6 Ekim 2024 Pazar

AĞANIN YERİ

Anadolu insanı sağduyu sahibidir. Görür, bilir, hisseder. Neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu taa çocukluğunda tam da hayatın içinde kavrar. Süt verenle vermeyeni, yumurtlayanla yumurtlamayanı, kaytaranla kaytarmayanı,  üretenle üretmeyeni, hava derdinde olanla olmayanı, köşe kapmaca oynayanla oynamayanı, uyuyanla uyumayanı, değerliyle değersizi, iş yapıyormuş gibi yapıp da yapmayanı. Ühhüü!, karşıya aptal muamelesi yapanı yapmayanı. Say da say.  

Sonra, Anadolu insanı değerlerine son derece düşkündür. Çünkü içinde yaşadığı şartlar, daha doğduğu gün yoğurmaya, kişiliğini şekillendirmeye, tüm ince duyguları, en muhlis duruşu, en müstesna sevgileri giydirmeye başlar. Aşık atmasını, lades oyunlarını bilir, kimin nasıl ütebileceğini öğrenir ama ütmek yüklendiği terbiye ve ahlaka en ters gelen şeydir. Yani aldanmayı aldatmaktan daha tercih edilebilir bulur.

Anadolu insanı muhlis ve munistir.  Bu değer yapısı üstünden silinmemiş olanlara, aptal muamelesi yapmaya kalkışanlara, bu tür insanları görünce şeker bulmuş çocuk gibi sevinip ütmeye kalkanlara içten içe, kıs kıs gülmesini de bilir.  Sigorta yaptırmamış olsa da,  ufacık meselelerde bile atılmaya çalışılan kazıkları göre göre,  kazığın nasıl bir yemek olduğunu tanımlar Anadolu insanı.

Bazen en masum kılıflara sokup yutturulmaya çalışılır kazıklar. Ufacık çıkar, ufacık adamlık ve basit rollerin hayaliyle şirinlik esvabına bürünüp gerçek yüzünü örtmeye çalışanlar; Açtır, açıktadır.  Bu açlıkla; hizaya sokmaya, kendilerince sınıflara bölmeye, basit bir araya gelişlerde bile kafalarında bir oturtma(!) düzeni oluşturmaya çalışmaları iç dünyalarını ele verir kardeşim. 

Biz gözlerimizi kapatıp, yüreğimizden bölgemiz için,  ülkemiz için, insanlık için, gelecek için dualar ederken, en samimi duygu ve davranışları sergilemeye çalışırken kumda oyun kurmalar bir esintiye bakar Çeşnici başları. Bilmek lazım Anadolu insanını, tanımak lazım…

“Üst kata Çıkamazsınız, aile yeri” “ burası ağanın, burası paşanın, burası sultanın” Kaç parçaya bölündü gördünüz mü?  Günlük yaşamda yapılan bölüntüleri daha da  çoğaltmak mümkün de….Neyse..

Hani bir olmak, beraber olmaktı, hani ayırmamak, ayrılmamaktı.  Her şey herkes için, hepimiz içindi.  Ya, işte en basit meselelerden başlıyor bölüntü yeğenim. 

Anadolu insanı hislidir. His çok da insanı bir şeydir. Hisler; günlük yaşam içinde kafalardaki soru işaretlerini de çoğaltır. Soru işaretleri yaşamı tümüyle aydınlatmasa da aralar, aralık bırakır. Daha doğru yollar yürümeye vesile olur cancağızım. İnsan neden ve niçin doğduğunu bilirse, hayat çizgisini daha düzgün çeker. Her birimizin çekmeye çalıştığı çizgiyi kullar fark etmese de Yaradan bilir.

Velhasıl; dürüstlüğü, samimiyeti, vicdanı,  insani değerleri başarı için bir kenara koyanların kapsamı karanlık sonu hüsran olur. Samimiyetin adamlığı ender değerlerden ve de insanın kendi olmasını sağlayan esvaplardan biridir. 

Üst katta oturmak isteyenler, alt katta oturanları kendi uşağı sanmasın. “Komşum” diye bakmasını bilmeli. Birilerinin fabrikasyon düşleri herkese uymayabilir. 

Anadolu insanı bilendir!.. Sağlıcakla..

4 Ekim 2024 Cuma

DEFİNE AVCILARI


Ne çabuk geçiyor zaman. Ne çabuk unutuluyor insan.  İzler ne çabuk siliniyor.  Yel gibi, rüzgar gibi, şimşek hızında kardeş!.. Vızzzzt!.  Anlamıyor, anlayamıyorsun zamandaki hızı. Doksan dokuzun nisanındaydı babamın göçü.  Yirmi beş koca yıl geçmiş üstünden. Sel gibi  akmış gitmiş. Akarken, zamandan neleri silmiş neleri süpürmüş vakit. Unuttuklarım, unutamadıklarım, hatırladıklarım, hatırlayamadıklarım.. Azar azar, gıdım gıdım.  Bir de bakmışsınki koskoca aylar, yıllar, asra uzanan yollar. Meğer az sandıklarım çıkarmış çoğa.  Meğer zaman unuttururmuş en belledim sandıklarını. Uf, uf!....

 Bu tür düşünceler hep beni bulur. Düşündükçe dökülür başımdaki saçlar. Düşündükçe varırım çaresizliğimin farkına.  

İnsanlar öldükçe göçermiş köyler. Köylerden göçerken başlarmış kentler yıkılmaya. Babam varken ter kokardı köyler. Babam sağken savrulurdu samanı başakların.  Yabası, diğreni, döğeni,  kalburu, eleği tam tekmil olurdu. Döğenle fıldır fıldır dönerdik. Dönerken yenerdik en zorluğu.

Şairim demem ama kendimce şiirlerim var. “ Böyle Büyüdük” dediğim en sevdiklerimden. En unuttuğum anlarda hatırlatır unuttum sandıklarımı. O hatırlamayla çakar şimşekler, o hatırlamayla yeniden ve bir daha çökerim nedense. Gözlerim dolar, boğazım düğümlenir de “gık” bile diyemem. Nefesim kesilir, saatlerce gerim gerim gerilirim. Bu gerilmenin sonucu belki de gözümdeki kısılmalar.  Omzumdaki çökmelere bile sebep budur kardeşim. Kim bilir!.. Gerilmenin sonucu olmuyor mu depremler. Depremin sonucu oluşmuyor mu çökükler. Gördün mü benzetmeyi, gördün mü tepkimeler dizisini.

Köyler kalabalıktı. Köyler şen şakraktı. Her sabah zor olanı yenmek, yenilenmekti bir yandan. Babamın kendi imalatı “yalk araba”nın üstündeki saman çitinin karnı genişti. Hatta samanı teptikçe daha da genişlerdi. Resmini bile çekemeden çürüdü koca çit. Yalk arabanın kanatları şehir yerinde odun sobasına yakıt oldu..Ya boyunduruğun söveleri.. Aynı kaderi yaşadı yeğenim.. Anlayacağın deprem oldu deprem!.

Dört çocuk büyüttü anam köy yerinde. Bir çocuğu doyurmanın, hatta adam gibi yetiştirmenin kaygısında şehirde çoklar. Köyleri küstürdüğümüz gün başladı aslında kaygılar. Köyleri darılttığımız an sıraya girdi çökerten depremler. Artçıları geliyor sinsi sinsi, ölçek ölçek, boy boy. 

Ter kokan köylerden, is kokan kentlere göçtükçe çöktü çok şey! Vee, neleri unutmadık ki! Unuttukça, hangi yar başındaki hüznün karanlığında boğulur insan. Ekmekli yaşam alanıdır köyler. Şehirlerin aylak alanına alıştıkça insan, karamsarlığa teslim eder kendini.

Biz, bizi tutamadık köyde.  Şırıl şırıl suyu, tertemiz doğayı öksüzleştirip şehirlerin isli büyüsüne kapıldık.

Şimdi unutuyoruz köye dair çok şeyi. Unutuyoruz ataların ayak izlerini. Unutmak, unutturmaktır bir diğer yandan. Ben bu yüzden çoğaltmaya çalışıyorum köye dair şiirleri. Bu yüzden söylemeye çalışıyorum köylere dair türküleri. Ne varsa köyde, köylerde. Köyler define, köyler hazine. Define avcıları nerede nerelerdesiniz?   Sağlıcakla.

12 Eylül 2024 Perşembe

KUŞLAR ÖTÜNCE GÜZEL

 

İnsanın ömrü, sevdiği kadardır. Bugün bir şey söyleyecekse insan; söyleyecekleri, değer verdiği ölçüde olur. Anadolu’nun kırsalı diyebileceğimiz bir orman köyünde dünyaya gelmiş biri olarak bugün köylerle ilgili söyleyebileceklerim o kadar çok ki.. Bu çokluğu, anlatabildiğim yoğunlukta anlayacak, siz de üstüne bir şeyler koymak isteyeceksiniz belki de.

1980 lere kadar yoğun olan köy nüfusu, tarımsal kalkınmanın önemli bir parçası, üretimin de merkeziydi. Seksen sonrası sanayi toplumu yaratma bahanesi ve de milli eğitim harcamalarında tasarrufa gitme öngörüsüyle “Taşımalı Eğitim Sistemi”ne geçildi. Bu geçiş kırsaldaki nüfusun hızlı bir şekilde kentlere göçmesine sebep oldu. 

Kentlerde asgari düzey ölçüsünde iş imkânı bulanlar, uzun çalışma saatlerine de razı oldular. Göçler, köydeki geniş aile yapısı içinde yoğun çalışma ve aile baskısı hisseden gençler için baba veya büyük dedenin ekonomik yaklaşımlarından kurtuluşu gibi de gözüktü.  Alt yapısı tam olarak oluşmadan ya da oluşturulmadan kırsaldaki yaşamdan kent yaşamına geçen pek çok çekirdek aile uyumda zorlanırken, pek çok olumsuzluğu da yaşamak zorunda kaldı.

Köyden kente göçüş gün gün üretim alanlarının terk edilmesine sebep oldu. Üretim içinde görev alan çocuklar bile bu alandan kendiliğinden düştü.

İşin üretim yanı böyleyken; sosyal, kültürel ve folklorik birçok değer şekil değiştirmeye, unutulmaya ya da çağdaşlık adı altında başka kültürlerin çekim alanına girdi.  Kentlerde salon düğünlerinin cazibesiyle folklorik pek çok şey unutuldu.  Üzüntü ve sevinçlerde köylerde yakılmış olan türküler zayi oldu. Özü olan kadın ve erkek oyunlarını terk etti. Kırsalın,  dahası çoban kültürü adına birikmiş ne varsa yok olup gitti. 

Kültürel değerlere sahip çıkılmaz ve yaşamasına imkân verilmezse boşalan alanı başka kültürler doldurur. Salon düğünlerinde yapılan müziklere, oynanan oyunlara bakın. Gençlerin giyim kuşamı değişti. Dili değişti dili!..

Zeybeklerin yerine küfürlü repten haz almaya başladı yeni nesil. En azından görünen şekil o.

Sosyal, kültürel ve folklorik değerler unuttuğumuz ölçüde üşümelerimiz artar, ağlamalarımız çoğalır. Özümüz olan türküler dillendirildiği kadar türküdür.  Uzun yıllar içimizde oluşan kültür,  beslediğimiz ölçüde güzelleşir. Sevdiğimiz ölçüde sevilir. İnsan, kültürel değerleri öğrendiği, yaşadığı kadar bilir, kayda geçirdiği kadar da ölümsüzleştirmiş olur.

Bu şiir ve mektuplar yaşadığımız bölgeyi bir bir dolaşırken oluşan iç duygularımızın yanı sıra, unutturmamak adına tarihe bıraktığımız bir kayıttır. Ne kadarını alabildik, ne kadarını aktarabildik, ne kadarını dillendirebildiysek.

Çıktığımız bu yol, niyetlendiğimiz bu proje, ilimiz Kütahya’nın beş yüz kırk dört köyünü içinde barındırıyordu.   Zamanın yanı sıra, başka nedenlerde bu eserde ismini andığımız köylerle sınırlı kaldı.  

Tavşanlı’nın Sesi Gazetesi bünyesinde gönüllü yazanlar olarak “Köy Araştırmaları” yazı dizisi, yazdığımız zaman diliminde yöre insanı tarafından yoğun ilgi gördü. Alibey Aydın’ın önderliğinde, köyler fotoğraflanmış, Mustafa Uysal kendi izlenimlerini, bense kuruluşundan bugüne sözel, kültürel, folklorik değerlerini ve sosyal yapılarını, köyde var olan sülalelerin yanı sıra yörenin bilinen yer altı ve yer üstü zenginliklerini kaleme aldık. Bu çalışmalar esnasında köy türkülerini de derlemeye de özen gösterdik. Bu anlamda on altı yöre türküsünün hikâyelerini de yazarak notalanmasını sağladık.  

Kuşlar ötebildiği kadar sevimliymiş. İnşallah biz de yazdıklarımız kadarıyla gönüllere girme başarısını göstermiş, ileriye güzel kayıtlar bırakmış oluruz. Sağlıcakla

9 Eylül 2024 Pazartesi

SABAH İLE, SABAH İLE


 

Günün güzel geçmesi sabahı övmekten geçer. Çünkü sabahlar ilkbaharın kız kardeşidir. Tazeliğin, hoşluğun sembolüdür. Karanlıkları bastıran, doğumlara kapı aralayan, uyanışın eşiğidir sabahlar. Güzelliklerin tartışmasız kaynağıdır. Sabaha dair bendeki bu duygu, şiire kapı aralar gibi kardeş…

Akşam ajansını dinlerken ki acılar silinmiş, o çiçekten o çiçeğe konan bir satırlık yaşamı anlamlandırmaya çalışan kelebekler uçuşur gözlerimin önünde. Bu esnada yükselir dilimdeki türküler.

-Sabah ile sabah ile/ kahve gelir tabak ile…

Bu tür duygular depreşince dünyada çirkinliğe dair ne varsa unutuyor insan. Her güzel şey, insani yanlar saklıyor kendi içinde. Saklıyor da güzellik bırakmadılar dünya da. Uzun lafın kısası, insan olmak cani olmaktan çok daha kolay aslında. Daha açık ifade etmek gerekirse caniler insan olamaz demeye varıyor laf….kimdir bu cani veya caniler… Kimdir bu insan olmayanlar? Akşam ajanslarına bak anlarsın yeğenim. Ölümlerin çetelesini tutmakta zorlanıyor insan. Ölümün harmanı oldu Filistin... Ölümün kol gezdiği yer oldu evler, sokaklar.

Her şey apaçık ortadayken, suçüstü hali varken gıkı çıkmıyor gücü yeterlerin. Dur demiyor, diyemiyorlar. Yuh size yuh! İçlerinde canilik duygusunun en büyüğünü taşıyanlar ölümlerinde en vahşisini kusuyorlar. Kadın- kız, çoluk-, çocuk…

Dünyaya insan haklarının nutkunu çekenlerin, kana susamışların, işledikleri cinayetler karşısında rahatlıklarını görmemek mümkün değil. Tüm bunlar zihnimde toplandıkça sinirimi laptopun tuşlarından alıyorum. Her tuşa vuruş  canilere attığım tokatmış gibi geliyor birader!..

Çaresizlik insanı canından bezdirir mi? Bezdiriyor kardeş! Bu bezginlikle içinizde oluşan sinir harbiyle tuşlara vuruyor, vuruyorsun.

Tuşlara vurmanın eylemi içindeyken bir de Narin düştü ajanslara.  Bu da olunca geceyi diri tutuyor, övmeyi düşünürken sövmeler birikiyor dudaklarımda. Sabahlar akşama, akşamlar sabaha karışıyor. Mevsimler değişiyor mevsimler.

Güngörmüş sözlerle yazıya niyetlenmişken bağlamından kopuyor duygu.  Dil facialara, savaşlara takılı kalırken, duygu ümitsizliğe sürüklüyor insanı. Bu sürüklenişle çözümsüzlük girdabında cümleler git gel yapıyor kardeşim..

Nasıl yapmasın?..  Savaşlar ölümleri çoğaltırken, başka alanlarda aileler yıkılıyor, çözüm çözüm çözülüyor bağlar. Caniler caniliklerini sinsice her alanda sürdürüyor. Su uyur, düşman uyumaz diye boşa dememiş atalarımız. Ama biz uyuyoruz. Biz uyurken sallıyor küfrü kimi repçiler. Biz uyurken kadınlar matinesinin hazırlıkları yapılıyor. Usul usul sinsice.. Of of!

 Kurtuluşa dair sempozyumlar yapamazken, bir sala dahi okuyamazken, kahramanlığa dair bir şiir dillendirmezken, üstelik içimiz kan ağlarken; matineler neyin nesi!..

Sabah ile, sabah ile/ Kahve gelir tabak ile

Bir fırtına tuttu bizi. Velhasıl sıra sıra türküler.

Sağlıcakla

30 Ağustos 2024 Cuma

KEYFİMİZİN SONSUZLUĞU

Hayata üstünkörü bakınca insan; ağlamaz, ağlayamaz hatta sevinemez bile..  Daha yazının bu noktasında şehirler arası yol tabelası gibi ağlamayan, gülmeyen insan, insan mıdır sorusu dikiliyor gözlerimin önüne. Sorular çoğaldıkça duygular birbirine karışıp esas olarak yazmak istediklerim birbirine dolanıyor.  Hay Allah!

Gerçi toplumsal davranışlarda birbirine karıştı ya…Komşusu ağlarken, kasıklarını tuta tuta gülenler türedi kardeş!..Ya da tam tersi.  Birlikte ağlayıp birlikte gülme vakti çoktan bitti.  Aykırı davranış ve tutumlar karşısında babamın lahavleli duruşu gözlerimin önüne geliyor.  Geliyor da, özlemlerim çoğalıyor cancağızım. Özlemler dualara sarılmama vesile oluyor.

Bu dualar esnasında geçmişe dair ne varsa önüme üşüşüyor. Üşüşen geçmişle ordan burdan, geçmişten gelecekten,  köyden,  evden, ülkeden dünden bugüne ne varsa kendi kendime laflıyorum ben. Kendi kendime laflayıp yazıya dökme gayretimi görenler “ –deli bu deli” diyecek.

Evimizin ana iskeleti kalın çamur ve taştan mamul duvarla örülmüş, iç bölüntüler dolma duvar dediğimiz yöntemle şekillendirilmişti. Oda kapıları yazlık dediğimiz geniş salona bakardı. Topu topu üç odalıydı üç!. Rüzgar tabana serili yaygıları yukarı yukarı kaldırıp indirirdi. Hele kırık cam ve çatlaklardan içeri giren yelin iniltisini hatırlamamak imkansız be kardeş.

Anadolu insanının aslı güzeldir. Paranın arsızı, küstahı ve sonradan görmeleri çoğaldıkça bozulmaya yelteniyor asıl. Bu yelteniş kahrediyor beni yeğenim! Bu gidiş ürpertiyor yüreğimi. Ben geçmişe dair ipuçlarını verdikçe şişip kabaranlar artırıyor daraltılarımı.

Daldan dala konanlar, doğduğu yöreye, köye, eve dönüp bakmayanlar, geçmişle bugünü ölçüye vurup tartmayanlar, öküzle çift sürülen günleri unutanlar asıla dair ne hissedebilir ki.

Gökmen öküzün, sarı ineğin sağlığından, ölü ya da diri olduğundan haberi olmayanlar araba modeli yarıştırıyorlar. Yazlık şortla şezlonglardan çıplak poz veriyorlar. Aklıma geldikçe sıkılıyorum.  Aklıma geldikçe buram buram terliyorum. Aklıma geldikçe sarı ineğin, çil tavuğun, gökmen öküzün resimlerine bakıyorum ben.

Geçmişimizle ne kadar övünsek azdır. Övünürken çıkarmalıyız kimi dersleri de… askerde yerinde say komutu vardır. Yerinde tempolu tepinirsin… Yerinde tepinmek yorar adamı.  Yerinde tepinmek zayıflatır. Yerinde tepinirken kaldırılan toz boğar insanı.

Boşa düşler, boşlukta bırakır yiğidim. Çözümcü babaların insanlığı nasıl çözümsüz bıraktığını görüp, geçmişe dair hikayelere de göz atarak çeki düzen vermeliyiz kendimize. Her bir bireyin hayata dair hikayeleri olmalı. Tatil sepeti, oyun sepeti derken başkaları hınzırlığın sepetiyle dikiliveriyor karşıya…sığınacak mekan, sokulacak delik aramak ne acı, ne kötü!...

Çaresiz bırakılmak ne vahşi!...

Kıbrıs, Keşmir, Karabağ, Libya,  Suriye, Irak,  Filistin,  Lübnan, İran, Rusya, Ukrayna. Çoğaltmak mümkün. Dedemin masallarını bilip misaller çıkarmak lazım. El ele vererek tarlalarda geçirilecek yıldızlı yaz gecelerinde bağımsızlığın türkülerini çoğaltmak lazım birader. Tüketmenin acımasızlığında değil, üretmenin sevincine durmalıyız.

Çocuklarımız tabiat, çocuklarımız biyoloji cahili. Köstebek misali güneşin nerden doğup nerden battığını bilemeyecek durumda gençlik.  Kırkanatlı, zar kanatlı böcekleri bilmek bile yeri geldiğinde önemli.

Keyfimizin sonsuzluğu her birimizin çoğalttığı hikayelere ne kadar da bağlı. Sağlıcakla

18 Ağustos 2024 Pazar

MARAZLARIMIZ

 


Sosyal hayatın içinde olmak, anın ötesinde öncesi ve sonrası için gözlemlemeyi, düşünüp sorgulamayı da beraberinde getiriyor. En azından benim için bu böyle gerçekleşiyor. Merasimler, toplantılar, cenazeler, düğünler, etkinlikler, eğlenceler, sohbetler, konferanslar, sunumlar, konuşanlar, konuşulanlar, amaçlar, amaçlananlar, olanlar, olmayanlar, neticelenenler, neticelenmeyenler ühhü!... mevzu derin, mevzu hassas, mevzu kıldan ince, mevzu ağır!...

Cuma hutbelerinde bile her şey insanın emrine, hizmetine verildiği söyleniyor. Mevlana da; “sevgide güneş gibi, dostluk ve kardeşlikte akarsu, hataları örtme de gece, tevazuda toprak, öfkede ölü gibi ol. Her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” hatırlatmasında bulunuyor. Doğru mu doğru.  Sözün doğruluğunu kimse inkar etmez, edemez.. Ya uygulama? …..

Ruhi hastalıklarımız depreşiyor kardeş. Depreşen arızalarla hangi günahkâr işler ortaya çıkıyor, say say bitmez. Kinler, öfkeler, kıskançlıklar yanlışların en yanlışlarına kapı aralıyor.

Aralanan bu kapıyla dedikodunun bile belini kırıyoruz biz!

Sevgi sabırdır, sevgi şefkattir, sevgi birdir, birliktir, sevgi inceliktir!.. Eeee!

Kişisel övünçlerimiz, kıskançlıklarımız, tutkularımız, böbürlenmelerimiz, çıkarlarımız marazi ölçüsünde hastalıkları peydahlıyor.  Bu marazların kime ne faydası var oturup düşünülmesi gerekir yeğenim.

Başkalarının yaptığı iyi işleri bölmek, karalamak yerine iyilikte yarışmak, bütünlüğe katkı sağlamanın yollarını aramak değil mi doğru olan, güzel olan. Bunun için de ruhumuzu kabzeden marazi hastalıklarımızı tedavi etmenin seferine çıkmalıyız önce. Maddi şeylerin yolunda yorulduğumuz kadar, kültürel edinimlerin yorgunluğunu göze almalı, alabilmeliyiz.

Öfkelerimize göz atın, kinlendiğimiz şeylere bakın, kıskançlıklarımızı bir bir sıralayın.  Bunlara gerçekçi yaklaştığımızda sosyal insan olma yönündeki niteliklerimizi nasıl bozduğunu göreceğiz kardeş.

Öfkeyle, taş olmasa da nasıl laf attığımıza bir bakın. Sevginin rafa kalkıp, kin yanardağlarının nasıl lav püskürttüğünü düşünün. Kıskançlığın elimize kılıçları tutuşturup bizi nasıl saldırganlaştırdığını fark edin.

Toplumsal huzur ve barışın yolu, önce kendimizi sorgulamaktan, fert fert marazi hastalıklarımızı tedavi etmekten geçiyor.

Elti eltiyle, kardeş kardeşle, amca amcayla, yeğen yeğenle, elti görümceyle, eş kocayla, komşu komşuyla, arkadaş arkadaşla, müdür müdürle, siyasetçi siyasetçiyle, işçi işçiyle, köylü köylüyle karşılıklı ilişki ve davranış şekillerini gözden geçirmeli. Bu eşleştirmeleri çoğaltarak kritiğini yapılmalı. Kritiği yapmak içinde bir çaba gerekiyor.  Çaba olmadan başarı olur mu? Asla..  

Bu çabayı göstermenin acelesinde olmazsak, sosyal medya da birbirimize laf sokuşturmaktan öteye geçemeyiz. Geceler yarim oldu/ Ağlamak kârım oldu  türkülerini söyler dururuz.

Sevmek her şeyken marazlar engelimiz.

Sağlıcakla.

14 Ağustos 2024 Çarşamba

ANAMIN “GARA GIYLISI”

 

Herkesin ekonomiden söz açıp, zorluktan, sıkıntıdan bahsedip içinizde oluşturduğu daraltıyla baş etmeye çalışırken, olan güzel işler içinizdeki yaraları onarıveriyor. Güzel işler ilaç.. Güzel davranışlar merhem…  ufacık bir jest ağrı kesici… gönülden bir ikram  topyekun onarıcı.. Hatırlatıcı, kendinize getirici.

Gerçekten öyle… Bilirim Anadolu insanı hissiyatlıdır. Tüm iyi işler karşısında bile hislenir ağlarız biz.  Ağlarken,  ağlasın isteriz herkes…

Karmaşık duygular içinde çarşı boyu yürürken bir bardak çayla ikram yapmanın hevesinde olanla, görünmez kuytulara sokulmaya çalışanların terazisini asıp, çetelesini tutuyor insan bir yandan. Tutarken alman gerekenin en alasını alıyor, en güzelini, olması gerekeni yüreğine yapıştırıyorsun.

Bir bardak çayı, bir yudum suyu, bir çimdik yiyeceği ikram etmenin gayret ve hevesinde olanları gördükçe “sayıları artsın” derken, gönlünüz genişliyor kardeşim. Bu genişlikte tamamlıyorsunuz en noksan yerlerinizi. Düşünmek iyidir. Sorgulamak da... Düşünüp sorgularken çıkarır insan en muhkem dersleri… Çıkarmazsan….. eh! İşte gelir geçersin kardeş.

Anamın yaşlılığına denk geldi filmler, diziler, sinemalar.. Elinde mendili olmasa da gözyaşlarını “gara gıylı” dedikleri başörtüsünün çenesinden aşağı sallanan uçlarına siler dururdu. Her sahnede bir acıklı durum olmasa da yaratırdı kendince. Göynülür, göynülür ağlar,  “örtme” uçlarının ıslaklığı gitmezdi bu yüzden. Duygu onun işiydi onun…

Ağlarken herkes ağlasın isteriz biz! Ya gülerken? Bu konuda kimilerinin cimriliğine diyecek yok. O gülsün yeter. Gülerken göstere göstere gülmek lazım bir de.. of of!..

Ağız birliği, duygu birliği giderse, denge bozulursa korkmak lazım kardeş.. duygu bozulursa düşünce bozulur.. duygular bireyselleşip bencilleştikçe dünya daralır dünya… dünyanın darlığı neleri daraltmaz ki!.. Of! Of!..

Yüreğin katılaşması duygu noksanlığındandır. Duygusu eriyenin duyusu olmaz yeğenim! Duygu algının ve hissedişin sonucudur. Algıda ve hissedişte ayrılıklara düşersek bir olmanın birlik olmanın tadına varamayız. Tadına varamamak, başka tatsızlıkları doğurur cancağızım.

 Anamın sulu gözlülüğüne laf ede, laf ede Ortadoğu kan gölü, Gazze ceset tarlası yas tutacak, höt!! diyecek kimse yok şimdi. Gördünüz mü ayrılığı ayrıcalığı!. Gördünüz mü cinlerin oyununu?

 Eskiden ne gülerdik, eskiden ne ağlardık kardeş... Duygusuz, dilsiz, kimsiz, kimsesiz dikilip kaldık. Ben böyle dedikçe “yine  ne oldu?” der gibi saf saf yüzüme bakıyor çocuklar. Bu duyguyla şişkin gözlerim. Bu duyguyla ses tonum titrek.. bu duyguyla üzüntünün en ağır tonundayım. Anamın “gara gıylısı” az gelecek az!.

Duyguda birliğin tadı başka tadı. Birlikte ağlayıp, birlikte gülmenin gücü başka.  Kalbin gücü duygunun azlığı ya da çokluğu kadardır. İnsanlığın ölçüsü de….

Duygunun derinliğine dalınca ühhüü!, yollar uzun, yollar ince. Bir mevzu ki sorma gitsin.

Ölürsem kabrime gelme istemem

Ölürsem kabrime gelme istememmmmmmm

Akan gözyaşlarımı silme istememmmmmm

Eskiden ne ağlardık! Sağlıcakla…