30 Ağustos 2024 Cuma

KEYFİMİZİN SONSUZLUĞU

Hayata üstünkörü bakınca insan; ağlamaz, ağlayamaz hatta sevinemez bile..  Daha yazının bu noktasında şehirler arası yol tabelası gibi ağlamayan, gülmeyen insan, insan mıdır sorusu dikiliyor gözlerimin önüne. Sorular çoğaldıkça duygular birbirine karışıp esas olarak yazmak istediklerim birbirine dolanıyor.  Hay Allah!

Gerçi toplumsal davranışlarda birbirine karıştı ya…Komşusu ağlarken, kasıklarını tuta tuta gülenler türedi kardeş!..Ya da tam tersi.  Birlikte ağlayıp birlikte gülme vakti çoktan bitti.  Aykırı davranış ve tutumlar karşısında babamın lahavleli duruşu gözlerimin önüne geliyor.  Geliyor da, özlemlerim çoğalıyor cancağızım. Özlemler dualara sarılmama vesile oluyor.

Bu dualar esnasında geçmişe dair ne varsa önüme üşüşüyor. Üşüşen geçmişle ordan burdan, geçmişten gelecekten,  köyden,  evden, ülkeden dünden bugüne ne varsa kendi kendime laflıyorum ben. Kendi kendime laflayıp yazıya dökme gayretimi görenler “ –deli bu deli” diyecek.

Evimizin ana iskeleti kalın çamur ve taştan mamul duvarla örülmüş, iç bölüntüler dolma duvar dediğimiz yöntemle şekillendirilmişti. Oda kapıları yazlık dediğimiz geniş salona bakardı. Topu topu üç odalıydı üç!. Rüzgar tabana serili yaygıları yukarı yukarı kaldırıp indirirdi. Hele kırık cam ve çatlaklardan içeri giren yelin iniltisini hatırlamamak imkansız be kardeş.

Anadolu insanının aslı güzeldir. Paranın arsızı, küstahı ve sonradan görmeleri çoğaldıkça bozulmaya yelteniyor asıl. Bu yelteniş kahrediyor beni yeğenim! Bu gidiş ürpertiyor yüreğimi. Ben geçmişe dair ipuçlarını verdikçe şişip kabaranlar artırıyor daraltılarımı.

Daldan dala konanlar, doğduğu yöreye, köye, eve dönüp bakmayanlar, geçmişle bugünü ölçüye vurup tartmayanlar, öküzle çift sürülen günleri unutanlar asıla dair ne hissedebilir ki.

Gökmen öküzün, sarı ineğin sağlığından, ölü ya da diri olduğundan haberi olmayanlar araba modeli yarıştırıyorlar. Yazlık şortla şezlonglardan çıplak poz veriyorlar. Aklıma geldikçe sıkılıyorum.  Aklıma geldikçe buram buram terliyorum. Aklıma geldikçe sarı ineğin, çil tavuğun, gökmen öküzün resimlerine bakıyorum ben.

Geçmişimizle ne kadar övünsek azdır. Övünürken çıkarmalıyız kimi dersleri de… askerde yerinde say komutu vardır. Yerinde tempolu tepinirsin… Yerinde tepinmek yorar adamı.  Yerinde tepinmek zayıflatır. Yerinde tepinirken kaldırılan toz boğar insanı.

Boşa düşler, boşlukta bırakır yiğidim. Çözümcü babaların insanlığı nasıl çözümsüz bıraktığını görüp, geçmişe dair hikayelere de göz atarak çeki düzen vermeliyiz kendimize. Her bir bireyin hayata dair hikayeleri olmalı. Tatil sepeti, oyun sepeti derken başkaları hınzırlığın sepetiyle dikiliveriyor karşıya…sığınacak mekan, sokulacak delik aramak ne acı, ne kötü!...

Çaresiz bırakılmak ne vahşi!...

Kıbrıs, Keşmir, Karabağ, Libya,  Suriye, Irak,  Filistin,  Lübnan, İran, Rusya, Ukrayna. Çoğaltmak mümkün. Dedemin masallarını bilip misaller çıkarmak lazım. El ele vererek tarlalarda geçirilecek yıldızlı yaz gecelerinde bağımsızlığın türkülerini çoğaltmak lazım birader. Tüketmenin acımasızlığında değil, üretmenin sevincine durmalıyız.

Çocuklarımız tabiat, çocuklarımız biyoloji cahili. Köstebek misali güneşin nerden doğup nerden battığını bilemeyecek durumda gençlik.  Kırkanatlı, zar kanatlı böcekleri bilmek bile yeri geldiğinde önemli.

Keyfimizin sonsuzluğu her birimizin çoğalttığı hikayelere ne kadar da bağlı. Sağlıcakla

18 Ağustos 2024 Pazar

MARAZLARIMIZ

 


Sosyal hayatın içinde olmak, anın ötesinde öncesi ve sonrası için gözlemlemeyi, düşünüp sorgulamayı da beraberinde getiriyor. En azından benim için bu böyle gerçekleşiyor. Merasimler, toplantılar, cenazeler, düğünler, etkinlikler, eğlenceler, sohbetler, konferanslar, sunumlar, konuşanlar, konuşulanlar, amaçlar, amaçlananlar, olanlar, olmayanlar, neticelenenler, neticelenmeyenler ühhü!... mevzu derin, mevzu hassas, mevzu kıldan ince, mevzu ağır!...

Cuma hutbelerinde bile her şey insanın emrine, hizmetine verildiği söyleniyor. Mevlana da; “sevgide güneş gibi, dostluk ve kardeşlikte akarsu, hataları örtme de gece, tevazuda toprak, öfkede ölü gibi ol. Her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” hatırlatmasında bulunuyor. Doğru mu doğru.  Sözün doğruluğunu kimse inkar etmez, edemez.. Ya uygulama? …..

Ruhi hastalıklarımız depreşiyor kardeş. Depreşen arızalarla hangi günahkâr işler ortaya çıkıyor, say say bitmez. Kinler, öfkeler, kıskançlıklar yanlışların en yanlışlarına kapı aralıyor.

Aralanan bu kapıyla dedikodunun bile belini kırıyoruz biz!

Sevgi sabırdır, sevgi şefkattir, sevgi birdir, birliktir, sevgi inceliktir!.. Eeee!

Kişisel övünçlerimiz, kıskançlıklarımız, tutkularımız, böbürlenmelerimiz, çıkarlarımız marazi ölçüsünde hastalıkları peydahlıyor.  Bu marazların kime ne faydası var oturup düşünülmesi gerekir yeğenim.

Başkalarının yaptığı iyi işleri bölmek, karalamak yerine iyilikte yarışmak, bütünlüğe katkı sağlamanın yollarını aramak değil mi doğru olan, güzel olan. Bunun için de ruhumuzu kabzeden marazi hastalıklarımızı tedavi etmenin seferine çıkmalıyız önce. Maddi şeylerin yolunda yorulduğumuz kadar, kültürel edinimlerin yorgunluğunu göze almalı, alabilmeliyiz.

Öfkelerimize göz atın, kinlendiğimiz şeylere bakın, kıskançlıklarımızı bir bir sıralayın.  Bunlara gerçekçi yaklaştığımızda sosyal insan olma yönündeki niteliklerimizi nasıl bozduğunu göreceğiz kardeş.

Öfkeyle, taş olmasa da nasıl laf attığımıza bir bakın. Sevginin rafa kalkıp, kin yanardağlarının nasıl lav püskürttüğünü düşünün. Kıskançlığın elimize kılıçları tutuşturup bizi nasıl saldırganlaştırdığını fark edin.

Toplumsal huzur ve barışın yolu, önce kendimizi sorgulamaktan, fert fert marazi hastalıklarımızı tedavi etmekten geçiyor.

Elti eltiyle, kardeş kardeşle, amca amcayla, yeğen yeğenle, elti görümceyle, eş kocayla, komşu komşuyla, arkadaş arkadaşla, müdür müdürle, siyasetçi siyasetçiyle, işçi işçiyle, köylü köylüyle karşılıklı ilişki ve davranış şekillerini gözden geçirmeli. Bu eşleştirmeleri çoğaltarak kritiğini yapılmalı. Kritiği yapmak içinde bir çaba gerekiyor.  Çaba olmadan başarı olur mu? Asla..  

Bu çabayı göstermenin acelesinde olmazsak, sosyal medya da birbirimize laf sokuşturmaktan öteye geçemeyiz. Geceler yarim oldu/ Ağlamak kârım oldu  türkülerini söyler dururuz.

Sevmek her şeyken marazlar engelimiz.

Sağlıcakla.

14 Ağustos 2024 Çarşamba

ANAMIN “GARA GIYLISI”

 

Herkesin ekonomiden söz açıp, zorluktan, sıkıntıdan bahsedip içinizde oluşturduğu daraltıyla baş etmeye çalışırken, olan güzel işler içinizdeki yaraları onarıveriyor. Güzel işler ilaç.. Güzel davranışlar merhem…  ufacık bir jest ağrı kesici… gönülden bir ikram  topyekun onarıcı.. Hatırlatıcı, kendinize getirici.

Gerçekten öyle… Bilirim Anadolu insanı hissiyatlıdır. Tüm iyi işler karşısında bile hislenir ağlarız biz.  Ağlarken,  ağlasın isteriz herkes…

Karmaşık duygular içinde çarşı boyu yürürken bir bardak çayla ikram yapmanın hevesinde olanla, görünmez kuytulara sokulmaya çalışanların terazisini asıp, çetelesini tutuyor insan bir yandan. Tutarken alman gerekenin en alasını alıyor, en güzelini, olması gerekeni yüreğine yapıştırıyorsun.

Bir bardak çayı, bir yudum suyu, bir çimdik yiyeceği ikram etmenin gayret ve hevesinde olanları gördükçe “sayıları artsın” derken, gönlünüz genişliyor kardeşim. Bu genişlikte tamamlıyorsunuz en noksan yerlerinizi. Düşünmek iyidir. Sorgulamak da... Düşünüp sorgularken çıkarır insan en muhkem dersleri… Çıkarmazsan….. eh! İşte gelir geçersin kardeş.

Anamın yaşlılığına denk geldi filmler, diziler, sinemalar.. Elinde mendili olmasa da gözyaşlarını “gara gıylı” dedikleri başörtüsünün çenesinden aşağı sallanan uçlarına siler dururdu. Her sahnede bir acıklı durum olmasa da yaratırdı kendince. Göynülür, göynülür ağlar,  “örtme” uçlarının ıslaklığı gitmezdi bu yüzden. Duygu onun işiydi onun…

Ağlarken herkes ağlasın isteriz biz! Ya gülerken? Bu konuda kimilerinin cimriliğine diyecek yok. O gülsün yeter. Gülerken göstere göstere gülmek lazım bir de.. of of!..

Ağız birliği, duygu birliği giderse, denge bozulursa korkmak lazım kardeş.. duygu bozulursa düşünce bozulur.. duygular bireyselleşip bencilleştikçe dünya daralır dünya… dünyanın darlığı neleri daraltmaz ki!.. Of! Of!..

Yüreğin katılaşması duygu noksanlığındandır. Duygusu eriyenin duyusu olmaz yeğenim! Duygu algının ve hissedişin sonucudur. Algıda ve hissedişte ayrılıklara düşersek bir olmanın birlik olmanın tadına varamayız. Tadına varamamak, başka tatsızlıkları doğurur cancağızım.

 Anamın sulu gözlülüğüne laf ede, laf ede Ortadoğu kan gölü, Gazze ceset tarlası yas tutacak, höt!! diyecek kimse yok şimdi. Gördünüz mü ayrılığı ayrıcalığı!. Gördünüz mü cinlerin oyununu?

 Eskiden ne gülerdik, eskiden ne ağlardık kardeş... Duygusuz, dilsiz, kimsiz, kimsesiz dikilip kaldık. Ben böyle dedikçe “yine  ne oldu?” der gibi saf saf yüzüme bakıyor çocuklar. Bu duyguyla şişkin gözlerim. Bu duyguyla ses tonum titrek.. bu duyguyla üzüntünün en ağır tonundayım. Anamın “gara gıylısı” az gelecek az!.

Duyguda birliğin tadı başka tadı. Birlikte ağlayıp, birlikte gülmenin gücü başka.  Kalbin gücü duygunun azlığı ya da çokluğu kadardır. İnsanlığın ölçüsü de….

Duygunun derinliğine dalınca ühhüü!, yollar uzun, yollar ince. Bir mevzu ki sorma gitsin.

Ölürsem kabrime gelme istemem

Ölürsem kabrime gelme istememmmmmmm

Akan gözyaşlarımı silme istememmmmmm

Eskiden ne ağlardık! Sağlıcakla…

7 Temmuz 2024 Pazar

Halil Oral Yeni Kitap Düşünce Atlası


Kültür ve Turizm Bakanlılığı Halk Şairi Halil Oral'ın yeni kitabı çıktı. Hem yeni kitabını konuştuk hem de geçmişi ve geleceği. Düşünce Atlası, Kelimeleri İzinde, Tun Yayıncılık'tan çıktı. Temmuz 2024

21 Nisan 2024 Pazar

SABAH RÜZGÂRININ GÜCÜ


 

İnsan ellisine basınca bi sigara öksürüğüdür başlıyor. Altmışa sallanınca merdiven basamaklarında duraksıyor kardeş.! Görüyorum; sonrası dizler, omurgalar fıtıklar, şekerdi tansiyondu ne varsa fırlıyor hepsi. Belli vakit sonrası yaşın insanı nasıl hırpaladığını görüyor ve gözlüyorsun. Doğanın güzelliği pusudan kalkmış olsa da yaş yetmiş iş bitmiş deyiveriyorsun.. Oysa Alıç Harmanı’ndan, Çınarlı Dere’ye ordan Ebeciğin Bağ Ardı’ndan Öteyüze çıkardın da ıhh! demezdin. Oysa yaş, Ihh! demeye çoktan başlıyor yeğenim. Kırktan elliden sonra birden ve artan hızla değişiyor yaşam.

İstediğin kadar bastonu atmaya çalış,  bıyıkları yülüt, yarı dökük saçları iki kere tara,  ühhhü  geçti gitti ömür! Yel gibi, rüzgar gibi, jet gibi…. Durma ellisindeyken  krk say sen… durma yeni yeni esvaplar düz konfeksiyondan. Giymeye vaktin, eskitmeye fırsatın kaldıysa..  durma  zamanı kandırmak için elinden geleni yap!

Kış geldi mi yaz gelsin deme. Yaz gelince de “bitmesin de, dur” kendi kendine. Yaş mevzusunu  gündemine sokma,  kendi kendini inandır ömrün vakitsiz sınırsızlığına..

İnsan kendi yalanlarına bile inanır bazen. İnsan kendi kendini aldatmaya çalışır vakte, vakitsizliğe dair.  O aldatmadır kimi vakit sorumsuz kılan,  amca, teyze diyenlere kızdıran. Kış geçip paltonu çıkarmasan da güz bi hışımda gelmiş oluyor.

Doğumu bilir mi insan?

Doğumu bilen ölümü hatırlar mı? Gün ağardığın da bilmek gerek batımı.  A-aa! sabah olmuş, akşam olmuş şaşkınlığında kalmamak için vaktin hükmünü de hükümsüzlüğünü de bilmek lazım.

Hop oturup hop kalkarken küüt! diye duruveriyor yürek. Vücut ambeleye kalkıp çatt! diye çatlıyor sistem. Dudaklar kenetlenip dişler kilitleniyor.  Vakit o vakit işte.. pişmanlıklar boş, yalvarışlar nafile…yaşamın anatomisini kavramayanın,  ölümün anatomisine dair çıkarımı olur mu? Anlamadan, anlayamadan maddesel çıkarların kuşatmasında, hesapsız işlerin aymazlığında farkına varmadan varamadan gelir geçer kimileri. Dört ayak kurbağa sıçramasında çukurun kenarına varır da varmazlığında durur yine de…

Yüreği cızz etmeli, edebilmeli insanın. Bir cüce sinekten dersler almalı. Kulağından dümdüz geçip gitmemeli çok şey. Beden titremeli… inceden en kılcalına duygu akmalı.

Ölüm deyince üşümesi artıyor kimilerinin. Niye? Hesapsızlığın hesabı mıdır korkutan? Haksızlığın hakkı mıdır üşümeyi artıran? Bir hesap ki, ne kara kucak, ne de yağlısından güreş. Tam olarak hesabın günü yeğenim.. Diliyle dişi arasında yaşayanlar adaletin pençesinden nasıl kurtulur? Aman yarabbi!

Bugün de kendi içimde söylenip duruyorum ben. Sorarken sorguluyorum yaşama dair çok şeyi..  Yüreğimdeki duygu yükünü yokluyor, enine boyuna ölçüp biçmenin hassasiyetine soyunuyorum. Bir kıraç yüreğin hissedişiyle, defineler yüklenmiş akciğerin kıyaslamasına kalkışıyorum hadsizliğime bakmadan. Duygularımı sabahın rüzgârı ittiriyor sanki ordan oraya.   En derin vadilerden en engin ovalara dalıp dalıp çıkıyor insan.  Beli yaştan sonra duyguları belli seviye de tutmak zor kardeş. Bu zorlukta depreşen duygular,  uykular uyutmaz insana.. Bu uykusuzluk içinde geceler yâr olur da türkü olur ünlenir diller de..

Allaha emanetsiniz. Sağlıcakla..

15 Nisan 2024 Pazartesi

MELEKLERİN SABRI

 


Babamın dediği dedikti. Dediğim dedik durumu,  yaşadığı kültür içinde asla yanlış değildi.  Anama bir fiske bile vurmazdı ama kızdığı zaman cezalandırırdı.

Meradaki harman yeri olduğu için dile dokunan uzatmasını kaldırır halk onu Merharman” kısaltmasıyla adlandırırdı. Bizim eve en fazla yedi yüz metrelik mesafesi ya var, ya yoktu.  Eteğindeki yokuşta yorardı yani insanı.  Hele bu yokuşu ceza niyetiyle tırmanırsan daha da sevimsiz olurdu. Babam sporcu koçu edasıyla düdüğü çalar anamın harman cezası başlardı.  Harmana varınca karşıdan geldim diye el eder, ikinci düdükle geriye dönerdi. Anam tüm buna rağmen içindeki öfkeyi dışa vurmaz, vuramaz yuvayı darmadağın edecek davranışlarda bulunmazdı. Duygularını yüreğinde yaşardı vesselam. Hey gidi anam hey! Sabır taşı olsa çatlardı da sen yine çatlamazdın. Bu sabrı derecelendirecek ölçek bile yoktur herhalde. Of Of!

Benim erken dünyaya gelmiş anam, benim sabır küpü anam, benim vakitsiz yaşamış anam, benim kadersiz anam, benim çileli anam!…

Anacığımın sabrını düşünürken Annem bir kez daha devleşiyor gözümde.  Sağ olsa sarılıp öpeceğim kardeş. O sabır, meleklerin sabrı yeğenim. O sabır, alkış tutulacak sabır birader. O sabır, fikirsiz bir duruşun ürünü değil, insanın insanca duruşu belki de…

Hayatla, mutlulukla, huzurla insan arasındaki en büyük engel insanın kendisiymiş. İnsanın içindeki engeller kimi zaman her birimizi büyütürken bazen de olmadık hallere düşürebiliyor. Olmadık durumlara düşme halindeki sabır da huzur ve sükûnete erdiriyor.

Bugünün koşulları içinde düşünüyor, kıyaslama yapıyorum da anam o günün kültürü içinde koşulsuz boyun bükmesi gereken çaresiz, babam güç elinde bayrak sallayan otorite. Kimseye verecek hesabı da yok.

Dünyaya bak. Kim kime hesap veriyor. Hesap verenler belli.  Bi düdük koş, bi düdük öl.  Baksana Filistine, Baksana Gazzeye… Ölen ölene.. kurşunu sıkan sıkana, bombaları atan atana.  Uf, Ufff!

Kanun ve kuralsızlık güçlülerin gücü halindeyken ne yapabilirim ki yüreğimde biriken öfkeden başka. Anamın sabrını öğütlemekten öte ne diyebilirim ki.

İnsanlığı bambaşka anlatmıştı, çok farklı tanıtmıştı anam.  Ele geçirdiğiniz bilim ve sanatla insanı yoldan çıkardınız, insanlığı öldürdünüz bu dünya da. Kuralsızlıklar sizin keyfiniz gelsin diye sürüp gidecek mi insanlar hep ölecek mi? Yuh,  Yuh olsun size…

Bu savaşları seyredenler arasında kimler var hadi sayın bakalım. Babam annemi cezalandırırken etrafında seyreden kimler vardıysa bugün de onlar var.  Dur demiyor, yapma, ayıptır demiyor. Demedikçe azıyor kimileri..

Bu saldırganlıklar,  bu eziyetler, bu tokat atmalar, bu hırpalayışlar, bu cezalar ürkütüyor insanı. Dar geliyor dünya dar! Bu dar getiriş neyin nesi! Yazıklar olsun, bir kez daha “yuh” olsun.

Beni bu sıkıntıdan, insanlığın kısırlığından koparıp yerel seçim sonrası baharın enginliğine  salacak,  yangın yeri olan içime soğuk sular serpecek düşlerin düşüyle…

Dilimde yerel bir ezgi; “Ni sandın, sen beni ni sandın”  nidalarıyla dünyayı selamlarken….

Sağlıcakla..

26 Şubat 2024 Pazartesi

MAHALLEME MEKTUP 14 ( Huzur, birlik, bakış, duruş)

 

Kıymetli Komşularım,

Kentlerdeki insan nüfusu arttıkça birlikte yaşama hazzı kadar güven ve tedirginliğinde arttığı merkezler haline geliyor. Bize ya da birçoğumuza uymayan yanlış kostümler bürünmüş kavramlar ortalıkta dolaşabiliyor. Doğruyu aradığımızı sanırken, yanlışın ne olduğunu sormaktan kaçınabiliyoruz çoğu kez.

Birlikte yaşamak bir kültür meselesidir aslında. Kültür, gün gün eksikleri aşma gayretidir. Mahallemizde birçok konferans, sohbet, sosyal etkinliklerle mahalle buluşmaları gerçekleştirirken eksikleri tespitle, birlikte yaşama biçimini doğru bir merkeze oturtmaktı gayemiz. Eksiklerimiz olmasına rağmen başarılı olduk mu?   Olduk çok şükür.

Yardımlaşmayı, dayanışmayı, selamlaşmayı, göz göze gelmeyi, yan yana oturmayı birlikte sevinmeyi, birlikte üzülmeyi, komşu olmayı becerdik mi?  Becerdik elhamdülillah.

Niyetlendiğimiz pek çok projenin tam ve kusursuz olması beklenemez. Eksiklerimize rağmen mahalle olarak yörede parmakla gösterilirken, dillerde övgülere layığız.  Ne mutlu!... Bundan büyük mutluluk mu olur?

İnsan evini özlüyorsa, insan birkaç gün görmediği komşusunu arayıp sorabiliyorsa, selamlaşmanın hazzını taşıyorsa,  hal hatır soruyorsa, insanlar birbirine gülümseye biliyorsa daha ne olsun… Tüm bunlar kamunun huzurunu artıran, yararını çoğaltan işlerdir kardeş.

Mahalle dediğin rastgele sevilmez ki, güzellikleri rastgele bakışla fark edilmez ki, rast gele duruşla mahalleli olunmaz ki!... Kimilerinin çöplüğü olmasına müsaade edilmez ki!.. Düşlerimizin gemisi kimilerinin hayaline sığmaz ki!...  Mahallemizin havası rastgele solunmaz ki!..

Şu ortasından akıp giden çay, birbiriyle yarışan ördekler, dalışın yarışını tutan karabataklar, mesire yerindeki ağaçların en tepesini yalayan rüzgar, ritim tutan yaprak hışırtıları, o ağaç senin bu ağaç benim diyen sincaplar.. Gör, bak, fark et, al payını kardeş. Sal düşlerini durgun  akan suyun yüzeyine…Suyun durgunluğu gitmek istemeyişindendir

Bakmasını bilmek de sanattır yeğenim! Bulgur bulgur toprağı kabartan kör köstebek kadar akça düşlerin yoksa dermansız dertlerdedir insan!..  Her komşunun bir öyküsü, hikâyesi, birliğe, beraberliğe dair güzel düşleri olmalı. Bunların olmadığı yerde kümesine tilki düşmüş tavuklar gibi olur mahalle…

Kaldırım döşeli yollar,  taşkınları önleyen beton kanallar, gece karanlığını aydınlatan ışıl ışıl sokak lambaları, parklardaki yeşilinden çimler, minaredeki alem, sıcacık evler, iç ısıtan selamlaşmalar.. iç genişleten  bakış ve duruşlar. Kıymetini bilmek, özden hissetmek gerek cancağızım.

Bazen yeni doğan çocuklara doğdukları yer ve duruma göre ad verilir. Mahallemizin adı da öyledir. Bulunduğu yerden almıştır adını. Adı anıldığında onca güzelliği çağrıştırır yüreklerde.

Gözlemelerin, un helvalarının, keşkeklerin,  aşurelerin, huzura akan konferansların, imkânı olanların imkânsızlarla buluşma noktası, huzurun ev adresi, komşuluğun dokuma tezgahı, kültürün yaşam alanı velhasıl bir güzel huzur alanı.   Huzurumuz  ve birliğimiz daim olsun Sağlıcakla..