ne
garip değil mi?
Gaz lambasını bulan; ocak başı
aydınlığına,.. lüksü eline geçiren; gaz lambasına… elektriği eline geçiren;
lükse ilkellik gözüyle bakmaya başlıyor. Burun kıvırıyor, “hayatta yaşayamam
öyle” derken küçümseme tavrı vücut dilinde kendini gösteriyor.
İnsan hayatını kolaylaştıran
teknolojiler geliştikçe ve yaşamı kolaylaştırdıkça geçmişi görüp yaşamayanlar
hep bugünün üzerinden değerlendirme yapmaya kalkışıyorlar.
Aynı durum geçmiş medeniyetlerin,
kavim ve toplulukların yaşam biçimlerine bakarken de gözlenebiliyor. Dün kağnılar, iki tekerli,
dört tekerli ahşap öküz arabaları, at arabaları vardı. Bugün en lüksünden
konforlu, yakıt cinsleri farklılaşan otomobiller.
Yaşamak gelişmektir. Gelişmeyen,
geliştirilmeyen yaşamın sıkıntıları büyük olur. En iyiye, mükemmele erişmek
için gayretin olmadığı yerde sıkıntı nükseder.
Yazıya kosayla başlayıp kosacılığın
inceliklerinden bahsedecektim. Konu
konuyu doğurunca yazının boyutu da ister
istemez uzuyor. Olsun, Bence bu da güzel. Türkülerimizde ne diyor? “hem okudum
hem de yazdım”.. biz hem yazar hem okuruz. Aynı zaman da düşünürüz yeğenim!
Yaşayanlar bilir. Tarım işlerinin
insan gücüne dayandığı günlerde, bazen “değişik” denen yardımlaşma yöntemi,
bazen de “yevmiyeci” denen iş görme
biçimi kullanılırdı. “yevmiyecilik” yönteminin “dayıbaşısı” vardır. Bir nevi
çavuş gibi. Bu açıktan bilinmez ve söylenmez ama, onun yevmiyesi ve ayrıcalıklı
hediyeleri vardır.
Buğday tarlasına en önden “dayı
başı” girer. Deste aralıklarına
“sıyırma” denir. Her sıyırmada ikişer kişi kalacak şekilde buğday biçme işlemi
sürdürülür. En arkadaki kosacı sıyırmasını bitirince öne, ordaki bir öndeki
sıyırmaya geçerek işlem devam eder. Dayıbaşının öndeki hızı, çalışma şekli
arkadakilerin çalışmasını tetikleyecek şekilde olur. Bazende en arka sıyırmada
olan ön sıyırmalarda olanları zorlar. Kosalar buğdayların en kökünü yalarken
çıkardıkları ses toprağı bile şenlendirir. Şakalar, atışmalar, birbirine
takılmalar, türküler karşı tepelere vurup geri gelir. Ya şimdi?
Biçerdöverin homurtusu; muhabbeti, o
şakalaşmaları, takılmaları, türküleri unutturdu türküleri. Ben de geçmişin
anılarında, on dört numara lambanın ışığında duygularımı törpülüyorum.
Sağlıcakla..
25 Aralık 2024 Çarşamba
TAKILARIN ŞANGIRTISI
Köy düğünleri başkaydı. Hazırlığı aylar öncesinden başlar, elden koldan tutacak kim var, kim yok ortaya çıkardı. Telaşe esnasında işin ucundan tutan tutmayan fark edilmiyor gibi sansan da, sonrasında özel kayda alınmışcasına akla düşerdi.
İşe yaramadığımız vakitler anam;”
Fasülye sırığı gibi dinelip durman”
derdi. Kimi de fasülye sırığından
öte süs bitkisi gibi duruyor kardeş. Yalan mı?
Dost bitkileri de vardır ki, pusula
bitkisi gibi hem döner hem yön gösterir. Dar vakitlerde eliniz ayağınız olur bu
tipler.. Sıkıntınız azalır, gönlünüz genişler..
Düğünün etliği; aylar, hatta yıllar
öncesinden alınır özel besiye çekilir kardeşim. Keşkeği, fasülyesi, nohudu,
yufkası, düğünlük ekmeği, haşhaşlısı, susamlısı, hoşafı, hoşaflığı üh hü, bir
yığın telaşe. Hepsinin tedariği,
ayıklanıp hazırlanması zamana sığdırılacak işler.
Anamın tabiriyle “eğer salonlarda şimdi
pek goley!”. Düşünmeyince kolaylaşır
işler. Düşünmeyince kaygısız kalır insan. Düşünce azalınca, düş aranır sosyal sitelerde.
Düşüneceğin bir şey kalmadığında inadına
güçsüzleşir insan. Neyi düşüneceğim ben? Ailemi, çoluğumu çocuğumu, hısım
akrabamı, konu komşumu, köyümü köylümü… mahallemi, ilimi ilçemi, yöremi, ülkemi,
insanımı…. Düşünecek o kadar çok şey varki..
İnsanlar yalnızlaştıkça salon
düğünlerine yöneldi. Kimilerinin göbeği sıngıldıyor takıların üstüne salon
bedeli ödeyince. Bu sıngıldayış uzun sürünce, aile içi ahengi bozan boyuta ulaşıyor
işler. Adliye salonları, televizyon proğramları dolup dolup taşıyor. “Boş ver,
taşsın yeğenim taşşşşsıınn!”.. “Taşsın!” ifadesi sevincimin emaresi sanılmasın.
Kendimce öfkenin kinayesi işte.
Ölçüp biçiyorum? Neyi ? Eskiyle
yeniyi canım…Yardımlaşma olunca iş koymazdı insana iş!. Yalnızlaştıkça bunalımlar
artıyor. İşinin üstesinden gelebilenler
de bir ene, bir ene. Başlar göğe değecek nerdeyse….
Sıradanlığın güzel tarafları
vardır. Kendi potansiyelinin farkına vardıkça
mütevaziliği, duruşunu güzelleştirir insanın.
Düğün salonlarının girişlerine
dikilip gözleyin. Sarraflar defile
düzenliyor sanki. Gösteri ancak böyle olur birader. Sıradan bir giyimle sıradan
bir iştirak gerçekleştirsek daha anlamlı olmaz mı? Iıh! Giyim kuşamın üst sınırını, takıların
şangırtısını göstermenin yeri tam da bu
salon. Süsü ve süzgünlüğü de artırdın mı, ezip geçtin
ortalığı. Yaşasın huzur!
Başkaları huzursuz!.. Olsun, bana
ne, bana ne!
Dostların düğün gibi en mutlu
günlerinde, salonlara geliş seromonimiz, takı ve giyim gösterilerimiz şık bulmadığım alışkanlıklarımızdan. Bu eylemin
bulaşıcılığı da ayrı tehlike.
Güzel alışkanlıkların emeğe, alın
terine ihtiyacı vardır. Bunu göze alabilmek gerekir. Yardımlaşma, dayanışma gibi değerlerimizi
sürdürüp yaşatabilsek, topyekun toplumsal huzurumuz bile
artacak. Birbirimizi düşündükçe daha da güçleneceğiz cancağızım!
“Hatayı görmek değil çareyi, bulmak önemli” demiş Martin Ford! Çare; alışkanlıklarımızı
gözden geçirip, değiştirmek. Mesele hassas, çözümü bizde. Çözümü bizde olan
meselenin zoru mu olur?
Meseleyi ne kadar anlaşılır ifade
ettiğim tartışılır. Meseleler ifade
edilebildiği ölçüde çözüme yaklaşır. Toplumsal dengelerin bozulması, küçük
küçük hatalarımızı görmezden gelmekle başlıyor olabilir mi? Bize huzur veren
davranışımız, başkalarının huzursuzluğuna ıslık çalıyor olabilir. Huzurum kalmadı fani dünyadaaa! Sağlıcakla
24 Aralık 2024 Salı
KARANLIĞIN GÖLGESİ VE 1963
Doğma büyüme köylüyüm! Göbekten hem de. Kaç göbek oldu ki?. Osmanlının kuruluşundan bu yana. Göbek hesabı nasıl oluyorsa. Köyün, köylerin tutkunuyum kardeş. Adam “şuranın yerlisiyim” diye övünürken, ben “köyün yerlisiyim” demekten çekinirsem, saçlarım uzasın!.
Rahmetli babamın birkaç ön dişi
noksandı. Dişciden de korkardı. Noksan dişleriyle öldü gitti. Ardında, adından
bahsettirecek küçük hikayeler bırakarak. “Bakkal Dayı” diyende olurdu, “yanış dayı” diyen de. “yanlış” diyecekken dişlerin gazabına uğrayan “le” harfi düşer
“yanış” olarak ağzından çıkardı rahmetlinin. Anlaşılırmıydı, anlaşılırdı.
Ben de yerel ağızla konuşmayı
severim. Birazda dilimin yereldeki alışkanlığı canım.... “Yazcen” derim mesela.. veya “gitcen”. Neyse o işte. Adam yerliliği fark ettirecek
ya… Soydan soptan “köylüyüm” kardeş.
Eksik olan ne ? veya fazlası?
Bazıları bu işleri takıntı haline de getiriyor. Sosyal alanda
kendilerince kaç kişi, kaç sülale kaldık anketleri… Üh hü!!. Gülüyorum ben.
Kime?.. Kendilerinden saymayıp, kümenin
içinden, dışından hesabı yapanlara. Adamlar ortak özellik yöntemi kullanarak
bile seni beni içlerine almayacaklar. Bu millet, köylü millettir o kadar.
Köyler bu ülkenin zenginliğidir.
Hazinesi, kültürü, müzesi, anı defteridir anı. Bakma sen ufak tefek
duruşlarına. Kentlerin baş koruyucusudur yeğenim. Savunmanın, milli mücadelenin
alası kırsaldan başlamıştır hep.
Muhabbeti bu türden açınca,
kırılsam da, kırmak istemeyişimin prangası parmaklarımın ucuna yapışıyor. O yüzden, Kumaçukur tarlasında sabanla çift
sürerken sıkışınca çiziye yatıp kalkmak bilmeyen, anamın da; “huylu bu huylu”
dediği Kabak öküzün davranış
sosyolojisinden bahsetmek daha zevkli oluyor.. Kırma, kırılma kaygısı yok en
azından. Öyleyse bizim köydeki okulun yapılış hikayesini anlatayım en iyisi.
Bizim köye ilkokul 1963 yılında açılmıştır. Balıköylü Kazım Toy abinin
anlattığına göre değişik yer
önerilerinden sonra Alagöz Ahmet’in muhtarlığı döneminde okulun şimdiki yerinde
tarlası olanlara orman arazisinden yer verilerek yapılmıştır. Çevre duvarları imece usulü
çocuklarında gayretiyle bin bir emekle, oflaya,
puflaya, göbekleri sıngıltada sıngıltada tamamlanmıştır. Bizim toplumumuzda iş başlayana kadar zordur.
İnsanları bulunduğu noktadan hem beden hem kafa olarak kımıldatdınmı korkma!. Köye
gönderilen ilk öğretmen Samsunlu zorunlu
askerlik hizmetlisi Ziraatçı Mustafa Piral’dir. İkinci olarak, öğretmen okulu
mezunu Trabzonlu Şerafettin Turan’dır. Ondan sonra ekil öğretmen Hasan
Yıldırım görev yapmıştır.
Yeni pınarın yanından okulun
avlusuna kadar öküz arabalarıyla taş çekilerek,
kaldırım döşenmiştir. Çocukların okul yolu çamurdan kurtarılmıştır.
Her yapılan yeni şey insana huzur
verir. Fakat 27 Mayıs 1960 askeri
darbesinin birkaç yıl sonrasına denk
gelen zaman diliminin toplum düzeyine
yansıyan kendince sıkıntıları olmuştur.
Hatta köyde ilk defa açılmış okulda
bile aksayan yönler ancak
sonradan fark edilebilmiştir. İlk defa
okulla buluşan yaşları ilerlemiş kız çocukları için sevincin kendisi olmuştur. 1963 eğitimsizliğin derinliğinden kurtuluşun
yılıdır. 1947 yılında imzalanan Amerikan
Marshall Yardımı kapsamında her sabah okuldaki çocuklara süt tozları
sulandırılıp kaynatılmak suretiyle
içirilmiştir. Çocuklar sahiplendirilerek okul avlusuna kavak ağaçları
dikilse de bu ağaçlar daha sonra temizlenmiştir. Köyün ilkokulu bitiren ve
içinde okuma arzusu yüksek olanlar, on kilometre mesafedeki Değirmisaz ortaokuluna yayan gidip gelerek
eğitiğm hayatlarına devam etmişlerdir. Bu devam edişle karanlığın gölgeleri
yıkılmıştır. Ülke genelindeki taşımalı eğitim sistemi kapsamında okul kapatılmıştır.Sağlıcakla..
23 Aralık 2024 Pazartesi
KÖYDEKİ CİN!
Rahmetli anamın bunaldığı anlardaki öfkesi kendine olurdu. Çaresizliğinin çıkış yoluydu belki de. Yumruğunu göğsüne vurdukça, ağzından “ Naha Allah!” diyerek arkası gelen “ahlarla” alev dökerdi. Ötesi… o kadardı işte! Dahasına gücü yetmez kendi canını acıttığıyla kalırdı. Anası genç denebilecek yaşta ölünce üçü kız dört kardeşin en büyüğü olarak hayatın yükünü çekmek ona kalmıştı. Yüreği ezikti, duyguları yanıktı…anamla ilgili böylesine bir giriş yaptım bilerek ve hissederek. Ana deyince; konuya dikkat artar, duygunun boyutu yükselir. Asıl anlatmak istediğim konu, köylerdeki yaşam ve iletişimle ilgili. Yine yanık yine ezik duygular..
Köyün, köy muhtarı ve dördü asil olmak üzere sekiz
de azası olur. Köy imamı ve okulun müdürü de doğal üyesidir. Gerçeği söylemek
gerekirse muhtarda “odun olsun, bizden olsun” mantığıyla baskın sülalelerden
çıkardı.
Köy okullarına gönderilen
öğretmenler, köylerin kalkınmasına yön veren yol gösteren yapıda olurdu.
Sonradan çetrefilli işler işin içine girince asıl amaç yolundan çıktı, gitti.
Bizim köyde iki öğretmen vardı. Birden üçe kadar olan sınıfları biri, dördü
beşi biri okuturdu. İkisi de genç bekar öğretmenlerdi. Birinin babası üst düzey
olmasa da bizim ilçede önemli konumdaydı. Arkada sırt dayayacak baba olunca (!),
havası da farklıydı. Havadan baskın karakter
haline dönüşüyor kimileri.. Ezmek ezilmek de bu güçle başlıyor işte.
Köylüler, devlet adına hizmet gören
memurlara “ büyük adam, bir bilen” olarak bakar saygı gösterir. Biraz da
“devletin adamı” diye alttan alır. Ona “hır” yapsa zararlı çıkacağını da bilir
temkini de elden bırakmaz.
Bir köyümüzden kayda aldığım
türkülerden birinin sözleri şöyledir: “Kaymakam geliyor kaymakam/ dünyanın
sonunda ne var sor bakam”. Fazla söze gerek var mı? Bilendir, danışılacak
adamdır. En doğruya işaret edecek kişidir.
Düşünendir. Devlettir, devletin adamıdır
Bu saygıyı nadirende olsa kötüye
kullanan görevliler çıkmıştır. Köylünün içinden devlet memuruna yakın olan
kişilerde bu yakınlığı, kişisel çıkarına
ya da başkasını zaptı rapt altına almak
için kullanır. Bu konuda anlatılacak çok öykü ve ayrıntı vardır da, biz bu
kadarcık değinmiş olalım.
İki genç öğretmen hergün kavga
ederlerdi. Zamanın muhtarı araya girer, sakinleştirirdi. Üç gün sürmez yeniden.
Köy hayatı zor, imkanlar kısıtlı.
Yeme içme anlamında üretimin merkezi olması sebebiyle maddi yönden avantajı
olsa da. “Mırığı kırmış” derdi anam
niyetini bozmuş olanlara, Baskın karakter olanın merkezi yerlere tayin
isteyerek gitme isteği kafasında şekillenmiş.
Kavgannın derinliğinde yatan ana mesele
tam olarak bu. Sebep yaratmak. Ama olmuyor… dar çerçeve içinde köyle, köylüyle de
mecburen içli dışlısın...
Olmaz dediğin şeyler olur hayatta.
Hele insanın olduğu yerde olmaz demeye gelmez.
Köyde jandarma timleri, birilerinin
evinde arama tarama.. Allah, Allah! Köy
dediğin ne ki, bir avuç yer. Mesele
evden eve, dilden dile.. Köylü; n’olmuş, n’olmuş diyerek herkes birbirine
meraklı sorular...
Öğretmende gidiş o gidiş. Vay
be!... şeytan yapmaz bu türden oyunu. Ekmeğini yediği insanları töhmet altında
bırakarak tayin çıkartmak. Cin işi bu olsa gerek. İnsan olan yapar mı? Yapıyor
işte. Hem de mürekkep yalamış olsa da..
Uydur bir hikaye. Tüu, tüuu, tüuuuu! İnsanlığı öldürdün be ya..
Bir
anam gibilerine bak bir de buna. Sağlıcakla..
22 Aralık 2024 Pazar
İSTASYON VE MAKASÇI AHMET!
İklim ve doğanın insan davranışları üzerinde önemli etkileri olduğuna inananlardanım. Bizim köye Tavşanlı istikametinden Emet tarafına giderken, yaklaşık onuncu kilometresinde Balıköy yol levhası yönündedir. Daha demiryolu geçidini geçer geçmez rampayı karşında bulursun. O rampanın eğim ve yükseltisi ne kadardır ifade edemem. Yokuşun tepesine vardın mı ötesi engin. Her yokuşun bir inişi vardır ya, ya da tam tersi. Karşı yönden gelirken de bu tarafı enginleşir.
Sonbahar ve kışlarda o tepenin
sisi, yağmuru, karı eksik olmaz. O noktada tekere çok zincir takmalarım
olmuştur. Aşağıdan kaptırsan da, kıvrım noktasına varınca bir o yana bir bu
yana yalpalayıp kalır araç. Karlı soğuk kış günlerinde zangadak dikilir kalırsın.
Motorlu araçların olmadığı eski günlerde
kömürlü posta trenleri vardı. Tek ulaşım aracıydılar. Demirli köylerinin ortak noktasına tesis
edilince “Demirli İstasyonu” adıyla anılır. Alman mimarisiyle yapıldığı hemen
herkesce bilinir.
Kömürlü posta trenleri o hat
üzerinde önemli işlev görmüştü. Doksan Yarmaya girerken o trenlerin düdüğü bir başka öterdi. Sanki bizim
köyü selamlar gibi çıkardı sesi.
Geçen, devlet kurumlarından birinin
müdürü olan Salim bey, demiryollarıyla ilgili yazdığım yol hikayesinin
altındaki yorumunda “köylere hayat
veren, canlılık getiren” ulaşım aracı olduğunu ifade etmişti.
Demirli istasyonunun karşı köyden
“Makascı Ahmet” lakabıyla bilinen, trenlerin istasyona giriş çıkış hatlarını
belirleyen tek makascısı vardı. Genç denebilecek yaşta traktör kazasında
yaşamını yitirdi.
Makascı Ahmet’ten başka istasyonun
asıl amiri İstasyon şefi bulunurdu. Lacivert takımlı, kafalarında kırmızı demiryolu
armalı şapkası olan şefler. Trenlerin geliş gidiş hareketlerinden, bilet kesme
işlemlerinden, aynı zamanda istasyonun genel yönetiminden sorumlu olurlardı.Kömürlü
lokomotifler belirtilen saatinde nadiren
gelirdi. Lokomotif arızalanır, tehir yapardı. Telefondan çok, telgraf
makineleri çok çalışırdı. Kendince alfabesi olan alet değişik uzunluk ve
kısalıkta “tık tık” sesleri çıkarırdı. Görevliler o alfabeyi de çok iyi
bilirlerdi.
O istasyonlarda sabahlayan çok
yolcu olmuştur. Makascı Ahmet, köyden gelen yolcular üşümesin diye bekleme
salonundaki alman malı dökümden mamul sobayı çok yakmıştır. Sobanın üst
deliklerinden salona yansıyan ışık yolcuların yüreklerindedir hala. Makascı
Ahmet’in yaktığı sobanın sıcaklığını çok insan unutmamıştır.
Anadolu köylüsü devlet adına iş
yapan herkese saygı duyar. “Haklısın beyim” bakışı ve saygısıyla
görevlilerin hep göğsünü kabartmıştır. Bölge insanı mülayimdir,
saygılıdır, yönetilmesi en kolay tabiattadır.
Mülayim duruşuna iklimin etkisinin olduğuna inanırım hep. Bizim köyün
rakımı altıyüz metre civarındadır. Balıköy yöresine doğru gidildikçe dört yüze
kadar düşer. Hepten iklim demenin eksik tarafı vardır. Ata erkil aile yapısı
içinde yetişmenin, büyüğe küçüğe saygı öğretisinin payı mutlak olarak büyüktür.
Uzay teknolojilerinin konuşulduğu,
kamikaze dronların hedef şaşmazlığından bahsedildiği, yapay zeka
uygulamalarının gün gün gün arttığı zaman diliminde ben, eski anıları
deşiyorum. Ne işe yarayacaksa.. Hatta kimler okunmaya değer bulacaksa.
Bitcoin, borsa, altın döviz, yatırım
desem kimler kulak kabartır deneyip görmek lazım. Hele benim bu anlatımlarıma
genç neslin dönüp bakması hepten imkansız mıdır bilmem ki. Bi kere onların
dilinden konuşmayı öğrenmem lazım. Onların yediği gibi yemem, giydiği gibi
giymem, birazcık repçe bilmem lazım herhalde. Başarmak için kaç fırın ekmek
yemem lazım bilemem. Bildiğim tek şey, bombanın üstüne gidilmezmiş. Ben,
yaşanan gerçekleri anlatabildiğim kadar mutluyum. Kulağım duyuyor, gözüm
görüyor. Zaman beni kandırmış olsa da, huzurluyum. Kandırmışsa, kandıran zaman utansın.
Sağlıcakla.