19 Mart 2023 Pazar

HAYALLERLE SİVTİNMEK


Pek çok yazarımız, şairimiz, sanatçımız, adlarını sayamayacağımız sayıda bilim adamımız var.  Var kardeşim! Tarihe baktığımızda Ulubatlı Hasanlarımız, Sultan Mehmetlerimiz, Hasan Tahsinlerimiz var yiğidim. Dahası say da say!

Kimi topluluk ve cemiyetlerde kendini tanıtma faslı oluyor. Ne desem nasıl anlatsam kendimi? İşciyim desem?.... Ya da çiftciyim veya köylüyüm…. Iıh!.. bir gerçekten hareketle desem bile bunları, toplulukta bir etki yaratmayacağı muhakkak.  İçinde bulunduğum mekânda çevremdekilerin için için iç geçirip ortamın kalitesizliğine varan vücut dili sergilemelerine bile sebep olabilirim. Olur mu olur insan!. Sonra bakışlar arasında ezilişimi tahayyül edin. Öyleyse ne diyeyim, ne diyeyim “toprağın kuyumcusuyum!” bir de kendimden emin söyledim mi of of, deyme keyfime..

Kuyumcu lafı başlı başına etki yaratmaya maruf bir kelime.. “Toprağın Kuyumcusu” deyiminde toprak lafını düşük, kuyumcuda tonlamayı yüksek tuttun mu ağızlar açılıp gözler faldaşı oluyor yeğenim. Gözleri üstüne çevirip yanına doğru sivtinenler bile oluyor..Bu da benim tecrübeyle edindiğim bir taktik işte..

Hayaller ile yola çıksa da,  gerçekle arasına duvar da örmemeli insan. Bu duvarı örerse kendini aldatmaya başlar insan. Sonu hüsrandır.

“Toprağın kuyumcusu” olmak bir birikimin adıdır. Toprakla kurulan bağ oranında edinilen bilgidir kısaca. Bizdeki bu birikim doğduğumuz gün başlamış kardeşim. Hatta tam tamına  anne karnında. Bu kadar da atma diyenlerin alnını karışlarım. O kadar iddialı bir mesele yani.

Ufak at da civcivler yesin diyenlere “hodri meydan” demeyi göze almış adamım vesselam…

Tecrübeyle elde edilen bilginin kesin olan yanı var ki üretim. Bilgisi olanın üretimi yoksa ne işe yarar ki! Salla gitsin, boş çuval.. boş hava, boş yaygara, boş hayal… uf uf!....

Hayatı, hatta ülkeyi güzel kılacak bilgilere sahipseniz hayat güzeldir.

İnsanın kurduğu cümle kadardır kültürü. Algısı yanında verdiği emek kadardır bilgi birikimi…

Ulubatlı Hasan’ı Hasan yapan bayrağı burca dikme başarısıdır.

İnsan düşlerine yüzme öğrettiği oranda okyanusa açılma cesareti gösterirmiş. Tek başına düş ne işe yarar ki? Düşlerken düşer bazen insan..

Siyasetin gündemiyle düş kuranların sayısı gün gün artıyor kardeş!. Siyasetin bilindik laflarıyla takım elbiseli pozlar sosyal medyayı süslüyor.  Süslesin yeğenim. Bu sayede unuttuğu renkleri bile hatırlıyor insan. Siyasete sevdalı kişi zenginliğini gördükçe sayı sayma unutulmuyor. Unutturmayın, daha üslü sayılara doğru gidin ki bilgideki birikimim çoğalsın benim.

İnsanın bilgisi bir öğrenme sürecinin sonucudur. Bilgiyi çoğaltanda insanın kendisidir. Çoğaltımın sonunda ortaya konan bir ürün yoksa sosyal medyayı süsle dur. Süslemek benim de aklımdan geçmiyor değil. Ardından bakmamam gereken bir nakdim olsa atlarım ben de. Biriktirdiğim bilgi oranında ürettiklerim var en azından.  Ya senin? Yokla kendini istersen. Düşlerken düşme diye hatırlatıyorum bir yandan. Başarıya kısa yoldan ulaşmanın en kestirme yolu nefisten mi geçer acaba?.

Yazmak bilmece gibi bir şey.. olduğumuzdan fazlasını oldurmayacak kadar açık.. kendini olduğu gibi gördürecek kadar net.

Hayat seçmektir. Yolculuksa seçimlerden ibaret. Sağlıcakla….

13 Mart 2023 Pazartesi

BİLMENİN ZENGİNLİĞİ

 

 

Kelebek misali ömrümüz bir gün olsaydı, o güne neleri sığdırmaya çalışırdık acaba?. Yerle bir olmak, zenginken yoksul olmak saniyelerin meselesi. Gördük, gözledik. Pek çok ibretlik hikâyeyi birinci ağızlardan dinledik.

Arada da olsa konforu bırakıp trene binmeli insan. Yaya yollar yürümeli farkına varmak, vardırmak için. Çadıra baş sokmalı havaya kar düşen gecelerde….

Gök boşalmadan, yer titremeden doyurmalı insan sokak köpeğini. Bir bebeği gözleriyle sevmeli. Hatırlamalı insan. Duymalı. Görebilmeli. Hissetmeli.. anca öyle zenginleşir insanın ruhu be kardeş!

An’a neler sığmaz ki! Anda neler olmaz ki!. Ölümü oyalayan insanın, insanlık önceliği olduğu zaman pek çoğu sırlı izler bırakırdı dünyaya. Yaşamı alçaltarak yaralayan, hatta insani varlığını yok edenlere karşı güzelliğe dair duruş göstermeli. Gülümsemek, gülümsetmek ve içimizdeki insanlık şarkısını duymak için.

Ölümü bilmeyen yaşamayı da bilmezmiş. Köre denizi anlatmak kadar zordur ölümü bilmeyene yaşamayı anlatmak. Ya, aynen öyle…

Yaşamak farkında olmaktır çok şeyin. Genel huzur, topyekûn mutluluk, farkında olmaktan geçer yeğenim!  Ölümü bilmek “çok şeydir” demek yetmez. Her şeydir aslında. Ölümü bilmeyenler hayata yenilip kaybolmakla kalsa iyi. Bilmeyenler kimi vakit insanlığın yaşam yollarını tıkıyorlar be kardeş. Ne acı, ne vahşice! Ne büyük aldanış. Uf, ufff!

Ruhsal ve vicdani rahatlık, bilmekten geçer.  Akademik bilgiyle donanmış niceler ya da paranın gücüne sığınan oncalar bilgisizliğin bilgeliğinde hangi huzurun kucağında olurlar ki!

Ölüm, ümit meselesidir bir yandan. Ümit etmeyenin yaşamı nedir ki.. of, offf!

Ölümü bilenlerin güven duygusu farklıdır. Çevresine verdiği huzur, mutluluk apayrıdır. İnsaf ve merhameti, anlayış ve sevgisi bambaşkadır. Ölümü bilen insanları denizlerdeki kıyılara benzetirim ben.  Dalgalar durulacak yer aradığında kıyılarda bulur sükûneti cancağızım.

Yalancıların, ahmakların, cimrilerin, korkakların, hırs ve tamahkârların ölüme dair çok eksikleri vardır birader. Kıyı olmak gibi dertleri yoktur en başta.

Ölümün az bilindiği anlarda düzen bozulur düzen. Ölümü bilmenin yolu kendini anlamaktan geçer. Anlamak anlatmanın çok öncesidir. Anlamak akıl erdirmektir.  Öğrenmektir aslı. Öğrendikçe farkına varıp sağduyu sahibi olur insan. Anlamanın yolu okumaksa, sevmek bütünlük oluşturmanın koşullarındandır. Tüm bu koşulların yanında ölümün bilinmesi, insan olma başarısının anahtarıdır kardeş!.

Bazı şeyleri bilmeden yaşamak insanın kendini de toplumu da yorar. Başarı (!),  bilmekle olur. Her başarı da mutluluk getirmez. İnceliği, ayrıntıyı da bilmek lazım.

Vakit, ayrıntıyı ayırt etme vakti.  İnsani lisanımızı kurup özleneni inşa etme vakti. Ölümü bilme vakti. Bilmezsek, çok sular kirlenmez mi? Sağlıcakla

2 Ocak 2023 Pazartesi

ERMENEK VE SUMSUK!


Hayata dair çok şey yazabilirmişim meğer. Yazdıklarım yazamadıklarımın yanında bir hiçmiş oysa. Yaşama dair, köye, kente dair neler varmış yazılacak bir bilsen. Yılların ardından durup düşündükçe anlıyorsun hafızanda birikenleri. Kimi tatlı, kimi acı. Gazoz kapağını açınca uçup giden gazlar gibi unuttuğunu saydığın şeyler çıkıp çıkıp geliyor kardeş! Çıkıp çıkıp geldikçe, kuruduğunu sandığın ekmek misali, durgunluğun içinde kavak yeli ölçeğinde her şey taze, hepsi gerçek.

Nice isimsiz, aynı zamanda tarifsiz, bir o kadar yüzsüz yüzler dikiliyor hatıraların ortasına.  Islığa verdiğim melodiler, çalıya dolanan hayallerim, bez yapılı toplarım, patlangacım, el yordamına şekillenmiş tarak yüzü görmemiş saçlarım… uf, uf! Ne varsa üşüşüyor cancağızım. Peh! Peh!

Naylonla, gazete kağıdıyla yamanmış çerçevenin camı yok sırada. Tuzlanmış bezle sarılmış sobanın tüten borusu hesapta hiç yok.

Ben herkesken, herkes bendi aslında. Onlar hepten hatırlamamış, hatırlayamamıştı sırdaş sayılacak anıları. Belki de köşe bucak gizlenen, görmezden gelinen hatıralar. Pek çoklar, anılarda ne soluklanacak ne de konaklayacak vakti bile zarar saymıştı.

Günlerin içinde gölgeler bile şekil değiştirmeye alışıktı. Sabahın ayrı, kuşluğun ayrı akşamın ayrı. Vakit vakit gölgelerin şekli de yönü de değişikti.

Kendi gölgelerimin ayak ayak ölçüsünün hesabına duran ben, çaresizliklerimi hesaba vursam n’olur? Yazsam ne olur ya da yazmasam! Hayallerimin heyecanını duyup ayağa dikecekler mi var? Burun kıvırıp alaycı bir gülümseme yapışacak dudaklarının bir yanına çokların…

Yazmasam? Gölgelerin şekli nasıl fark edilecek ya da kim ettirecek…

Yazarken, meramı tam anlatamamanın korkuları da peydahlanıyor durduk yere. Ya da yüksek duruşların alaycı davranışına mazhar olmanın psikolojisi kabzediyor yüreğini.

Masal değildi hiçbir şey. Yoksulduk herkes gibi. Yoksulluğun canımızı acıttığını bilmezdik biz. Olmayandan var olan bir duyguydu belki de üzerimizi örten.

Doğum günlerinde bisiklet,  mumlu pasta bilmedik biz. Olmayanı düşünmek güçtü yeğenim. Doğmuşsun, doğmamışsın umur değildi. Yedeği olmayan ermenek ayakkabının altı delinse sumsuklanacağını bal gibi bilirdin. Yenisini almak zordu. Zor olan, topyekun zorluktu bizim oğlan!

Sarp Dere de karga düşüğü cevizlerin yağı damağımıza yapışır lezzeti zihnimizden çıkmazdı. Ya al kırmızı kızılcıklar..  Gazezin damı yanında kirazlar. Bığışın Karatepedeki, Zeybek İsmel’in mezarlık altındaki dutları, yabani dere korukları, dağ elmaları, alıçlar, Çınarlıdere’de Davut  Memedin üzümleri. Çerezdi çerez. Doğada yokluğun bakkalıydı onlar. Yaşamayan bilmez kardeş. Bilinmediği için köyler bile meyvesiz ağaçlarla dolduruluyor ne hikmetse. Biraz akıl, biraz düşünce.. Demiryolları inşa edilirken Almanlar istasyonlarda yapmıştı bunu. Yabancı ajanlar “ ceviz diken ölür” diyerek yıllarca ceviz ağacı dikilmesini önlemişlerdi bu memlekette.

Yokluğumun yoksulluğunda hayallerimin maketiyle avunup durayım ben.  Herkes bildiği duayı okudukça (!) el kaldırıp amin diyeyim sessiz sedasız. Benden beklenen de bu zaten.

Şubatın on biri doğum günüm. Şimdiden doğum günümde gelecek mesajların,  hediyelerin heyecanındayım ben. Sayenizde azıcık tadına varayım.

Sağlıcakla…

29 Aralık 2022 Perşembe

YALNIZLIĞIN DEFİ İÇİN


Geçmişte bizim oraları yaylak olarak kullanan Yörükler gelirdi. İlkbaharda gelirler, sonbahara doğru göçer giderlerdi. Göçleri kalabalık olurdu. Merkep sırtlarında tavuğuna horozuna kadar bulunurdu. Daha sonraki yıllarda yükleri motorize haline geldi.  Arazideki hangi taş, hangi ağaç, hangi kovuk var çok iyi bilirlerdi. İş bölümü de yaparlardı mutlaka.. Onların yaşam ve iletişimleri ile ilgili çok hikâyeler dinlemişizdir büyüklerimizden. Kendilerine has inançları(!) olur, kesin ve kesgin konuşmazlardı. Yuvarlayıp geçerlerdi sözü… Kendi içlerindeki sırrı çözmek oldukça zor olurdu.

Yörük kadını karşı yamaçtaki oğluna seslenir;  Akçamın dalında heybe var, heybenin içinde torba, torbanın içinde çıkın. Çıkının içinde azık var al da ye emi!.. 

Eh! Eh!...  Şeklinde diyalog ve iletişim sürer gider.

Bazı insanlar vardır ki boş bohçadır. Bazıları bohçanın içindeki azık. Bazıları ise ışık. Bazıları top yekun hepsi.

Bohça azığı dış etkenlerden koruyup kollayan koruyucu.  Maddi açlığın süreğenliğinde önemli iki unsur kısaca. Öyle azıklarda vardır ki manevi açlığı giderir kardeş.  Işık tutanlar ise işaret eden, yol gösteren tecrübe sahibi bilgelerdir. Tüm bu vasıfları el birlik taşıyan insanları başak yüklü ekinlere benzetirim. Harman yerinde tanelerinden ayrılan başakların bereketi tartışılmaz. 

İnsanın hayatta bir duruşu ve tavrı olmalıdır. Bencil duruş ve tavırların kendisinden başka kime ne faydası olur ki. Bohça değilsin, azık değilsin, ışık değilsin. Hadi söyle, nesin sen? 

Her köyün, her beldenin hatta her ülkenin sıradağları mutlaka vardır. Hatta insanlığın. Sıradağlar malum peş peşe uzarlar. Kimileri bu sıradağların başlangıcıysa kimileri de sonuncusudur bu dağların. Öyle görürler kendilerini nedense. Taş yapılı dağlar olduğu gibi, kar başlıklı dağlarda vardır.  Aslında dağlar coğrafi duruşları yüzünden hep bir engeldir. Aşılması zordur kısaca. 

Yunus Emre şiirin bir kapısını açansa, bizim şair dostların kimi, sonuncusu gibi görürler kendilerini. Arada gelip geçenler sıradağların bir parçası. Gerisi ıvır zıvır işte.  Bu dağlar geçit vermediği için borularını öttürüp dururlar vesselam. 

Kendini küçümseyen insanların, kendi kendine duyduğu saygı büyüktür. Sıradağlar kendini büyük gördükleri için, kör bir arzu, kendilerine has tutku ve korkuyla yaşar giderler.

Doğayı gözleyen ve içinde yaşayan biri olarak benzetme ve yakıştırmalarda bulunmanın negatif yönleri var mı, yok mu tartışılır. Kiminin sıradağlarında güle de bülbüle de yer yok cancağızım. Madde ve manaya açık olan gönül esasen gül bahçesine benzer ki,  arı bir kalple marifeti, bilgiyi, irfanı donanan insan huzur bulan, huzur veren yöne yönelir. Kendini sıradağlara konumlandıran insan dağların bahçıvanını unuttuğu an kendi zindanındadır. Allah korusun, Allah Korusun!

Yörük göçlerinden yola çıktığımız bu yazı anlaşılmaz bir hal aldığı düşünülebilir. Yazarlar her yazdıklarının anlaşılır olmasını istemezler. Bazen anlaşılmamayı tercih etmek de bir yoldur.

Hissettiklerimi harf harf, kelime kelime, cümle cümle yazıya dökme yürekliliği gösterdim. Mesele bu. Sizden isteğim yazdıklarımda yalnızlığımı defedin yeter. 

Sağlıcakla..

27 Aralık 2022 Salı

DÜŞÜNCE

 

Hanemizde altı baş idik. Biri kız üç erkek kardeş. Zenginlikti hanenin içi. İş paylaşımı, aş paylaşımıyla huzurluyduk gerçekten. Topraktan çıkardığımız rızkı paylaşırdık el birlik. Önce birer birer evden ayrıldık, sonra köyden. Dört kardeşin arasına uzak mesafeler girdi. Her birimiz yeni haneler diktik şehir yerlerinde. Diktikçe yeni ihtiyaçlar çıktı karşımıza. Her yeni ihtiyaca yetişmek için didindik durduk.  Her didiniş selamı sabahı azalttı. Düğün, bayram, cenazelerdeki buluşmalar azaldı gün gün.  Sonra akranımızın, komşumuzun çocuklarını tanıyamaz hale geldik.

Akranlarımızla oynarken birlikte kanardı dizlerimiz. Mahalle arkadaşlığı kavramını yitirdik vakit vakit.

Tüm çocuklar sokak oyunlarının oyuncusu aynı zamanda kahramanıydı. Oyunların bile üreticisiydik. Ürettik ve tükettik. Kendi ürettiklerimizi bile zamanın değeri içinde değersizleştirdik. Mahalle arkadaşlığı yerine sosyal medya arkadaşlığı peydahlandı bilmeden tanımadan. Sosyal problemleri beraberinde getirdi bilinmeyen arkadaşlıklar. Uf uf!..

Oyuncağa boğsak da çocuklarımızı, biraz oyunla fırlatıp attılar. Attıkça biz yenilerini aldık durmadan. Kendi oyuncağını üreten çocuklar kadar mutlu edemedik yine de. Tüketimin kahramanı olma yolunda eskitmeye eğilimli hale getirdik. Tablet ve telefondaki çizgi filmler eşliğinde beslemelerini gerçekleştirdik.  Evi dağıtıp kudurmasın, saatlerce sessiz sedasız kalsın diye televizyondaki çizgi filmlerin karşısına oturttuk.  Çizgiler baş kahramanları oldu. Oturttuğumuz çocuklar toplumun sosyal faaliyetlerinden bile uzak duruyor. Sosyal medya dünyası haline geldi çünkü.

Yetişmenin zorlaştığı ihtiyaçlar çoğaldıkça anneler de çalışmalı dedik.  Çalışsın!.. çalışırken bıraktık çocukları kendi yalnızlığına. Ebeveynsiz halleriyle ne yaşadıklarını bilmeden, düşünmeden.  Kendi çocuklarımızla ilgilenecek vakti tükettik. Şefkate muhtaç çocukları vermemiz gereken şefkatten mahrum bıraktık.

Herkes kendine dönüp baksın. Yetişkin çocuklarımızın her biri başka şehirlerde uzak kentlerde. İmkânı olanlar torun bakmak için uzak şehirlerin yolunu tutuyor. Yolu tutabilmek önemli. Ya tutamayanlar. Sevgiden, ilgiden, alakadan, birlikten uzak yeni bir nesil başımıza inşallah yeni sorunlar çıkarmaz.

Kötü olan her şey zayıf kalıştan çıkar. İlginin alakanın zayıflığı korkutur beni her daim.

Her düzgün alışkanlık insanı zarif kıldığı gibi huzurun zarafetini de beraberinde getirir kardeş!

Bazen küçük ayrıntıları düşündükçe, eksikliği fark ettikçe iç huzurum bozuluyor. Tek başına düşünmem yeter mi? Ne mümkün!

Yüzeysel bilgiye sahip olmak çok zevkliymiş. Benim gibi yüzeysel bilgi sahiplerinin özgüveni de yüksek oluyor nedense. Yabancı dili az bilenin, iyi konuşandan daha keyifli durduğu gibi.

Düşünen insanların gözümdeki büyüklüğü(!) farklıdır. Düşündükçe gelişir insan. Geliştikçe toplumsal faydası çoğalır. Çoğalan faydayla artar huzur.

Bu yazı yüzeysel ve de yetersiz bir bakışla düşündüklerimin kelimelere dökülmüş halidir. Belki de yaşamsal bir yolculuk kendimce. Duyguların derinliğine inip çitileyip kurutarak öne sermek apayrı bir uzmanlık. İçine koyacak bir şeyleriniz varsa vaktin cebi çok.

Haydi hayırlısı. Sağlıcakla

26 Aralık 2022 Pazartesi

ÖLÜM VE MESAFE

 

Dünya hayatının geçiciliği muhakkak ve gerçek. Geçici bir heves ve sınırlı nefes sahibiyken, aynı zaman da oyalanmadan ibaret olan bir nimet. Canımızın bile gerçek sahibi kendimiz değilken, hırsımıza, doyumsuzluğumuza, bencilliğimize, cimriliğimize bakar mısınız?

Frigyada köle olarak doğduğu bilinen filozof Epiktetos “ölüm daima gözünün önünde olsun. O zaman asla adi endişelere düşmezsin ve maddi hiçbir şeyi hırsla arzu etmezsin demiştir. Bu anlam da Yunus’un daha anlaşılır sözleri vardır mesela. Mal da yalan mülkte yalan. Al biraz da sen oyalan misali…

 Malı, mülkü, makamı mevkiyi, şanı şöhreti velhasıl maddi zenginlikleri hava atma aracı, büyüklenmek için gerekli görmenin esaretini birazcık(!) bilmek gerek.

Cahit Sıtkı Tarancı bir şiirinde;

“Neylersin ölüm herkesin başında

Uyudun uyanamadın  olacak.

Kim bilir nerde, nasıl kaç yaşında.

Bir namazlık saltanatın olacak,

Taht misali o musalla taşında..” diyerek hatırlatma yapmıştır.  

Of of! dünyaya sığamıyoruz dünyaya.. evlerin içinde basıyor daraltı, yeryüzü kibrit kutusu geliyor çok vakit.

Krallar, imparatorlar, hanedanlar, hükmedilen topraklar….nelere hükmetmiyor insanoğlu. Ölüm karşısında bitiyor tüm ihtişam. Ölümün hakimi kim, ya taşıdığımız canın?... Ölüm karşısında malını mülkünü, sahip olduğu zenginliğin ihtiyaç sahiplerine verilmesine razı olmayacak kaç kişi çıkar acaba…

Küçücük kılcal tıkanma, nefes almadaki zorluk için neleri feda etmez ki insan.  Feda etsen de hükmü nedir ki insanın… Benimdir dediğimiz can ve hayat kendimizin değilken malın mülkün sahibi biz nasıl oluruz?

Gazneli Mahmut;

Yoklansın kafası mezarda her ölenin

Farkı var mı bakalım, hükümdarla kölenin? diyen sözleri bize hangi erdemli hal içinde olmamız gerektiğini açıklamaya yetmiyor mu?

Yunus’un,

“Ana rahminden geldik pazara

Bir kefen aldık döndük mezara” mısraları neyin anlatımı acaba? Fizyolojik ve biyolojik kapasitemiz oldukça sınırlıyken neyin hesabındayız ki biz? Kaplayacağımız alan bedenimiz ölçüsündeyken sokaklardan, meydanlara taşmanın hesabı neyin de nesi. Ah ki ah!

Allah yapıp ettiklerimizden hatta niyetimizden bile haberdar olduğuna göre, süresi gelen her canın geriye kalmadığını bildiğimiz halde, ölüm bizim mayamızken nelerin meylindeyiz biz. Of! of!

Malımızdan, mülkümüzden, paramız pulumuzdan, bilgimiz ve yeteneğimizden, düzgün duruşumuzdan, gönül güzelliğimizden velhasıl varlığımızdan olumlu katkı yapmanın hesabında değilsek mezara nasıl sığacağız ki?

Oysa doğduğumuz gün ölmeye başlamıştık biz. Ya işte böyle!

Şu geçeni durdursam, çekip de eteğinden;

Soruversem; Haberin var mı öleceğinden..(Necip Fazıl Kısakürek). 

Sağlıcakla..

11 Haziran 2022 Cumartesi

OLGUN MEYVE

 

Saçlarım aklaşmaya bile fırsat bulamadan dökülüp gidiyor kardeş.. Hatırlıyorum nasıl da tarardım delikanlıca..Her bir telin dökülüş hikayesini sorabilseydim keşke. Savrulup giderken bilebilseydim en içteki duygularını. Ne hikâyeler çıkardı kim bilir? Kimi olgunluğa kimi yorgunluğa veriyor olanları. Kafa çıplaklaştıkça yapıyor gün yapacağını. Nasıl da meyletti bu kafa bu gidişe. Hangi bozkırlara ayak uydurdu durduk yere bilmem ki. Üfül üfül rüzgârlarla sarmaş dolaş oluşunu hatırlarım da kahrolurum bir an. Hey gidi hey!

Meyveler olgunlaştıkça ağırlaşır mı? Dizlerimin ağırlaşması, sekerek koşturmalarımın durması hangi rotanın yol haritası? Anamın “Len oğlum koşturup durma deyişi’ rotayı çok iyi bildiğinden miydi? …        Bilmem!...

On yılda on beş milyon her yaştan genç yaratan neslin içindeydi onlar. O tepeden bu tepeye oyun olur mu türkülerini söylerken o tarladan bu tarlaya yeldirip durmuşlardı da uçurtmanın kuyruk süsü bile olamamışlardı yine de. Yaşadıkları onları da olgunlaştırırken yedi bitirdi yeğenim! Bir alkış bile alamadan. Bir teşekkür bile görmeden. Ne olduğunu anlamadan anlayamadan hem de.   Uf, Uf!..

Bu olgunluğa gelince düş bile kuramıyor insan. Biriktirdiğin masallar bile birbirine dolandığında çözüme ulaşamıyorsun. Çözümsüzlükte düğümlenip kalıyorsun. Tevekkel bir duruşla olgunluğun tefekkürüne dalıp gidiyorsun o kadar.

Saçlar döküldükçe cesaret bile korkuya meylediyor nedense. Çeliği bükmeye meyleden yüreğin gücü tükeniyor gün gün.  Yüreğin geçmişteki gücünü bildiğinden midir kirpiklerin ıslaklığı bilmem ki!

Bu yazının başlangıcı yani serimi, dalgalanan saçların kafamdan uçup gidişinin  tespitiydi. Bu tespitle nereye varılır bilmem ki? İç sesiyle düğümlenirken hangi çözüme ulaşılır? Gücünün tükendiği yerde gücenmeler başlıyor kardeşim. Kime, nasıl, neden, niçin gücendiğini açığa vurmadan, vuramadan.  Bağ bozumları böyle oluyor demek ki. Bağ bozumlarına sonun başlangıcı denebilir mi acaba? Saçların bir bir dökülmesi de bağın bozumuna nasıl da benziyor. İsteseniz de istemesiniz de..

Bizim düğünler bağ bozumlarından sonra olurdu. Bi şenlik, bi şenlik. Sorma gitsin.

Şimdi iklimler bozuldu, mevsimler bozuldu, dünya bozuldu, insanlık bozuldu. Mertlik bozuldu, sağlık bozuldu. Say da say.  Mesele bu bozumun sonunda nasıl bir şenlik olur mesele orda.

Benim saçlar bozulsa ne yazar. Ha varım ha yoğum nasılsa..Bağların bozumuna güçsüz gücenmelerim sürerken dışarıda bir yağmur bir yağmur. İçimde bir hüzün, gözlerim ıslak.

Dilimde bir türkü, Değmen benin gamlı yaslı gönlüme

Sağlıcakla..