2 Ocak 2023 Pazartesi

ERMENEK VE SUMSUK!


Hayata dair çok şey yazabilirmişim meğer. Yazdıklarım yazamadıklarımın yanında bir hiçmiş oysa. Yaşama dair, köye, kente dair neler varmış yazılacak bir bilsen. Yılların ardından durup düşündükçe anlıyorsun hafızanda birikenleri. Kimi tatlı, kimi acı. Gazoz kapağını açınca uçup giden gazlar gibi unuttuğunu saydığın şeyler çıkıp çıkıp geliyor kardeş! Çıkıp çıkıp geldikçe, kuruduğunu sandığın ekmek misali, durgunluğun içinde kavak yeli ölçeğinde her şey taze, hepsi gerçek.

Nice isimsiz, aynı zamanda tarifsiz, bir o kadar yüzsüz yüzler dikiliyor hatıraların ortasına.  Islığa verdiğim melodiler, çalıya dolanan hayallerim, bez yapılı toplarım, patlangacım, el yordamına şekillenmiş tarak yüzü görmemiş saçlarım… uf, uf! Ne varsa üşüşüyor cancağızım. Peh! Peh!

Naylonla, gazete kağıdıyla yamanmış çerçevenin camı yok sırada. Tuzlanmış bezle sarılmış sobanın tüten borusu hesapta hiç yok.

Ben herkesken, herkes bendi aslında. Onlar hepten hatırlamamış, hatırlayamamıştı sırdaş sayılacak anıları. Belki de köşe bucak gizlenen, görmezden gelinen hatıralar. Pek çoklar, anılarda ne soluklanacak ne de konaklayacak vakti bile zarar saymıştı.

Günlerin içinde gölgeler bile şekil değiştirmeye alışıktı. Sabahın ayrı, kuşluğun ayrı akşamın ayrı. Vakit vakit gölgelerin şekli de yönü de değişikti.

Kendi gölgelerimin ayak ayak ölçüsünün hesabına duran ben, çaresizliklerimi hesaba vursam n’olur? Yazsam ne olur ya da yazmasam! Hayallerimin heyecanını duyup ayağa dikecekler mi var? Burun kıvırıp alaycı bir gülümseme yapışacak dudaklarının bir yanına çokların…

Yazmasam? Gölgelerin şekli nasıl fark edilecek ya da kim ettirecek…

Yazarken, meramı tam anlatamamanın korkuları da peydahlanıyor durduk yere. Ya da yüksek duruşların alaycı davranışına mazhar olmanın psikolojisi kabzediyor yüreğini.

Masal değildi hiçbir şey. Yoksulduk herkes gibi. Yoksulluğun canımızı acıttığını bilmezdik biz. Olmayandan var olan bir duyguydu belki de üzerimizi örten.

Doğum günlerinde bisiklet,  mumlu pasta bilmedik biz. Olmayanı düşünmek güçtü yeğenim. Doğmuşsun, doğmamışsın umur değildi. Yedeği olmayan ermenek ayakkabının altı delinse sumsuklanacağını bal gibi bilirdin. Yenisini almak zordu. Zor olan, topyekun zorluktu bizim oğlan!

Sarp Dere de karga düşüğü cevizlerin yağı damağımıza yapışır lezzeti zihnimizden çıkmazdı. Ya al kırmızı kızılcıklar..  Gazezin damı yanında kirazlar. Bığışın Karatepedeki, Zeybek İsmel’in mezarlık altındaki dutları, yabani dere korukları, dağ elmaları, alıçlar, Çınarlıdere’de Davut  Memedin üzümleri. Çerezdi çerez. Doğada yokluğun bakkalıydı onlar. Yaşamayan bilmez kardeş. Bilinmediği için köyler bile meyvesiz ağaçlarla dolduruluyor ne hikmetse. Biraz akıl, biraz düşünce.. Demiryolları inşa edilirken Almanlar istasyonlarda yapmıştı bunu. Yabancı ajanlar “ ceviz diken ölür” diyerek yıllarca ceviz ağacı dikilmesini önlemişlerdi bu memlekette.

Yokluğumun yoksulluğunda hayallerimin maketiyle avunup durayım ben.  Herkes bildiği duayı okudukça (!) el kaldırıp amin diyeyim sessiz sedasız. Benden beklenen de bu zaten.

Şubatın on biri doğum günüm. Şimdiden doğum günümde gelecek mesajların,  hediyelerin heyecanındayım ben. Sayenizde azıcık tadına varayım.

Sağlıcakla…

Hiç yorum yok: