10 Kasım 2013 Pazar

ŞIP ŞIP!



Cuma pazarında pılı pırtı tezgâhları dolup dolup taşıyor. Yazdan kalma mallar yok pahasına satılıyor. Al kardeşim al! Üç parçası beşe mi dersin dört parçası ona mı dersin al kardeşim. Nasıl olsa yaz bir daha gelecek. Etrafı tekstil boyalarının kokusu topyekûn kaplamış. Birazda pazarcı poşetlerine girip çıkmaktan mıdır nedir bilmem ki baygın bir koku var pazarda.  Bayacak, bayıltacak insanı. Tezgâh üstündeki pılı pırtı karıştırıldıkça daha da artıyor kokunun şiddeti. Hay Allah! Karıştırmakta da hakikaten belli bir yetenek oluşmuş çok insanda. Karıştır kardeşim..
Benim derdimse başka. Havalar soğumaya yüz tuttukça sigaradan dolayı elli yaş öksürüğü(!) artıyor. Burnumun doğarken bozulmuş ayarı. Soğuğu görünce şıp şıp! Kafaya şapka, buruna mendil lazım. Ayağa çorap, göğsü sıcak tutacak kazak, kaban lazım. Afillisinden boyun bağı, birde oduncusundan gömlek mi desem. Ama en önemlisi de mendil.
Bana göre soğuğu görünce yaşı ele veren en başta burun.  Farkına varmak zor. Ucundan düştü, düşecek. Arada bir çaktırmadan sümkürmek ya da silmek gerek. Sırf bu yüzden geçsin, bitip gitsin istemiyorum yaz. Paltoyu bugün giysem, yaz başına kadar çıkarmaktan korkuyor mu korkuyor insan. Yazlık pılı pırtı yok pahasına satılıyor ama ya kışlıklar?  Yazdan kışı hesap etmekte benim gibiler için zor mu zor. Yazın genişliğine kapılınca, zaman akıp gidiyor. Burun akmaya başlayınca anca ayılıyorsun.
Burnumdaki akıntıyı görenler “sümüklü” takacak alimallah. Hayal gücü yüksek olanlar, hatta çizim yeteneği bulunanlar benim burun yapısını karikatürize edip resmetmiştir bile. Eğer çizen varsa abartıya bile kaçtığını sanırım.  Böyle bir şey söz konusuysa soğuktan kaynaklı ikide gözyaşı koysunlar nolur. Giyim konusunda rüküşlüğümü cümle âlem bilir. Birde kışın getirdiği sıkıntılar başlayınca üşüyen adam portresine fakir kılıklı zenci portresi ekleniverir. Kışlık kostümler içinde beni tasavvur edenler çoğalmıştır sanırım bunca anlatımdan sonra. Gördünüz mü kendimi nasıl ele verdiğimi. Bu saatten sonra yazmaktan, anlatmaktan dönenin kalemi kırılsın. Daha ne diyeyim?
Oysa rahmetli hoca ye kürküm ye! Dememiş mi? Hem de onca yıl öncesinden demiş de, gel de anlat sersem kafama. Yazları kıştan, kışları yazdan bellemek gerek. Hatta modayı takip edip gömleğin düğmesinden kravatın iğnesine bakmak gerek. Bakmazsan, bakamazsan benim gibi süklüm püklüm kalmak var. Kalırsan Cuma pazarında dinelip ağzın açık çıkmak var. Hata-kudret bu kılıkla bir kapıya vursan dilenci sanıp kapı açmaz insanlar. Bir masaya varsan, ne derdin var diyen olmaz belki de. Bilmek için yaşamak gerek. Söze, öze değil, dize bakar kimiler.  Baktıkça dizelenir kalırsın kapılarda. Of ki, ooffff!
Gelmesin, bitmesin yazlar. Bir don, bir gömlek yeterde artar yazlara. Yıka yıka giy. Birazda yaktın mı güneşte teni tatilden dönmüş adam edasında dolanırsın orta yerde. Havan olur, fiyakan olur kardeşim.

Ellisinden sonra spor giyinmeye kalksan, hava şartlarında bünye el vermiyor. Giysen arkadan “dingilin giydiğine bak” diyorlar. Spor giyim ucuz mu? Servet ödüyor insanlar. Kışlık giyimde günceli öncelesen, of başıma gelenler. Ühhüüü, asgari ücretin kaç katı hesap çıkar adama. Gel de giy kardeşim. Kredi kartı hesabından bankalarla didişmektense Cuma pazarında ısrarla karıştırmak lazım kardeşim. Ben kendimi böyle ele verirken kürdanla diş kurcalıyor imajında kalıyor çoklar. Ben böyle derken ödün vermiyor fiyakadan kimiler. Kimi marka takılıyor kimi çarka. Bitmesin yazlar.. Bitmesin derken çoğalıyor burun akıntılarım. Şıp, şııııp! Sağlıcakla.

31 Ekim 2013 Perşembe

BERRAK BİR YAZI
Halil Oral/Tavşanlı

Pürüzsüz duru bir yazı yazacaktım. Sıcaklığı ekim ayının ortalama ısısına denk düşsün diyordum içimden. Bu niyetle oturmuştum bilgisayarın başına. Televizyonda “Dila Hanım” oynuyor. Yoğunlaşmak, kafamdaki parçaları birleştirip bir kaba kotarmak mümkün gözükmüyor bu yüzden.
Yazmak için televizyonsuz bir yer olmalıydı ama burası tam olarak neresiydi?
Kocaçay’ın kenarında bir çınarın ya da bir söğüdün dibi olsa mesela. Kuşların cıvıltısı kulaklarıma hoş sedalar verse..  Güneş sırtıma vurdukça üşüme ürpertilerim kaybolsa. Sağ elinin üç parmağıyla şarap şişesini tutan adam kafasını geriye kanırtıp içkisini gırtlağına boca ederken bakışları rahatsızlık vermese mesela. Başıboş köpeklerin sürüsü içinize korku salmasa..  Altına oturduğum ağaç küçük esintilerde yapraklarını döküyor olsa. Vakit tam olarak ikindi vaktine sallansa.
Ya da Durak Mahallesi’nde Hasan Ağa’nın fırının yanındaki çınarların dibi olsa. Sıra sıra dizilmiş masaların etrafında kümelenmiş insanlar aralarında çok ciddi şeyler konuştuklarını tahmin ederken kuşlar mayısını boşaltsa. Direksiyonuna hafiften yan oturulmuş aracın egzozu geçerken acayip homurtular çıkarmasa. Kahveci Cemal’in çayları biraz daha sıcak olsa. Bu sıcaklık sırasında tüm masalar fısıl fısıl siyaset konuşsa. Dilenciler bu esnada masaları sarsa. Fırından çıkan maya kokusu etrafı kaplasa.
Şehrin orta yerindeki meydanın havuz başı mı olsa yoksa. Hatta seçim öncesinde tüm yerel adaylar arada ütopik vaatler sıralasa. Kimi “sosyallik” dese, kimi “önce insan” kimi “çevre” dese. Bu sırada renkli balonlar gökyüzünü kaplasa. Alkışlardan yer gök inlese. Bu inlemeyle herkes ben kazandım bilse. Hay Allah! 
Önemli şeyler bunlar. Ama düşündüğüm gibi duru bir yazı yazmak hiç de kolay değil.  Vazgeçmenin boşluğuna burun kıvırırken nadas yapılacak tarlada buldum kendimi. Mazotun okkası, gübrenin torbası akla düşünce nefesin rengi değişti. Kalbin atışları bitişti. Kaygıların derinliği arttı. Traktörün sigortası bitmiş, fenni muayenesi geçmişti. Altındaki lastikler kendisi kadar eskiydi. Eller tümden nasırdı. Pazarda müşteri hepten haklıydı. Ispanak yüksek, domates pahalıydı. Kim haklı kim haksız karışıktı. Kim mutlu kim mutsuz soruları yerli yerindeydi.
Toprak hayattı. Toprak sevdaydı. Umutlar tarlaydı. Atalardan geçen bir kısım toprak BeBe (2B) ydi mesela. Böyle denmesi bedeldi. Yılan, çıyan, köstebek, keklik, tavşan taa çocukluğumdan bildik yabandı. Anlarmışım gibi bilgiç yazılarım, boş gevezeliklerim vardı. Gevezeliğim sürdükçe köprülerden çok sular akardı. Çocuklar okula gider dershaneden çıkardı. Hanım bu esnada tarhanaya nohut katardı. Kış kurutmalık biber aşını yedikçe kolonları gaz basardı.

Gördünüz mü yazının geldiği noktayı. Oysa duru olacaktı. Yalın ve berraklığının yanında Ekim sıcaklığında kalacaktı. Kaldı mı? Tarlada türküler söyleyip ıslıklar çalacaktım. Herkes uyurken ben çalışacaktım. Son model arabaya kasılıp kıvrak müzikler eşliğinde size el sallayacaktım. Mutluluğunuza mutluluk katacaktım. Yazının berraklığıyla sizi parklarda koşturacaktım. Yazım tosbağalar kadar ağırbaşlı, güzel ötüşlü kuşlar kadar neşe saçacaktı. İçimde mutluluk adına ne varsa yazıda zirveye çıkaracaktım. Seçim süreci tam olarak başlamadan aday olacaklardan bile kıvrak davranıp ağzımdan ballar akıtacaktım. Hatta seçimlik eşantiyonlar dağıtacaktım. Öykü henüz bitmedi. Televizyonda dizi hâlen devam ediyor. Tüm bunlar olur belki. Kim bilir, belki bir gün. Sağlıcakla.
DOĞANIN DALGINLIĞI
Halil Oral/ Tavşanlı

Doğanın ya dalgınlığı ya da gözden kaçırdığı vakitler olur. Olurda olanlar karşısında boyun bükmekten öte yapacak bir şeyiniz olmaz. Kırağılar daha eylül içinde sessiz sedasız geliverdi bu yıl. Geldiğinde börttürdü ulu kavakların en tepesindeki yeşil yaprağı. Nice yeşil nebatat bir gecenin içinde morardı. Daha birkaç gün önce gücünü hızından alan fırtınalar Avrupa’da ağaçları kökünden söküp bazı canlar aldı. Geçen yıllar içinde başka ülkelerde tsunami dalgaları evleri yutup nice varlığı sürüm sürüm sürükledi. Faylar çatladı, zelzeleler ülkemizde bile binlerle sayılı canlar aldı önceki yıllar.
Gördünüz mü doğanın gözden kaçırdıklarını. Çaresizliği fark ettiniz mi?
Yazıya doğayla ilgili başlayınca ister istemez hatıralar depreşiyor, yaşananlar gözlerinizin önünden bir bir geçiyor.
Toprağı sabanla, pullukla sürer buğdayları avuç avuç tarlaya atardık. Nisan yağmurları güzel olurdu. Güzelliğiyle bereket katardı her bir şeye. Nisan yağmurunu sindire sindire içti mi toprak, atılan tohumlar daha gürbüz olurdu. Bu gürbüzlüğe nazar değmesin, daha da bereketlensin diye atılacak tohumun içine bir miktar çörek otu ve kuru soğan katar dı anam. Bu konuda büyüklerinden gördüğü ne varsa hiçbir şeyi atlamaz yerli yerinde uygulardı. Lafın ucunu anama bağladık ya, hayatta korkmam artık. Yazı evvelallah selametle biter.
Buğdayı dokuz numara kosayla biçer, deste deste iki kanatlı yalk arabayla harman yerine taşırdık. Karnımız ağrıyor desek başak toplamamızı tavsiye ederdi babam. “Başak topla geçer” derdi. Derken kaytarmaya çalıştığımızı sanırdı belki de. Essahtan karın ağrısı çekseniz anlatmak zordu. İş vakti, “hastalık vakti değildi” velhasıl. Hay Allah!
Hele biçilmiş buğday destesinin üzerine koşarak gelen şaşkın bulutlar yağmurunu boşalttı mıydı eyvah ki eyvah. Çok geçmeden desteleri ters yüz etmek gerekirdi ki, bu haybaye yorgunluktu.  Yağmur tıpırdamaya görsün, soluğu harman yerinde alırdık. Çullar, naylon örtüler elimize ne geçtiyse koni biçimindeki buğday harmanının üstüne örtmeye koşardık. Kendimiz ıslansak da önemli değildi. Güler misin ağlar mısın karışık vesselam. Aşımız o ekmeğimiz buydu. Katlanmak gerekti. Katlanmaya çalışırken doğanın dalgınlığına ya da gözden kaçırışına için için darlanırdınız da.
Benim bu anlatımlarıma yaşadıklarıma bıyık altından gülenler olabilir. Olur mu, olur. Ama gerçek budur. Harmanlar umuttur. Harmanlar beklediklerimizdir.
Doğa, emek, umut, gayret bilmezdi kimi zaman. Asıl o vakit ağrır karnınız vesselam.
Yıllarca siyasetin harmanları da kuruldu bir yandan. Umut edenler, bekleyenler, hayal kuranlar, vakit kollayanlar nice harmanlarda savrum savrum savruldu. Nisan yağmuruyla beslenememiş nice parti beklenmedik vakitlerde sessiz sedasız meydanlardan çekildi. Önümüzde de kurulmaya hevesli bir o kadar iştahlı siyasi harmanlar görünüyor. Adaylık süreçleri bin bir hevesle, istekle devam ediyor. Dedikodusu mahalle aralarını bile dolduruyor. Kesin adaylar açıklanınca su alır harmanlar. İçten içe öfkeler, kızgınlıklar belirir. Kesin listeye kadar kendi rüzgârıyla yanı başındakini tuş etmenin gösterileri sürer sessiz sedasız. Vay ki vay!…
Belirlenen listeler darmadağın eder kimi umutları. Bu umutsuzlukla başlar kimi soğukluklar. Siyaset doğasının da gözden kaçırdıkları, kimi dalgınlıkları olur mu olur. Bu dalgınlıklar çoğaltır bıyık altı gülmelerini. Şu sıralar çeşmeler gür iştahlar kabarık. Doğaysa unutulmayacak gerçek. Doğanın dalgınlığından şamar yemiş biri olarak karın ağrım olsa da başak toplamaya devam.
Pastırma yazları güzel.  Yabani otların isimlerini ezberlemeye gayretliyim bu yıl ki  pastırma yazında.

Çobançantası, çobandağarcığı, çobaniğnesi, çobanmayası, çobansüzgeci, çobankalkıtan, çobantuzluğu, çobantarağı, çobanpüskülü, bir de kuş var sahi Çobanaldatan. Hemencik sayabildiklerimden bunlar.  Ezberim nasıl?  Haydi hayırlısı.. Sağlıcakla 

19 Ekim 2013 Cumartesi

RUHSUZ ROBOTLAR


Ruhsuz robotlar gibi yaşamak insan olanın işi değil. O yüzden hangi teknolojiyi barındırırsa barındırsın, hangi kolaylığı sağlarsa sağlasın içinde ruh yoksa ne değişir ki.
Doğup büyüdüğüm toprakları, ahşap kokan evleri, bilyesini üttüğüm, çelik çomak oynadığım hatta kimi vakit kavgaya tutuştuğum arkadaşları hangi robotsu yapı hatırlayabilir.  Çocuk yüreğimin özlemlerini, hayallerini, hissedişlerini hangi robotsu duruş çoğaltabilir. Ahmet’in çocuksu mizacını, Aziz’in hırçınlığını, Ayşe’nin vücut dilini hangi robot tam olarak canlandırabilir. Robotsu duruşlar arttıkça bozuluyor babalığın duruşu. Dostluğun emaresi olan tüm yakınlıklar erim erim eriyor ruhun bittiği yerde. Etrafımızı beton bloklar kaplıyor aşılması zor. Vay ki vay!
Aklım ermeye başladığında kavramıştım kimi insanların büyüdükçe robotlaştığını. Aklım ermeye başladığında büyümeye başladığıma kızmışlığım olmuştu gün gün. Büyüklüğümün beklentisine girdiklerini gördükçe ruhsuzluklarını keşfetmiştim kimilerinin.
Çocukluğumu deşmek, deşelemek bile ruhun varlığına işaret değil midir? Geçmişini hatırladıkça daha mı insanlaşır insan? Doğup büyüdüğü köyden, mahalleden, sokaktan, onca alıştığı yüzden nasıl, ne zaman, neden koptuğunun bilincini taşıdıkça zenginleşir mi yürek? Hadi sorun kendinize. Sordukça kurtulacaksınız belki de robotluğun esaretinden.
İçinde ruhu barındıran beden, dilin ifade edemeyeceği anlamları barındırır üzerinde. Ruh olmadan beden robottan öte nedir ki?
İnsanın çocuk yüreği ne kadar temiz, aslında ne kadar zengindir. Çocukça yürekler puslu görüntüleri siler gözlerimden. Çocukça bakışlar özlediğim bakışlardır bir diğer yandan. Çocukça sesler ne kadar da masumdur. Ümit ve arzuları çocukça bakışlarda ararım ben. Çocukça duruşlarda masumiyetin zenginliğini tartarım. Renklerin zenginliğinde beş taş oynayan çocuk resimlerini çoğaltmak isterim. Büyüklerin ruhsuz duruşları, oyunbozanlığı, hinlikleri gözlerime takılır ben çoğaltmak isterken. Of ki, of!
Taş bile yüklediğiniz anlamla “taş” olmaktan çıkıyor. Çakıl taşına yıldızları yüklemek, çakıl taşını çiçeksi dokulara bandırmak, çakıl taşına insani pabuçlar giydirerek yollara çıkarmak… Hangi ruhsuz robotun becerisi olabilir Allah aşkına. Tüm bu eylemleri yaparken hissedişlerini hissettirmeye kalkışmak. Hangi ileri teknoloji ürününde mevcuttur.
Taşa çiçekler kondurarak bahçeler oluşturmak, üzerine yıldızlar dökerek evrene sahiplenmeye kalkışmak,  mini patilerle yollara çıkarıp yolların yorgunluğunu almak çocukça görülebilir oysa.  Oysa ne büyük bir dünya, ne engin bir bakıştır o.  Ruhtan yoksun hangi ressam böylesine tablo dizini oluşturabilir. Hangi robotsu bakış renklerin farkında olabilir. Alkışlar içinde ruhu barındırıp zenginleştiren her yüreğe. Alkışlar insan gibi her insana. Alkışlar çocukluğun masumiyetini taşıyan cümleye. Alkışlar robotsu et yığınlarına prim vermeyen nice insana.

Yazı böyle sürüp giderken robotsu yapılara çok mu haksızlık ederim bilmem ki. Hayatı tam olarak bize öğreten robotsu duruşlar mıdır yoksa. Yoksa bizi insanlaştıran, farkına vardıran, ruhun zenginleşmesine katkı yapan bir yanı mı olur ruhsuz yapıların. Kötüler olmasa iyilerin farkına varmaz mıyız biz? Tam da burada kavram kargaşası yaratmış olmanın kaygısı sardı beni. Ama mesele gün yüzüne çıktı sanırım. Deniz kumsuz olmasa da insanlar ruhsuz olabiliyor. Olurken alıveriyor çocukça duruşumu ellerimden. Duruşu elinden alınan çocuk “ eller kadir kıymet bilmiyor annem” ezgisi dilinde yepyeni ezgilere yol alıyor.  Alırken yoruluyor yollar.  Sağlıcakla..

15 Ekim 2013 Salı

BAYRAMLIK GÖÇLER


Otlar soluk, çiçekler küskün bu mevsimde. Bilirim bu sonuca erken kırağılar sebep. Sebepler içinde bir bayrama hazırlanıyor cümle. İçimdeki tüm ışıklar apaçık. Sırt ısıtan ikindi güneşinde gölgelerse uzum uzum uzuyor. Uzadıkça gömülecek akşamın alacasına belki de. Gölgeye sığınmaktansa güneşe vuruyorum inadına kendimi. Güneşe vurdukça bedeni, uyuklama peydahlanıyor durduk yerde. Uyuşuk yapımla uzayıp giden yollara, gökte uçan kuşlara, uçaklara baş kaldırıyorum. Bayram arifesinde bayramlık göçlere tanık oluyorum farkında olmadan. Bayramlık göç içindeki sevinçleri, hüzünleri topluyorum avuçlarımda. Dönüşlerin hesabını yapıyor, kurguluyorum kendi içimde her bir şeyi kare kare. Oysa kaç bayram geçmişti böyle. Kaç bayram göçler yaşanmıştı da farkına varamamıştım. Bu bayram arifesinde bedenim uyuşukken duygularım ayakta, nedendir bilinmez. Herkes kanatlarını açıp sılaya, sevdiklerine ulaşmaya çalışırken neden göçlerin, göçüşlerin hesabındayım ben. Göçün, göçlerin bile hesabı olmalı mıdır illaki. Hesap hesaba vurulmalı mıdır? Otların sarımtıraklığına, çiçeklerin küslüğüne bayramlar çare olacak mıdır? Tüm ışıklarım açıkken geceler aydınlığa meyledecek midir? Geceler kaç mumluk lambayla ışıldayacaktır? Bunu da ölçüye vurmalıdır? Mum hesabından sonra kaç karanlık köşe kalır hâlen kafalarda.
Lodos havanın mevsimsel ortalamanın altında kalmasına engel olamayacakmış. Gecelerin sisi uzayıp giden yollarda kayganlık yaratacakmış. Denizler dahi dalgalanacak karayelin gücü yer yer artacakmış. Sislere mangalların dumanı eklenecekmiş. Sislerin kuşattığı mekânlarda gözü nemlenmiş soluğu nefes nefes olan çokların huzur(!) katsayısını ölçmek mümkün olmayacakmış. Ah ki ah!
Benim bayramlarım bildikti. Benim bayramlarım yürekti. Benim bayramlarım paydaştı. Benim bayramlarım seviş-ti. Benim bayramlarımda göçler olur, göçürmek olmazdı. Benim bayramlarımda gösteriş olur, göstermelik olmazdı. Benim bayramlarımda küskünlükler biter, dostlukların borusu öterdi. Hey gidi hey! Hangi kuvvette çekebilirim“hey”leri bilmem ki. “Of” lar çeksem bayramlık sevinçlerin artmasına hangi katkıları yapar ki?
Katkının ya da katkısızlığın hissinde ayrımlar yapmaya çalışırken bayramlık sevinçlerin dalga dalga kabarmasını istiyor yürek. Yıllanmış urbasıyla çocuklar bayramlık sevinçler yaşayabilsin istiyor düşünce. Çocukların sırtına sabun sürülmüş havlular konmasın diyor. En küçüğünden bıcırın, babasının parası yetmediği için oyuncağın hayalinde kalmasını istemiyor arzu.
İçimde barınan bayramlık düşüncelerin kavisinde zikzaklar çizerken yollarda kaç kurban verdiğimizin kaygısı düşüyor akıl haneme. Bu kaygılar kolay silinmeyecek izler bırakıyor beynimin orta yerinde.
Bayramlık kaçışlara İstanbul bile şaşıyor. Sevinse mi üzülse mi o dahi bilemiyor. Dönüşlere dair hesaplara o da dalıp dalıp çıkıyor. Arifeyle bayram arasında kalan zaman diliminde kaç dönüşsüz göçlere tanıklık edecek merak salıyor. Dili şiirlere varıp varıp geliyor.
Bayramlık hayaller kurarken boşa
Küskün kardeşlerin varmış gördün mü?
Hasretlik şiirler yazarken taşa
Dostların ilmeği darmış gördün mü?
Bayramlar yormazdı beni. Bayramlar koymazdı böyle derken dökülüyor yeni dörtlükler.
Bayramda öterdi şu gönül sazı
Ne saz kalmış ne söz, susmuş gördün mü?
Bencillik çoğalmış attırmış tozu
Zaman tuzağını kurmuş gördün mü?

Neye yarar ki onca dörtlük daha yazsan. Kaç küskünü barıştırır bir dörtlük. Tele mesajlar yeter midir bayramlık sevinçlere? Yetmez diyebildiysen göç yollarını yak da gel. Yak da gel… Bayramınız kutlu, sevinçleriniz bol olsun..Sağlıcakla

KANDIRMANIN HESABI


Çarşı pazardayım ya. Yerli olarak kavun karpuzundan tutun domates biberine, ıspanaktan tereye yetiştirmenin gayretinde oluyorum bu yüzden. Halkın içinde halkla beraberim pazar yerlerinde. Seçkininden aydınına, avamından orta hallisine her tür insanı görmek, gözlemek mümkün oluyor. Bir şekilde temas oluyor işte. Bu temaslar kimi vakit duygudan duyguya, düşünceden düşünceye sürüklüyor insanı. Gördüğüm bir şeyde var ki aslında her sınıftan insan zamanı kandırmanın gayreti içinde. Kanmasa, kandırmasa olmaz. İnsan olarak belki de hepimizin içinde var zamanı kandırma duygusu.
İtiraf etmeliyim ki zamanı kandırmanın gayretinde olmuşumdur bende hayatın değişik dönemlerinde.  Bu duygu iyiye mi işaret kötüye mi, sorsanız cevabını bilmem imkânsız.
Bu sene al, seneye öde.  Üç ay ödemesiz sonrası yirmi dört ay taksitli. Vay be deyip atlaması mümkün insanın.
Kaç yaşındasın diyenlere on birimi bir gün geçmiş olsam da on ikiyi çok güçlü ifade ederdim. Anam kimi zaman tersi hesaplar yapardı. Nazar değmesin diye midir bilinmez aah! amcası daha dokuzunda.  Kızarıp bozarsam da yutkunurdum mecburen. İçin için kızdığım olurdu anneme. Ben büyüklüğümü göstermeye çalışırken küçüklüğümün haykırılması ne acı. .
Askere ilk gidişim İzmir /Narlıdere’ydi.  O günler yirmi aydı askerlik. Gün olarak tam tamına 610 gündü. Bir değil iki değil 610 gün. İnsanın yurdu, yuvası sevdikleri aklına geldikçe günler büyür gözünüzde. Say say bitmez. Zamanı kandırmak düşer aklınıza. Hafta sonlarını çık, bayram günlerini çık, geceleri çık. Hatta çıkarılacak zaman varsa daha bul çıkar. Zaman nasıl kandırılıyor görmüş ol.
Okul yıllarında babamın yaptığı zaman hesapları da bir başkaydı. Ortaokula yaklaşık on kilometre yayan gidip gelirdim. Eylül ortalarında başlayan okul mayıs ortasını geçkin biterdi. Ay hesabından sekiz aylık bir dönemdi okul. Babam tatil günlerini çıkarır okula gitmem gereken gün sayısını parmak hesabına vurur bu kadar gün ne ki derdi. Hay Allah.. hakikaten ne ki?
Bir başka hesapta babam seksenli yaşlardayken dişlerim tam olsa “on sekizindeyim” derdi.  Ben on birimdeyken on iki demeye heveslenirken, babam sekseninde on sekize vururdu yaşını. Babamın yaş mantığını hanımlarda da görmek pek mümkün. Gençsin desinler, öyle görülsün zaman kandırılsın yeter. Yanlış hesaptır diyemiyor, babamın yaş hesabına bu yaşa gelince gönülden katılıyorum. Anam keşke “amcası daha dokuzunda” diyebilse benim için.
Ülkemizde insan ömrü 65 yıl. Üçte biri uyku deyip çıkarsak. Geriye ne kaldı ki. Sevmedim bu hesabı ben. Siz sevdiniz mi ki? Altmış beş yılın içinde 780 ay var.  Saate, dakikaya hatta saniyeye vur. Yaşa yaşa bitmez. Yaşamın içinde uykunun tadını bile tatlara vur.  Sonrası  değmeyin  keyiflere…
Her bir yıl için birkaç takım, birkaç papuç, birkaç kravat, kaşkol her neyse gardırobu doldur. Marka marka, desen desen boy boy. Al ki bunları giyecek eskitecek ömrün olsun. Ödemeleri aylara yıllara vur mesela.

Bu hesapların ıspanakla tereyle, kavunla domatesle bağını kurmaya çalışanlar var belki de.  Yazıya bir yerden başlamak gerekiyor ya. Ispanağı sallayıp zaman hesaplarını göstereceksin.  İşin püf noktası tam da burası. Çarşı pazarlarda görmüşlüğü vardır cümlenin. Adam kavanozun içinde yılanı sallayıp ardından minnacık pek çok şeyi pazarlamaz mı? Şimdi mesele anlaşıldı sanırım. Ama öyle değil işte. Ben bu ıspanakları yeşil yeşil yerim der müşteri. Tereye bayıldığını söyler. Çocukluğundaki kavunun tadından, mısırın lezzetinden dem vurur. Çok lezzetli görünüyor derken lezzetine lezzet katar her bir şeyin. Bense hesabı hesaba vurur dururum.  Vururken çıkar hesapsızlar karşıma. Zamanı kandırma hesaplarım boşa boşluğa düşer çok zaman. Avuçlarım şakakta öylesine kala kalırım. Kalırken üzülürüm büyüdüğüme.  Hey gidi hey!  Sağlıcakla.

HOŞGÖR HAKKI

Özellikle yaz günlerinde yalnızlıktan sıkıldığım olmuyor. Malum toprakla olan uğraşılarım yalnızlığımı unutturuyor. İçimde biriken tüm kaygılar yok olup gidiyor nedense.  Toprakla olan işler sürdükçe yazacaklarım da çoğalıp, birikiyor bir diğer yandan.
Havalar birden soğuyup yağışlarda başlayınca eve kapanıp kaldım bugünlerde. İnsan ne yapacağını şaşırıyor tempo düşünce. Televizyonun gündüz yayınları beni sıkıyor, haberler desen zaten iç daraltıcı. Hal böyle olunca kitaplar imdadıma yetişiyor. Mehmet Rauf’tan Halide Edib’e, Fakir Baykurt’tan Orhan Kemal’e ne varsa göz atıyorum aspirin niyetine.  Romanlar, hikâyeler demokrasi paketlerinden daha çok heyecan uyandırıyor ben de. Hikâye ve romanları daha gerçekçi buluyor duygudan duyguya sürükleniyorum açıkça. En az Fevzi Çoşgun kadar heyecanlanıyor türkülere konu olan Süleyman Çavuş’un vuruluşuna merak salıyorum mesela. Bu merakla geçmişi yeniden yaşar gibi oluyorum. Yeniden yaşamanın hoşluğunda kalıyorum saat saat. Kalırken, geçmişi yeniden soruyor sorguluyorum aslında. İnsan anı yaşarken pek çok ayrıntıyı gözden kaçırabiliyor. Bu kaçırışla yarım yamalak kalıyor çok şey. Soruları sorup yeniden sorguladıkça daha yalınlaşıyor zaman.
Kimine göre “ekmeğini taştan çıkaran” adamım ben. Kimine göre “iş delisi”yim. Kimine göre kendini “boşa yoran” aptal. Kimine göreyse “bir hiç” işte. Karşısına bir hacet için gittiğim kimi memurlar(!) da “hiç” gibi baktığına göre bu işte bir iş var gerçekten. Hâlbuki ben Aziz Nesin hikâyesindeki Hoşgör Hakkı’yım belki de. Kimi zaman en az Hoşgör Hakkı gibi gaz ocağı memesi aramaya çıkasım geliyor. Eczacıya cıvata, manava traktör parçası sorasım geliyor Hoşgör Hakkı gibi.
Ne yaparsınız gerçekten toprak benim güneşim. Kitapları karıştırmak en az onun ayarında. Meydandaki banklarda guguk kuşu gibi oturmak benim tarzım değil. Duvara(!) sırtını yaslayıp güneşlenmeyi hiç beceremem oldum olası. Siyaset desen başarılı olamadığım bir alan. Doksandokuzluk tespihle çarşı pazar hiç dolaşamam. Koyun kredisi, köyün kredisi hiç lazım değil. Önüme gelene “haklısın beyim” diyecek yapı ve karakterde hiç değilim. Yola çıktıklarımla toprakta güneşlenmeye razıyım o kadar.
Toprakta güneşlenmek kumsalda güneşlenmekten daha eğlenceli geliyor bana. Toprakla bağ kurmak, siyasetçiyle bağ kurmaktan daha ehven geliyor belki de. Toprakta tırmık çekmek, sokakta doksandokuzluk tespih çekmekten daha gerçekçi duruyor benim için. Duvara sırtı yaslamaktan, bahçeye domates aşılamayı daha samimi buluyorum o kadar.
Kuşluktan ikindiye kadar duvar dibinde yatıp sefa sürecek kadar akıllı biri hiç değilim. Ne yaparsınız yaradan benide böyle yaratmış. Hoş görünüzü ummaktan başka çare yok sanırım.
Eczacıya cıvata, manava traktör parçası sormaya yeltenirken önümüzdeki bayram ve yılbaşı günlerini de düşünmeye başladım aslında. Bir milyonun üstünde kişi yurt içi,  dörtte bir oranında da yurt dışında seyahate çıkacakmış. Gerisi bayram yapacak evlerde. Oh ne âlâ…
Asmanın bir tek dalını mehel görmeyip kesen kardeş kardeşiyle nasıl bayram eder. Sırf çıkar ve küçük hesaplar için dost görünmeye yeltenen müsveddelerle hangi bağlar sürer. Düşmana has ipleri elinde tutanlarla hangi kültür ve tarih sohbetleri yapılır. Benim “hiç”liğim sürerken hangi dirlikten bahsedilebilir. Gördünüz mü yazının geldiği noktayı. Yazının trafiği siyasilerin trafiğinden karışık oldu. Efendiliğin savaşını bile kaybedebiliyor insan. Sağlıcakla