25 Aralık 2024 Çarşamba

TAKILARIN ŞANGIRTISI

 Köy düğünleri başkaydı. Hazırlığı aylar öncesinden başlar, elden koldan tutacak kim var, kim yok ortaya çıkardı. Telaşe esnasında işin ucundan tutan tutmayan fark edilmiyor gibi sansan da, sonrasında özel kayda alınmışcasına akla düşerdi.

İşe yaramadığımız vakitler anam;” Fasülye sırığı gibi dinelip durman”  derdi.  Kimi de fasülye sırığından öte süs bitkisi gibi duruyor kardeş. Yalan mı?

Dost bitkileri de vardır ki, pusula bitkisi gibi hem döner hem yön gösterir. Dar vakitlerde eliniz ayağınız olur bu tipler.. Sıkıntınız azalır, gönlünüz genişler..

Düğünün etliği; aylar, hatta yıllar öncesinden alınır özel besiye çekilir kardeşim. Keşkeği, fasülyesi, nohudu, yufkası, düğünlük ekmeği, haşhaşlısı, susamlısı, hoşafı, hoşaflığı üh hü, bir yığın  telaşe. Hepsinin tedariği, ayıklanıp hazırlanması zamana sığdırılacak işler.

Anamın tabiriyle “eğer salonlarda şimdi pek goley!”.  Düşünmeyince kolaylaşır işler. Düşünmeyince kaygısız kalır insan.  Düşünce azalınca, düş aranır sosyal sitelerde.  Düşüneceğin bir şey kalmadığında inadına güçsüzleşir insan. Neyi düşüneceğim ben? Ailemi, çoluğumu çocuğumu, hısım akrabamı, konu komşumu, köyümü köylümü… mahallemi, ilimi ilçemi, yöremi, ülkemi, insanımı…. Düşünecek o kadar çok şey varki..

İnsanlar yalnızlaştıkça salon düğünlerine yöneldi. Kimilerinin göbeği sıngıldıyor takıların üstüne salon bedeli ödeyince. Bu sıngıldayış uzun sürünce, aile içi ahengi bozan boyuta ulaşıyor işler. Adliye salonları, televizyon proğramları dolup dolup taşıyor. “Boş ver, taşsın yeğenim taşşşşsıınn!”.. “Taşsın!” ifadesi sevincimin emaresi sanılmasın. Kendimce öfkenin kinayesi işte.

Ölçüp biçiyorum? Neyi ? Eskiyle yeniyi canım…Yardımlaşma olunca iş koymazdı insana iş!. Yalnızlaştıkça bunalımlar artıyor.  İşinin üstesinden gelebilenler de bir ene, bir ene. Başlar göğe değecek nerdeyse….

Sıradanlığın güzel tarafları vardır. Kendi potansiyelinin farkına vardıkça  mütevaziliği, duruşunu güzelleştirir insanın.

Düğün salonlarının girişlerine dikilip gözleyin. Sarraflar  defile düzenliyor sanki. Gösteri ancak böyle olur birader. Sıradan bir giyimle sıradan bir iştirak gerçekleştirsek daha anlamlı olmaz mı? Iıh!  Giyim kuşamın üst sınırını, takıların şangırtısını göstermenin yeri tam da  bu salon.  Süsü ve  süzgünlüğü de artırdın mı, ezip geçtin ortalığı. Yaşasın huzur!  

Başkaları huzursuz!.. Olsun, bana ne,  bana ne!

Dostların düğün gibi en mutlu günlerinde, salonlara geliş seromonimiz, takı ve giyim gösterilerimiz  şık bulmadığım alışkanlıklarımızdan. Bu eylemin bulaşıcılığı da  ayrı tehlike.

Güzel alışkanlıkların emeğe, alın terine ihtiyacı vardır. Bunu göze alabilmek gerekir.  Yardımlaşma, dayanışma gibi değerlerimizi sürdürüp yaşatabilsek, topyekun toplumsal huzurumuz   bile artacak. Birbirimizi düşündükçe daha da güçleneceğiz cancağızım!

“Hatayı görmek değil çareyi,  bulmak  önemli” demiş Martin Ford! Çare; alışkanlıklarımızı gözden geçirip, değiştirmek. Mesele hassas, çözümü bizde. Çözümü bizde olan meselenin zoru mu olur?

Meseleyi ne kadar anlaşılır ifade ettiğim tartışılır.  Meseleler ifade edilebildiği ölçüde çözüme yaklaşır. Toplumsal dengelerin bozulması, küçük küçük hatalarımızı görmezden gelmekle başlıyor olabilir mi? Bize huzur veren davranışımız, başkalarının huzursuzluğuna ıslık çalıyor olabilir.  Huzurum kalmadı fani dünyadaaa!  Sağlıcakla

24 Aralık 2024 Salı

KARANLIĞIN GÖLGESİ VE 1963

 

Doğma büyüme köylüyüm! Göbekten  hem de. Kaç göbek oldu ki?. Osmanlının kuruluşundan bu yana. Göbek hesabı nasıl oluyorsa. Köyün, köylerin tutkunuyum kardeş.  Adam “şuranın yerlisiyim” diye övünürken,  ben “köyün yerlisiyim” demekten çekinirsem, saçlarım uzasın!.

Rahmetli babamın birkaç ön dişi noksandı. Dişciden de korkardı. Noksan dişleriyle öldü gitti. Ardında, adından bahsettirecek küçük hikayeler bırakarak. “Bakkal Dayı” diyende olurdu,  “yanış dayı” diyen de. “yanlış” diyecekken  dişlerin gazabına uğrayan “le” harfi düşer “yanış” olarak ağzından çıkardı rahmetlinin. Anlaşılırmıydı, anlaşılırdı.

Ben de yerel ağızla konuşmayı severim. Birazda dilimin yereldeki alışkanlığı canım....  “Yazcen” derim mesela.. veya “gitcen”.  Neyse o işte. Adam yerliliği fark ettirecek ya… Soydan soptan “köylüyüm” kardeş.  Eksik olan ne ? veya fazlası?  Bazıları bu işleri takıntı haline de getiriyor. Sosyal alanda kendilerince kaç kişi, kaç sülale kaldık anketleri… Üh hü!!. Gülüyorum ben. Kime?.. Kendilerinden saymayıp,  kümenin içinden, dışından hesabı yapanlara. Adamlar ortak özellik yöntemi kullanarak bile seni beni içlerine almayacaklar. Bu millet, köylü millettir o kadar. 

Köyler bu ülkenin zenginliğidir. Hazinesi, kültürü, müzesi, anı defteridir anı. Bakma sen ufak tefek duruşlarına. Kentlerin baş koruyucusudur yeğenim. Savunmanın, milli mücadelenin alası kırsaldan başlamıştır hep.

Muhabbeti bu türden açınca, kırılsam da, kırmak istemeyişimin prangası parmaklarımın ucuna yapışıyor.  O yüzden, Kumaçukur tarlasında sabanla çift sürerken sıkışınca çiziye yatıp kalkmak bilmeyen, anamın da; “huylu bu huylu” dediği Kabak öküzün  davranış sosyolojisinden  bahsetmek daha  zevkli oluyor.. Kırma, kırılma kaygısı yok en azından. Öyleyse bizim köydeki okulun yapılış hikayesini anlatayım en iyisi. Bizim köye ilkokul 1963 yılında açılmıştır. Balıköylü Kazım Toy abinin anlattığına göre  değişik yer önerilerinden sonra Alagöz Ahmet’in muhtarlığı döneminde okulun şimdiki yerinde tarlası olanlara orman arazisinden yer verilerek  yapılmıştır. Çevre duvarları imece usulü çocuklarında gayretiyle bin bir emekle, oflaya,  puflaya, göbekleri sıngıltada sıngıltada tamamlanmıştır.  Bizim toplumumuzda iş başlayana kadar zordur. İnsanları bulunduğu noktadan hem beden hem kafa olarak kımıldatdınmı korkma!.  Köye  gönderilen ilk öğretmen Samsunlu  zorunlu askerlik hizmetlisi Ziraatçı Mustafa Piral’dir. İkinci olarak, öğretmen okulu mezunu Trabzonlu Şerafettin Turan’dır. Ondan sonra ekil öğretmen Hasan Yıldırım  görev yapmıştır.

Yeni pınarın yanından okulun avlusuna kadar öküz arabalarıyla taş çekilerek,  kaldırım döşenmiştir. Çocukların okul yolu çamurdan kurtarılmıştır.

Her yapılan yeni şey insana huzur verir. Fakat  27 Mayıs 1960 askeri darbesinin  birkaç yıl sonrasına denk gelen zaman diliminin  toplum düzeyine yansıyan kendince sıkıntıları olmuştur.  Hatta köyde ilk defa açılmış okulda  bile aksayan  yönler ancak sonradan  fark edilebilmiştir. İlk defa okulla buluşan yaşları ilerlemiş kız çocukları için sevincin kendisi olmuştur.  1963 eğitimsizliğin derinliğinden kurtuluşun yılıdır.  1947 yılında imzalanan Amerikan Marshall Yardımı kapsamında her sabah okuldaki çocuklara süt tozları sulandırılıp kaynatılmak suretiyle  içirilmiştir. Çocuklar sahiplendirilerek okul avlusuna kavak ağaçları dikilse de bu ağaçlar daha sonra temizlenmiştir. Köyün ilkokulu bitiren ve içinde okuma arzusu yüksek olanlar, on kilometre mesafedeki  Değirmisaz ortaokuluna yayan gidip gelerek eğitiğm hayatlarına devam etmişlerdir. Bu devam edişle karanlığın gölgeleri yıkılmıştır. Ülke genelindeki taşımalı eğitim sistemi kapsamında  okul kapatılmıştır.Sağlıcakla..

23 Aralık 2024 Pazartesi

KÖYDEKİ CİN!

 Rahmetli anamın bunaldığı anlardaki öfkesi  kendine olurdu. Çaresizliğinin çıkış yoluydu belki de. Yumruğunu göğsüne vurdukça, ağzından “ Naha Allah!” diyerek arkası gelen “ahlarla” alev dökerdi.  Ötesi… o kadardı işte! Dahasına gücü yetmez kendi canını acıttığıyla kalırdı. Anası genç denebilecek yaşta ölünce üçü kız dört kardeşin en büyüğü olarak hayatın yükünü çekmek ona kalmıştı. Yüreği ezikti, duyguları yanıktı…anamla ilgili böylesine bir giriş yaptım bilerek ve hissederek. Ana deyince; konuya dikkat artar, duygunun boyutu yükselir. Asıl anlatmak istediğim konu, köylerdeki yaşam ve iletişimle ilgili. Yine yanık yine ezik duygular..

Köyün,  köy muhtarı ve dördü asil olmak üzere sekiz de azası olur. Köy imamı ve okulun müdürü de doğal üyesidir. Gerçeği söylemek gerekirse muhtarda “odun olsun, bizden olsun” mantığıyla baskın sülalelerden çıkardı. 

Köy okullarına gönderilen öğretmenler, köylerin kalkınmasına yön veren yol gösteren yapıda olurdu. Sonradan çetrefilli işler işin içine girince asıl amaç yolundan çıktı, gitti. Bizim köyde iki öğretmen vardı. Birden üçe kadar olan sınıfları biri, dördü beşi biri okuturdu. İkisi de genç bekar öğretmenlerdi. Birinin babası üst düzey olmasa da bizim ilçede önemli konumdaydı. Arkada sırt dayayacak baba olunca (!), havası da farklıydı. Havadan baskın karakter  haline dönüşüyor kimileri.. Ezmek ezilmek de  bu güçle başlıyor işte.

Köylüler, devlet adına hizmet gören memurlara “ büyük adam, bir bilen” olarak bakar saygı gösterir. Biraz da “devletin adamı” diye alttan alır. Ona “hır” yapsa zararlı çıkacağını da bilir temkini de elden bırakmaz.

Bir köyümüzden kayda aldığım türkülerden birinin sözleri şöyledir: “Kaymakam geliyor kaymakam/ dünyanın sonunda ne var sor bakam”. Fazla söze gerek var mı? Bilendir, danışılacak adamdır.  En doğruya işaret edecek kişidir. Düşünendir. Devlettir, devletin adamıdır

Bu saygıyı nadirende olsa kötüye kullanan görevliler çıkmıştır. Köylünün içinden devlet memuruna yakın olan kişilerde  bu yakınlığı, kişisel çıkarına ya da başkasını zaptı rapt altına  almak için kullanır. Bu konuda anlatılacak çok öykü ve ayrıntı vardır da, biz bu kadarcık değinmiş olalım.

İki genç öğretmen hergün kavga ederlerdi. Zamanın muhtarı araya girer, sakinleştirirdi. Üç gün sürmez yeniden.

Köy hayatı zor, imkanlar kısıtlı. Yeme içme anlamında üretimin merkezi olması sebebiyle maddi yönden avantajı olsa da.   “Mırığı kırmış” derdi anam niyetini bozmuş olanlara, Baskın karakter olanın merkezi yerlere tayin isteyerek gitme isteği kafasında şekillenmiş.  Kavgannın derinliğinde yatan ana mesele  tam olarak bu. Sebep yaratmak. Ama olmuyor…  dar çerçeve içinde köyle, köylüyle de mecburen içli dışlısın... 

Olmaz dediğin şeyler olur hayatta. Hele insanın olduğu yerde olmaz demeye gelmez.

Köyde jandarma timleri, birilerinin evinde arama tarama..  Allah, Allah! Köy dediğin ne ki, bir avuç yer.  Mesele evden eve, dilden dile.. Köylü; n’olmuş, n’olmuş diyerek herkes birbirine meraklı sorular...

Öğretmende gidiş o gidiş. Vay be!... şeytan yapmaz bu türden oyunu. Ekmeğini yediği insanları töhmet altında bırakarak tayin çıkartmak. Cin işi bu olsa gerek. İnsan olan yapar mı? Yapıyor işte. Hem de mürekkep yalamış olsa da..

Uydur bir hikaye.  Tüu, tüuu, tüuuuu! İnsanlığı öldürdün be ya..  Bir  anam gibilerine bak bir de  buna. Sağlıcakla..

22 Aralık 2024 Pazar

İSTASYON VE MAKASÇI AHMET!

 İklim ve doğanın insan davranışları üzerinde önemli etkileri olduğuna inananlardanım. Bizim köye Tavşanlı istikametinden Emet tarafına giderken, yaklaşık onuncu kilometresinde Balıköy yol levhası yönündedir. Daha demiryolu geçidini geçer geçmez rampayı karşında bulursun. O rampanın eğim ve yükseltisi ne kadardır ifade edemem.  Yokuşun tepesine vardın mı ötesi engin.  Her yokuşun bir inişi vardır ya, ya da tam tersi.  Karşı yönden gelirken de bu tarafı enginleşir.

Sonbahar ve kışlarda o tepenin sisi, yağmuru, karı eksik olmaz. O noktada tekere çok zincir takmalarım olmuştur. Aşağıdan kaptırsan da, kıvrım noktasına varınca bir o yana bir bu yana yalpalayıp kalır araç. Karlı soğuk kış  günlerinde zangadak dikilir kalırsın. 

Motorlu araçların olmadığı eski günlerde kömürlü posta trenleri vardı. Tek ulaşım aracıydılar.  Demirli köylerinin ortak noktasına tesis edilince “Demirli İstasyonu” adıyla anılır. Alman mimarisiyle yapıldığı hemen herkesce bilinir.

Kömürlü posta trenleri o hat üzerinde önemli işlev görmüştü. Doksan Yarmaya girerken  o trenlerin düdüğü bir başka öterdi. Sanki bizim köyü selamlar  gibi çıkardı sesi.

Geçen, devlet kurumlarından birinin müdürü olan Salim bey, demiryollarıyla ilgili yazdığım yol hikayesinin altındaki yorumunda  “köylere hayat veren, canlılık getiren” ulaşım aracı olduğunu ifade etmişti.

Demirli istasyonunun karşı köyden “Makascı Ahmet” lakabıyla bilinen, trenlerin istasyona giriş çıkış hatlarını belirleyen tek makascısı vardı. Genç denebilecek yaşta traktör kazasında yaşamını yitirdi. 

Makascı Ahmet’ten başka istasyonun asıl amiri İstasyon şefi bulunurdu. Lacivert takımlı, kafalarında kırmızı demiryolu armalı şapkası olan şefler. Trenlerin geliş gidiş hareketlerinden, bilet kesme işlemlerinden, aynı zamanda istasyonun genel yönetiminden sorumlu olurlardı.Kömürlü lokomotifler belirtilen saatinde  nadiren gelirdi. Lokomotif arızalanır, tehir yapardı. Telefondan çok, telgraf makineleri çok çalışırdı. Kendince alfabesi olan alet değişik uzunluk ve kısalıkta “tık tık” sesleri çıkarırdı. Görevliler o alfabeyi de çok iyi bilirlerdi.

O istasyonlarda sabahlayan çok yolcu olmuştur. Makascı Ahmet, köyden gelen yolcular üşümesin diye bekleme salonundaki alman malı dökümden mamul sobayı çok yakmıştır. Sobanın üst deliklerinden salona yansıyan ışık yolcuların yüreklerindedir hala. Makascı Ahmet’in yaktığı sobanın sıcaklığını çok insan unutmamıştır.

Anadolu köylüsü devlet adına iş yapan herkese saygı duyar. “Haklısın beyim” bakışı ve  saygısıyla  görevlilerin hep göğsünü kabartmıştır. Bölge insanı mülayimdir, saygılıdır, yönetilmesi en kolay tabiattadır.  Mülayim duruşuna iklimin etkisinin olduğuna inanırım hep. Bizim köyün rakımı altıyüz metre civarındadır. Balıköy yöresine doğru gidildikçe dört yüze kadar düşer. Hepten iklim demenin eksik tarafı vardır. Ata erkil aile yapısı içinde yetişmenin, büyüğe küçüğe saygı öğretisinin payı mutlak olarak büyüktür.

Uzay teknolojilerinin konuşulduğu, kamikaze dronların hedef şaşmazlığından bahsedildiği, yapay zeka uygulamalarının gün gün gün arttığı zaman diliminde ben, eski anıları deşiyorum. Ne işe yarayacaksa.. Hatta kimler okunmaya değer bulacaksa. 

Bitcoin, borsa, altın döviz, yatırım desem kimler kulak kabartır deneyip görmek lazım. Hele benim bu anlatımlarıma genç neslin dönüp bakması hepten imkansız mıdır bilmem ki. Bi kere onların dilinden konuşmayı öğrenmem lazım. Onların yediği gibi yemem, giydiği gibi giymem, birazcık repçe bilmem lazım herhalde. Başarmak için kaç fırın ekmek yemem lazım bilemem. Bildiğim tek şey, bombanın üstüne gidilmezmiş. Ben, yaşanan gerçekleri anlatabildiğim kadar mutluyum. Kulağım duyuyor, gözüm görüyor. Zaman beni kandırmış olsa da, huzurluyum.  Kandırmışsa, kandıran zaman utansın. Sağlıcakla.

21 Aralık 2024 Cumartesi

UNLUK ÖYKÜLER

Hasbel kader  büyük kentlerden uzak anadolu kırsalı da denebilecek orman köyünde dünyaya gelmişim. Bu  bir takdir, aynı zamanda kader de sayılabilir. Cümleler böyle başlayınca pişmanlığı veya şikayeti varmış ya da yüreğin de özenti mamulü  “ahlar, keşkeler” yaşıyormuş fikri çıkarılmasın. Coğrafi şartlar, insanın donanımlarını şekillendirir. Doğa  şartlarının hormonsuz gerçekciliğinde olgunlaştık biz. Yılanı, çıyanı, kurdu kuşu tavşanı, börtü-böceği yerinde, alanında tanıdık. Hava şartlarını tenimizde hissederek bildik. Tabiatın duruluğunu da, vahşiliğini de görüp yaşayarak belledik. Yaşam mücadelesini alkışlara hatta ödüllere layık biçimde verdik. Yumurtayı, unu, sütü, ekmeği, meyveyi marketten alma cılızlığında kalmadık!..

Sabanla ektik, orakla biçtik. Gözlerimiz düşlere göz gezdirirken buğulansa da, yaşadıklarımızın hüzün yüklü güzelliği yüreğimizde bozulmadan öylece duruyor kardeş.

Un poşetini marketten kapıp gelenle, su değirmeninde öğütüp gelenin gözlem ve izlemleri aynı olamaz.  Ceza’nın şarkısında  diyor ya “Fark var, benimle senin aranda kocaman bi” diyerek devam ediyor. Biz farklılığı yaşadık yeğenim. Ne yaparsınız ki anlatmak da bana düşüyor. Biraz da gevezeliğim üstümde ya.. Maksadım, bu tür iddilarda bulunarak “hır” çıkarma niyetinde değilim. Mesele durumun tespitidir o kadar.

Geçenlerde gördüm mahalle bakkalına  “tam buğday ekmeği” soruyor insanlar.  İnsanlar dediğim, benim gibi kırsalın kaçkınları! Ayaküstü muhabbetle; tansiyondan, şekerine, kolesterolünden, vitamin noksanlıklarına  bir sürü dert. Öf, öff! Anamın bu türden dertlerini biz hiç duymadık.

Arkeolojik kazılarda yedi binlik yıllık buğday tohumu bulununca   bayramlık sevinçler oluşuyor. Kimi “ata tohumu” diyerek bayrak sallıyor.

Biz  kosayla, orakla buğdayı biçer tarlada destelerdik. Bol rüzgar alan tarlalarda destelerin üzerine yumruk kadar da olsa taş bastırırdık.  Güneşin altında beklerdi deste. Beklerken bile beslenirdi aslında. Sonra bir bir harman yerine taşır, çakmak taşlı dövenlerle sürerdik. Sonra harman yerlerinde yabayla seç ederdik.  Rüzgarın insaf ve becerisiyle savurup, daneyi samanından ayırırdık. 

Eee, uzatma anlat!… süreç iki cümleyle bitirilecek cinsten değil ki yeğenim.  Dere sularında veya köyün akar çeşmelerinde buğdayları yıkardık.  Sergilere serip güneşin altında kuruturduk. 

Bu arada kendiliğinden meşhur yöre türküsü dilime dolandı bak . “A buğdeyim buğdeyim/ sereyim gurudeyim/unut diyosun bana/ ben nasıl unudeyim”   Melodisi nasıldı? …  türkülerde durduk yere  türkü olmuyor ki!

Sonra bulgurluğu, kara kazanlarda kaynatmaya, nişastalık olanı ıslanmaya bırakılırdı. Ekmeklik un olacaklar hayvan derisinden yapılmış dağarcıklara doldurulup  merkep sırtında su değirmenlerine öğütülmeye  giderdi. Değirmenler akarsu ve dere kenarlarında olurdu. Bizim köyün sınırlarında Çınarlı dere üzerinde kurulu Kırbağ mevkisinde Öküscünün Değirmeni,  Değirmen başı dediğimiz mevkinin altında  Davutların değirmeni  vardı.  Değirmisaz Köyünde Kara Süleymanın Değirmeni, Dereli köyünde Patlak Hasan’ın  Değirmeni. Yaa!  Kimler hatırladı...

“Değirmen nöbeti kapma” yarışında olurdu insanlar.  O köy, Bu köy! Sabahın seherinde ön sıraları kapmak için merkeplerle, kağnılarla yollara düşülürdü.  Her yolun kendi içinde birikmiş hikayeleri vardır da anlatmaya zaman ve zemin ister.  Değirmenin çarkına vuran suyun beyaz köpüğü bile ak unlar gibi insanın yüreğine dolardı. Hele Patlak Hasan'ın  Değirmeninde çarkı çeviren suyun kükürt kokusu  ciğerlere dolardı.

Un  tozu, insanın ağzına yüzünü boyardı. Ertesinde taze unlar ipeksi el eleklerinde (ince elek derdi anam) elenerek odun ateşiyle ısıtılmış köy fırınlarında buharı üstünde ekmekler, soğanlı yağlı pideler, haşhaşlı, susamlı ekmek lokumları.. Ye babam ye! Çırpınırdı Karadeniz! Sağlıcakla

20 Aralık 2024 Cuma

ÖLÜMÜN EKSİKLİĞİ!

Köyün, köylünün işi bitmez. Güne günlere sığmayacak kadar yığınla iş vardır. Sıraya koymaya kalksan, insanın kafası karışır. Sırt üstü yatmayı özlersin kimi vakit. Tüm ayrıntıları biliyor olmam, yıllardır işlerin içinde yaşamam; gevezeliğime sebeptir. Bağışlayın, bağıışlayın!  Derdi olan konuşurmuş. Anlat anlat bitmez.

Yıl yorgunu, biraz da iş yorgunu yüreğim var kardeş! Anlattıkça yeniden yaşar gibi oluyorum çok şeyi. Anlatırken tekrar dertlensem de,  anlatının gerçekçiliğine vurulup, birilerinin başımı okşadığı filanda yok.  Kimsenin adamı değilim çünkü. Belki de o yüzden anlam katıyorum yaşama. Dudaklarıma yapışan geçmişin hüzünlü güzelliğini döküyorum ortaya. Ne olacağını bilmeden, neden niçin diye sormadan.  Yaşam değirmeninin ağır tonajlı taşlarına bedel ödeyerek, hatta “öf” bile demeden.

İnsan öğündükce ve öğütüldükce olması gereken şekline bürünüyor belki de. Yaşamın çarklarında öğütülmeyen insan, ölürken bile eksik kalırdı yeğenim. Öğütüldükce ölümün gerçekliğini daha iyi kavrar, kavratırsın. Kavradıkça daha doğru noktalara konumlanırsın.  Konumlandıkça; giyiminin süsü püsü olmasa da, sözlerin derinliğinde yaşamanın  güzelliğine erişirsin.

Hayat ağacının resmini çizip, türünü veriyorum; yaprak döken mi, dökmeyen mi diyerek. Yaprağını neden döker, dökülmese ne olurdu soruları bile derinliğe sevk eder insanı. Yaşamak, düşünmeyi gerektirir. Ağaç altında oturup, parklarda banklara kasılıp boş boş kaykılmak eksikliktir cancağızım.  Boşa dönmek, döndürmektir. Boşa alınan araç bile ufacık meyilde kayar gider.

Hangi mevsimsin sen? Bahar mı, yaz mı, kış mı , sonbahar mı? Böyle sorunca, ne olduğunu veya olmadığını anlar insan. Hangi bitkisin ya da hangi ağaç?  Her mevsimin, her bitkinin dünyanın işleyişinde bir rolü vardır. Sen hangi roldesin, hangi rolsüzlüğün kaygısızlığındasın?

Yazmak böyle bir şey. Köyden köylüden girdik, ay gün derken; cümleler kendi ciddiyeti içinde sorular savaşına büründü. Ciddiyet insanı sıkar bazen. Fakat ciddiyetin olduğu yerde huzur artar, güven çoğalır.

Duygusal düşünce yoğunluğu arttıkça, sanki evren kafamın içinde. Her bir duygu, her bir düşünce durmadan dürtüklüyor. Değirmen taşı  beynimde artan hızla dönüyor. Kim bilir, şarkılarda böyle çıkmıştır ortaya. “ Durdurun dünyayı başım dönüyor” demiş sözün şairi.

Derin duygular kendi içinde cirit atarken, milletin şikayet ve  ihbarlarını dosyalar almıyor. Uf, Uff! Ölümün  eksiksizliğinin kaygısından öteye geçiyor  çok şey. Huzur başımızı çevirince görülebilecek kadar yakın oysa.  Uf! Uff!...

Köyün, köylünün işi bitmez! Tembellikse insanı canından bezdirir. Farkına varmaz kimileri tembelliğin insanın kendine kötülük olduğunu. Her yokluğun altında tembellikler yatıyor kardeş.  Ben yazdıkça, aklında deli soruları biriktirip  fırsat kollayanları görür gibiyim. Köyde kimse kalmadı ki iş kalsa diyenlerin sayısı  gözden kaçmayacak nitelikte. Köyler kimsesiz kaldıkça arsızlaşır rüzgar. Kavunun tadı kaçar, buğday öz yitirir. Yitirişle bozulur aklın ayarı.

Köy içinde  vuuuuv, vuuuuuvv! Vuv, vuv,  vuv!  diyerek yükselip uzayan siren sesi. Sesten ürküp telaşeyle  uçuşan kuşlar, N’olmuş diyerek kulak kabartacak kimsesizliğin içinde akşam ajansının flaş haberi: Köydeki son kişi hastaneye getirilirken yolda öldü! Başımız sağ olsun. Sağlıcakla.

19 Aralık 2024 Perşembe

AKAR ÇEŞMELER

Bizim toplumumuzda çeşme kültürü önemlidir. İmkanı olanlar geçmişlerinin hayrına arazide, yol boylarında, suyu bulduğu her yerde çeşme yaptırmanın gayretinde olurlar.  Çeşmeler aktıkça, hayrın sürekliliğine inanılır. Ne güzel!.

Evvelsi gün  çarşıdaki işleri görmek için  ağır adımlarla Ada yolu üzerinde yürürken, yaşlı yörük ninesine rastladım. Pancarın duvarına sırtını yaslayıp oturmuş.  Bakınca ağırlığı hemen fark edilen içi köy erzağı doldurulmuş torbalar yerde birbirine dayalı duruyor. Siması bildik gelen nineye “ hoş geldin” deyip yaklaştım. Anadolu kadını temkinlidir. Peşpeşe sorularla ölçtü, biçti, tarttı, kim olduğumu yoklayıp anladı.

“-Len Olum, bildim ben seni.  Bizim çocuklardan methini duydum.”  Diyerek söze girdi.  Aferin çekip, duaları da sözün içine sıkıştırdı. Torunları bizim mahallede. Belli ki elinin erzağıyla torunlarına gidecek.  Torbalarını taşımakta yardımcı olayım dedim.  Maşallah yaşına rağmen dinç.  Eşinin hayrına bir çeşme yaptırdığını, bir çeşme daha yaptırmak istediğini bu konuda yardımcı olmamı ısrarla tembihledi. Aklımızda bulunsun deyip ayrıldık. Buraya kadarki  anlatım, yöre insanımızın çeşme yaptırma konusundaki duyarlılığını göstermek içindi.

Bizim köyde de  yol boylarında, değişik arazi ve mevkilerde çeşmeler var.  Her çeşmenin kendince adıda vardır. Taş pınar deyince mevkisiyle bir “şıp” diye bilinir. Bazen de yapan veya yaptıran kişinin adıyla da anılanlar vardır. “Nazım’ın Pınarı” mesela. Allah rahmet etsin kayınpederimdi. Sağlığında her su bulduğu yere çeşme yaptırmaya çalıştı. Belli yaşın üstündekiler çeşme isimlerini söyleyince hemen hatırlayacaklar. Mustabey Pınarı veya üç Pınarlar, Abdal kızın pınarı, Taş Pınar gibi. Çocukluğumdan beri her birinin lıkır lıkır suyunu içmişimdir. Hele yol pınarlarındaki pınarlar.. Of of! Artan motorlu araç imkanıyla özellikle yaz aylarında her çeşmenin başı piknikçi ailelerle dolup taşıyor. Aslında varlıklarıyla çeşmelere can katıyor, hayat veriyor insanlar.  Köy içindeki çeşmelerse Aşşa pınar, Yukarı Pınar .. Biri içmeye biri çayı demlemeye..

Çeşme başlarına gelişleriyle can katan insanoğlu giderken bir sürü kirlilik bırakarak uzaklaşıyor. Geçtiğimiz yaz yaratılan bu kirliliğe dair domaniç köylerinde hadiseler bile oldu.

Akar çeşmeler güzeldir. Sessiz sakin akışları insanın içine dolar. Suyun olduğu yerde doğadaki yeşillik kendiliğinden oluşur. Özel gayret bile istemez.

Akarının oluğundan toprak yüzeye desarj olan su birikintisinde suya bandırdığı vücüdundaki ıslaklığı atmak için kanat çırpan serçenin cilveli duruşu bile huzurdur.  Türkülerin konusudur   çeşmeler.  Bu Pınar eşme Pınar/ Yaramı deşme pınar bu türkülerden biridir. Pınar başından bulanır, Pınar başı beklerim,   Pınarın başından ufak taş gelir, Pınar başı ben olayım, Çeşmeler yaptırdım altın oluklu, Pınar başının gülleri, Pınara vurdum kazmayı, Çay benim çeşme benim hemencik aklıma gelenlerden.

Çeşme ve pınarlar  kültürümüzün parçasıdır. Yerleşim merkezlerindeki hele köylerdeki  pınarlarda gençlerin sevda ateşlerinin tutuşduğu noktalardandır. Esas olarak hayır yapımızın dışarıya yansımış halidir. Herhangi bir yörede azlık veya çokluğu yöre insanının kültürel yapısı hakkında ipucu veren belge gibidir.

Akarlarında biriken ayna gibi suyun yüzeyine yansıyan yüzümüzü gördüğümüz çeşmelere karşı duyarlı davranmalıyız. Pınar ve çeşmelere duyduğumuz özen  insani duruşumuzun göstergesi olacaktır. Suyunun ve duruşunun doyumsuz güzelliğini gelecek yıllara taşımak da sosyal sorumluluğumuzdur. Sağlıcakla.