21 Ocak 2021 Perşembe

KUŞLAR ÂLEMİ VE İMECE

 

 

Anadolu kırsalında yaşama geçmişi olan birçok insan imeceyi bilir. İmece, birlikte iş yapmanın, dayanışmanın, zorlukları alt etmenin yöntemidir. Aslında bu dayanışmanın sanatsal bir yanı da vardır. Bu tür çalışmalarda rolden kaçanlar ya da çıkanlar da olur. Buna rahmetli babamın tabiriyle “kayış atma” denir. Birlikte iş yapma kalabalığının içinde iş yapıyormuş gibi görünüp aslında dişe dokunur katkı yapmamak. Uf uf! Anam da böylelerine “hinayet bu hinayet” derdi.

Kırsaldaki bu dayanışma yok oldu mu? Tam olarak oldu diyemeyiz ama çok zayıfladı. Bunu sürdürme gayretinde olanlar kalabalıklar içinde hem yalnız kalmıyor, hem de işleri kolaylaşıyor. Kırsaldan kentlere hızlı akış olunca kentlerin sokaklarında özellikle kışlık tarhana yapımında kadınlarımız bu yöntemi sürdürüyor. Güzel mi güzel.

Sanatta, siyasette, eğitimde her türlü yönetimde, sanayide aslında imecenin önemi büyüktür. Olmalıdır, sürdürülmelidir de.

Ressam tek başına bir tablo ortaya koyabilir. Şair duygularını ortaya dökebilir. Ya müzik, tiyatro? Tek başına örnekleri olsa da anlatım cılız, duygu zayıf kalır kardeşim. Şairle müzisyen bir araya gelirse ortaya konan sanatın değeri artar, duygusu yükselir.

Sanayide de bu böyledir. Kaportacı, motorcu, elektrikçi, karoserci, boyacı bir araya gelince ve her biri rolünü düzgün oynayınca kalite ortaya çıkar. Birinin kaytarması ya da zayıflığı, ortaya çıkacak eserin değerini düşürür.

Yönetim işleri de böyledir. Birlik ister, beraberlik ister, imece ister. Kurul içinden biri rolünü aksattığı ya da yapmadığı an hizmet aksar. Aksayan hizmet tümden başarısızlığa gebedir.

Allah’ın yarattığı tüm varlıklarda da bu böyledir. Tek başına insan vücudunu ele alacak olursak durum yine aynıdır. İskelet sistemi, sindirim sistemi, bağışıklık sistemi, sinir sistemi velhasıl insanı oluşturan organlardan herhangi biri görevini aksatsa beden çöker beden. Ailenin yönetimi, devletin yönetimi, dünyanın yönetimi say da say. Hangisi olursa olsun, nerede rolünü yapmayan varsa sıkıntı olur.

Rolünü oynamayanlar bedendeki bir organın hastalığı gibi araz haline geliyor. Bazen de organlardan biri rol kapma hevesine kapılabiliyor. Sindirim sistemi sinir sistemini icabında kalbi beyni baskılıyor. Sonuç işlev yapamayan bir beden. Of, Of!!

Başlarken, imece birliktir dedik. Uyumdur da bir yandan. Çok katlı bloklarda, mahallede bir komşunun uyumsuzluğunu düşünün siz. Uyumsuzluk topyekûn huzursuzluktur. Kısaca, karmaşadır, başarısızlıktır. İmece içindeki elemanların görevini tam yapması başarının koşulsuz anahtarıdır.

Sazın tellerinde uyum önemlidir. Kavalda, zurnada, klarnette her bir deliğin her bir aralığın üstlendiği ses kıymetlidir. Yoksa şarkılar, türküler nasıl ortaya çıkar. Bir aralık bozuksa, bir telin sesi kaçıksa vah ki vah!..

Babam seksen yıllık ömrünün dörtte üçünü anamla geçirdi. Birlikte ağladılar, birlikte güldüler.  Tüm zorlukları birlikte aştılar. Yani hayatın imecesini yaşadılar kardeşim. Biri diğerinin önüne geçme hevesinde olmadı. Rollerini doğru oynadılar. Hayat imecesinde zart zurt etmediler. Binlerce şükür ki yaşam felsefeleri bize rehber oldu rehber! Daha ne olsun?

Uzun uzun sosyolojik araştırmalara, felsefi tartışmalara, bilimsel makalelere gerek bile yok. Basit gözlemler, basit izlemler yetiyor çok şeye aslında. Yeter ki rolünü doğru üstlenmeye niyetlen. Anamın tabiriyle “hınayetliğe”! soyunma.

Kumruların dillere destan hallerine bakın. Kargaların evlilik yaşamını gözden geçirin. Martıların dayanışmasını inceleyin. Biri tele takılsa tüm martılar seferber olur be!. Bir karganın yavrusunu almaya kalk, görün n’oluyor.

Siz hangi kuşsunuz ya da hangi nota?  Ya da top yekûn imecenin neresindesiniz? Sağlıcakla

17 Ocak 2021 Pazar

BİR DÜŞÜNCE BİR HEVES

 


Evindeki rahatı beş yıldızlı konfora değişen olur mu bilmem. Ben değişmem. Kim değişir? Ben değişirim diyenlerin hevesi üç gün sürer kardeşim.

Paşa dedem, babaannemin genç yaşta ölmesiyle uzun yıllar yalnız yaşamak zorunda kaldı. Babam dâhil biri kız dört çocuk sahibiydi. Hiç birinin yanında yatıya kalmazdı. Her biri ısrarcı olsa da ııh illaki kendi evini tercih ederdi. Ev dediğin de ne ki o yıllarda basit barınak işte. Uf uf! Dedemin gözündeki saraydı belki de o. Özgürlük alanı olduğu kadar gönül dünyasının sığınağıydı belki de. O evde nefesini verip gitti. Allah rahmet etsin. O günlerde anlam veremediğim yalnızlığı tercihi, insan yaş ilerledikçe daha iyi anlıyor.

Yük olmamak yük almak. Çocuklarının her biri için yük alamadığı bir yana yük olmak istemiyordu belki de. Bu noktadaki duyguyu belli yaş üstünün çok iyi anlayacağını sanırım. Anam da duygusunu tam ifade edemediği anlarda “ ata olun siz de görün’ derdi. Bu bir duamıydı yoksa ah mıydı ayırt etmek zor. İnsan ana baba olunca duyguları değişiyor. Evlat  için vermek o kadar kolaylaşıyor ki. Rahmetli anam” canımı isteyin canımı vereyim” derdi. Fedakârlığa bakar mısınız? Çocuğu için can verebilmek… Uf uf!...

Allah’ım sana rahmetiyle muamele etsin  anam, babam ve de dedem. Biliyorum ki dedemin duyguları da çocukları için aynıydı.

Palas pandıras evliliklerden nasıl ebeveynler çıkar bilmem. Bildiğim ve de gördüğüm bir şey varsa parçalanmış aileler. Üzülmemek elde değil. Yapacak bir şey var mı? Vardır, olmalı da… O konulara girmek de apayrı bir mesele.…

Daha önceki pek çok yazımda çocukluğumun geçtiği evin yapısından küçük küçük bahsedişlerim olmuştu aslında.  Ocak başı vardı evimizin her odasında.  Yüklükler, sütlükler, gömme dolaplar, raflar, Uf uf.. daha neler. Ahşap yapılı çerçevenin kırık camında rüzgâr ıslık çalardı bazen. Tuvaletler evin dış bölümünde olurdu. Ya işte öyle..  ben böyle dedikçe kimileri saray yavrusu gibi duruyor ama öyle değil işte. Üç kıtadan Anadolu’ya sıkıştırılma geçmişi olan bir nesil. Yedi düvelin baskısı.. cepheler, savaşlar netice de pek çok sıkıntı.

Çocukluğumun evinden bugüne geçen 50-60 yıl. Çok şey değişti çok. Şükretmemek nankörlük olur. Şükür, şükür, şükür!… Hızla gelişen dünya ölçeğinde ihtiyaçlarda gelişiyor ve değişiyor kardeşim. Her gelişme, değişme mücadele ve fedakârlık gerektiriyor. Dün cephe cephe koşturan dedelerimizin fedakârlığını düşünün siz. Of of! Ayağında çarıkla, olmayan tayınla cephede dimdik duran yiğit atalarımızı hayal edin. Vatansız insanları tasavvur edin. Öleceğini bile bile ülkesini terk etmek zorunda kalan mültecileri göz önüne getirin.

Ülkeyi eviniz, devleti ana baba gibi düşünün. Zaten biz “devlet baba” demez miyiz? Ülkemizde evimiz kadar güzel değil mi?

Senelik pantolonumun üstüne bir pantolan almak isterdi babam. Bilirdim ve hissederdim ben bunu. İyinin iyisini sunmak yüreğindeydi. Ama.. şartlar!!!?

Alişan Kapaklıkaya hocanın pantolon hikâyesini dinleyenler beni daha iyi anlar sanırım.

Geçtiğimiz yıl ülke olarak o kadar çok olumsuzluklar yaşadık ki sorma gitsin. Depremler, seller, cepheler, üstüne pandemi.. Allah beterinden korusun.. şimdi babalığın en zor dönemi.. Her şeyi babanın çözmesini beklemek kolaycılık kardeşim. Bizde çözebileceklerimizi çözme yolunda gayret etmeliyiz. Sıkıştırma fırsatçılığından kurtulup çözüm üretme, elden tutma hevesinde olmalıyız.

Uzaktan eğitim şartlarını düşünün. Bu beklenen bir şey değildi, istenen de. Devlet zorluklara rağmen beş yüz bin tableti en mağdurdan başlayarak okullara dağıttı. Yanlışsam düzeltin. Üç milyonun üstünde öğrenci var. İlçemizi düşünün.. tableti olmayanları düşünme sırası şimdilik bizde. İmkânı olanlar olmayanları düşünerek birlikte çözüm üretelim. Bir kişiye ağır yük ama el birlik olursak çok kolay. Çocuklar hepimizin..

Her hane bir öğününden fedakârlık ederse bu meseleyi de çözeriz. Şu yağan karların hatırına, bu imece ye herkes el atsın, tabletsiz öğrenci kalmasın. Bu her birimizin hevesinde de kalmasın. Sendikalar, stklar herkes ama herkes iş başına..

Nereden nereye.. Sağlıcakla.

9 Ocak 2021 Cumartesi

YAĞSIN YAĞMURLAR YAĞSIN

 


Gel de anlatma sen. Dönüp dönüp geliyor hatıralar. İnsan anlatmak istemek de dirense de parmaklarım klavyeyi zorluyor. Hay Allah!..

Kuş uçmaz kervan geçmez denir ya, öyleydi köyler. Kuşlar geçerdi, geçerdi de uçuş istikametindeki uzak yerleri meraka dalardık çocukça. Kuş olmaya bile özenirdik görmek bilmek adına.. Kuşlar gelir geçerdi. Başka gelip geçenlerde oldu nice.

Kıvırcığın kamyonu vardı mesela..

Yörede “Kıvırcık” adıyla bilinen nakliyecinin bedford kamyonun bizim köye gelişini hatırlamamak mümkün mü?. Köyün sessiz ortamının toprak yapılı yollarında toz bulutu kaldırarak ve böğürdeyerek gelişi hala kulaklarımda. Çıkardığı motor sesini duymamak imkânsızdı. Mazot yanığına alışık olmayan burunlarımız egzoz kokusunu hemen algılardı kardeşim. Ya şimdi? Dağ yansa haberimiz olmayacak. Organlar bile alıştı kirliliğe!...

Bir başka gelip geçen buharlı trenlerdi. Kara tren kısaca.

Demiryolu hattı da bizim köyün birkaç kilometre uzağından geçerdi. Türkülere bile konu olan kara tren düdüğünü çalarak gelirdi. Düdük çalma da bazı makinistler mahir mi mahirdi. Düdüğün mateminden ağlayan yaşlıları bilirim mesela. Uzun seferlere asker yollamış, gurbete sevdiklerini salmış insanlar o sesi iyi bilir, iyi tanırdı.  Sesine biraz kulak kabartınca hangi yarmaya girdiğini, hangi düzlüğe çıktığını bilirdik biz. Sessizliği bozacak başka araç olmayınca bilinirdi gerçekten.

Kıvırcığın bedfordunun hava tüpü tahliyesinden dızzztt! diye attığı hava sesi kadar  kara treninde piston takımlarının çıkardığı seslerde dikkat çekiciydi. Fasd fust, fasd fust…. Düüüüüüüüü, düü düt!  Tekerin hıza göre ray eklerine vurdukça çıkardığı ritmik sesler.  Uf uf! Bu ek seslerinden saatteki hızı bile ölçmek mümkündü.  Tak tuk, taka tak tukk.. takıdık takıduk..  vay be!...

İstasyon şefleri vardı lacivert takımlı, iskarpin ayakkabılı. Yakalarındaki ay yıldızlı armaları ne hoş dururdu. Bizim yarım yamalak giysilerimizin yanında filinta gibiydiler.

Köyle Demirli istasyonu arasındaki yarım saatlik toprak yolu yürüyerek gelir, posta treninin gelmesini bekleyiş apayrı öykü olurdu. Buharlı kara trenin Doksan yarmadan çığlık atarak çıkışı sevincimize sevinç salardı. Çığlık atarak gelen o lokomotiflerden biri Tavşanlı Garında seyirlik duruyor. Oradan her geçişimde döner döner bakarım eskileri anmak adına.

Çocukluğun trenleri de, istasyonları da hatta Kıvırcığın bedfordu da özeldir benim için. Deniz araçlarını görmüş çocukluğumun çocukları için sandal, vapur  ne kadar  kıymetliyse benim ki bir fazla gerçekten.  Hey gidi hey!

Eskiyi özler mi insan, özlüyor işte. Şu sıralar herkesin özlediğini hissettiğim eski kışlar mesela. Giyim ve beslenme noksanlığı içinde kışların en ağır darbelerini yemiş olsam da özlüyorum kardeşim. Ne güzelmiş eski kışlar, ne güzelmiş o yağışlar. Haberlerde beyaz esaret diye diye  kuraklığın esaretinde kaldık şimdilerde. Dilleri hangi duaya vuracağımızı bilemez olduk ya biz!. Yağışı özlüyor insan. Yağışı istiyor insan. Kar pekmezini özlüyor insan…

Özlerken dilime bir şarkı dolanıveriyor. Güftesine bestesine siz girin ama ben birkaç satırında kalacağım. Anılarr, anılarrr/ şimdi gözümde canlandılar/ anılarrr, anılar beni bu akşam ağlattılar. Anıları anmak bile ilaç gibidir bazen. Hasretle gönüllerimiz yanarken geleceğin düşlerini kurmak çıkış kapısıdır.

Dilimizde bir dua, Yağsın yağmurlar yağsın! İçimizde çöl kalmasın. Sağlıcakla

3 Ocak 2021 Pazar

DAĞLARIN ADI SULARIN DİLİ

 


 Çevremizde pek çok şey vardır da, varlığının önemi yok gibi durur çoğu kez. Sıkıştığımızda ya da ihtiyaç duyduğumuzda fark ederiz. Fark edemediğimiz şeyler zenginliğimizdir aslında.

Oturduğum yerde dağlara takıldı aklım. Çevremizi çevreleyen dağlara kuş bakışı dalıp dalıp çıktım. Hay Allah! Oluyor böyle bazen bende.

Dağ deyince ürkütür insanı aslında. Engeldir, geçit vermeyen arazi parçasıdır. Şiirlere, türkülere, aşklara sevdalara, hasretliğe konudur da öylesine bakar geçeriz çok vakit. Dumanlıdır hep başı, yüreği dağlayandır. Yüreği yakandır. Derttir, tasadır nedense hep gözümüzde. Biz insanoğlu böylesine kötümser anlamlar yükleriz nedense.

Ressamlarda böyle mi bakar dağlara bilmem ki. En görkemli dağ manzaralarını fırçasıyla şekillendirirken başına kar kütlelerini koyuşu, soğuk duruşunu vurgulamaya dair bir eylem midir? Güneşle aramızdaki engel gördüğü için midir günü, dağın kıyı veya köşesinden usulca resmetmesi?

Kar neden önce dağlara yağar, yağmurları neden mıknatıs gibi kendine çeker bilmem ki. Neden başı hep dumanlı olur? Tam bilimsel bir konu. Bilimsel yanlarını bilimciler açıklasın bence. Dağların dili olsa da kendi haykırabilse başındaki dumanı çok daha güzel olur aslında.

Çevremizdeki dağları say deseler bir çırpıda sayamamanın korkusu sarıyor yüreğimi. Öğretmen karşısında ık -mık eden çocuk edasında kalmaktan korkuyor insan. Her gün gördüğüm, uzaktan seyrettiklerimi tarif edememek ne kötü.. Onlar benimle sürekli iletişim halindeyken, derinliklerinden en hayati yaşam malzemelerini bize sunarken ismiyle tanımamak ne hazin. Utancımı içimde gizlemeye çalışırken elim telefona telefona gidiyor. Orman Bölge Müdüründen öğrenme kolaylığına yöneltiyor aklım. Yuh olsun duyarsızlığıma, yuh olsun kayıtsızlığıma, yuh olsun vurdum duymazlığıma!.

Soluduğum hava, içtiğim su, etini yediğim keçi, sebze ve meyvesini tattığım dağların varlığından bi haber olmak ne derseniz deyin içimi burktu bugün. Evimin penceresinin bir tarafı Yaylacık’a bir tarafı Bodağan’a bakarken benim mutfaktaki musluğa bakmam ne kadar anlamsız. Uf uf!

Bu yazıyı okurken içinden benim anlamsızlığıma verip “ dert ettiğin şeye bak” deyip şarkılar bile mırıldanıyordur kimileri. Kim bilir? İçinden akıp gelen suların dili olsa da dağların yürek zenginliğini anlatsa bana. Anlatsa türlü nebatatı, bitkiyi, ağacı, börtü böceği, madeni de sevdalarım bir kat daha artsa. Anlatsa da Necip Fazıl’ın Sakarya Türküsü gibi türküler, şiirler düzebilsem dağlarıma. Düzerken Yaylacık, Bodağan  Alabarda, Taşlı dağ, Türkmen dağı gibi niceleri gözlerime dikilse. Eğrigöz’ün eğriliğine en kavi anlamları yükleyebilsem de dillerde  çağlayanlar gibi çağlasa şiirler. Karları yağdırsa Kütahya’nı dağına türküler. Dağları sevdadan delik deşik etse aşıklar. Of of!

Suyun hangi dağın suyu olduğunu, çiçeğin hangi dağın çiçeği olduğunu bilmek kadar güzel bir şey var mı? Bir çiçeğin kokusunu içimize çektiğimizde bütün zamanlar içimizde canlanır. Topyekûn dağların kokusunu çektiğinizi düşünün siz. Of Allah’ım! Neler canlanmaz ki!...

İnsanın sosyolojisi kadar önemlidir dağların sosyolojisi..İçinde yetişen nebatatların her birinin hikayesi yazılmalı aslında. Domaniç dağlarındaki kestanenin, Alıçın. Kantoron otunun bilimsel analizi olmalı..Esatlar dağından fırlayıp çıkan suyun insanlığı nasıl selamladığının destanı olmalı kardeşim. İçinde cirit atan yılkı atlarını resmetmek yetmez bana. Bir varmış bir yokmuşla başlayan masalları olmalı dağlarımın. Kulağımda fısıldaşan şarkıları olmalı. Sular şiirlerde akmalı, kuşlar uçmalı. Uçtukça, dağların sevdası yeniden depreşmeli.

Sahi neydi adı?.. Dağlar dağlarrrr…. Yolver geçem. Sağlıcakla

2 Ocak 2021 Cumartesi

ANAMIN ÇIKRIĞI

 


 

Anadolu insanı yaratıcıdır.!. Yaratıcılığı olmasa eskilerin tabiriyle yedi düvel karşısında ayakta kalması zordur. Ayakta kalmak kolay değildir. Kafa yormakla, araştırmakla bir yandan geliştirmekle olur çok şey. Çok uzak değil altmışlı yetmişli yılları yaşayanlar bilir neyin var neyin yok olduğunu kardeşim.

Anamın çıkrıkları vardı mesela. Dedemin körükleri. Sabanları, saban demirleri. Kahve tavaları, değirmenleri. Anamın toprak turşu küpleri, bakırdan mamul mutfak gereçleri.  Tahta kaşıkları, pekmez savuran kepçeleri, kazanları, saç ayakları. Uf uf!. Kıl, çulları, çuvalları. Tınaz savuran yabaları,  direnleri, döğenleri. Yün çırpan yayları, ditmeye yarayan tarakları. Susam sürten taşları, çamaşır kazanları. Bez dokuma tezgahları, halısı ayrı, Velhasıl yaşam için ne lazımsa hepsi mevcuttu kardeşim. Bu aletlerin her birisi kıymetliydi anam için, dedem için yine öyle.

Sevinilecek yanı çoktur da, türkülerin çoğu acıklıdır yine de Anadoluda. Hikaye ve romanlarımızda yoksulluğun ve acıların kol gezdiği koca bir bozkır olarak anlatılır Anadolu. Bir taraftan öyledir de.. Dedemin anlattığı savaş hikâyelerinde cevabını bulur çok şey. Anamın çıkrık başında söylediği türkülerin yoğunluğundan anlarsınız dramı.. of of!

Anamın raflarında dizili mutfak gereçleri, avlunun bir kenarında yıllarca kimsesiz öylesine duran saman çitleri, kağnı tekerleri, harman yabaları, dokuma tezgâhları, susam taşları velhasıl nerede şimdi? Yok oldu yok. Sahip çıkmadık çıkamadık. Anamın türküleri, düğünlerdeki seyirlik oyunlarımıza ne oldu? Unuttuk….seyirlik oyunların her biri eğlencelik eleştiri özelliği taşırdı kardeşim. Kaynana da, köse de, muhtarda hatta tüccarda bu eleştirilerden nasibini alırdı. Sınıftaki ders gibiydi ders. Sahip çıkmadık, çıkamadık. Yabancı dizilerin esaretinde yok olup gitti çok şey.

Anadolu insanının her biri sanatcıydı, zanaatkardı. Yumurta kırmasını unutturduk çocuklarımıza. Pot kırmada üstümüze yok şimdi. Dedemin hikayeleri tükenince hatır tükendi hatır. Anamın türküleri unutulunca, saygı unutuldu, komşuluk unutuldu kardeşim.

Biz çıkrıkları yaktıkça, tezgâhları kırdıkça üstünlük kurdu kimiler. Bu üstünlükle pazarları kaptı uyanıklar. “durursan düşersin” diye boşa denmemiş.  Biz durmanın rehavetine kapıldık kimi zaman. Bu rehavet sırasında atı alan üsküdarı çoktan geçmiş oldu.

Bursa’nın dokuması, Anadolu’nun pamuğu, keteni, ipeği ne oldu dersiniz? Sahip çıkmadığımız günden başladı yok olmaya. Onlar yok olunca zanaatkarlarımız öldü kardeşim.

Dedemden kalma Olukaltı tarlasında pamuk yetişirdi pamuk. Karakovada susamın hası. Vallahi bitti. Ben de göçsem hiçbir üretim olmayacak bunu görüyor ve hissediyorum. Ben de göçsem biriktirdiğim türküler yok olacak. Köylere dair yazdığım şiirlerde mektuplarda anamın çıkrığı gibi kırılıp gidecek. Sonrası yedi düvele kafa tutmuşların torunları alimallah dikilip kalacak. Bizim olmayan çeşmelerden sular içmeye, ne verilirse yemeye başlayacak. Uf uf!  Karamsarlık bu olsa gerek. Vurdum duymazlık da…

Mücahid Mürşit Akyol kardeşimiz Tavşanlı Köyleri ve tarihini arşiv kayıtlarından internet üzerinden yayınlamaya başlamış. Bizde sözel tarihi yazılı tarih haline getirmeye çalışmıştık. Bu tür çalışmalar memleket aşkının yoğun duygusallığı olmasa asla ortaya çıkmaz. Kim ilgi gösteriyor bu da gerçek tartışma konusu. Bunlar da bizle kaybolup gidecek. Üzüntüm bunadır.

Çıkrıklar durunca ülke durur. Topraklar boşalınca cepler boşalır. Çaylar şirketten demek kolaydır, kolaycılıktır. Her şeyi şirketten beklemek esarete boyun bükmektir.

Yurdunu seven herkesin atalarının hikâyesini gözden geçirmesi gerekir. Bu geçirmeyle bu ülkenin üretimine elinden geldiğinin en iyisini sunması gerekir. İnanan insanların mutluluğu üretim pratiklerini bilmekten geçer. Sağlıcakla..

27 Aralık 2020 Pazar

KELEBEĞİN KOZASI VE EFENDİLİK

 


 

Kelebek hikâyesi vardır. Bunu bilen, duyan ya da bir yerlerde okuyanımız mutlaka vardır. Yine de kısaca anlatmakta fayda var.

Ağacın dalındaki kelebek kozasını gören genç incelemeye başlar. İçindeki tırtıltır. Gün gün o kozayı gözleyen genç küçücük bir delik açıldığını görür. Kelebek kozadan çıkabilmek için sürekli mücadele vermektedir. İlerleme kaydedemediğini, kozadan çıkamayacağını düşünen genç yardım etmeye karar verir. Bir makasla kozanın deliğini genişletir. Kelebek kozadan kolayca çıkar. Fakat kelebeğin gövdesi şişmiş, kanatları buruşuk haldedir. Normal haline dönmesini beklerken kelebeğin durumunda bir değişiklik olmaz. Velhasıl kelebek ömrünü şiş gövde buruşuk kanatla sürünerek geçirir. Kanatlarını açarak uçamaz. Kozadan çıkmak için harcanan çabayla gövdedeki sıvı kanatlara doğru giderek güçlenen kanatlarla uçabilirdi.

İnsan hayatındaki zorluklarda böyledir aslında. Hatta millet hayatındaki zorluklarda…

 

Balkan savaşlarına katılan Seyit Çavuş, Birinci Dünya Savaşı patlayınca terhis edilmezken Çanakkale Kilitbahir’ de bulur kendini. Gerisi malum 275 kiloluk mermiyi namlusuna sürüp Ocean’ı boğazın sularına gömme başarısı hepimizin hafızalarındadır. Sonraki denemelerde Seyit Çavuş o ağırlıktaki mermiyi asla kaldıramayacaktır.

Allahın takdiridir ki millet olarak zorluklardan güçlenerek çıkmışızdır hep. Engeller, kuvvet ve azmimizi artırmış, dua gibi bir ipe sarılarak güçlenmemizi sağlamıştır.

İçinde bulunduğumuz sıkıntılardan da inşallah güçlenerek çıkacağız. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırası ve sonrasında uygulanan ambargolar GLi nin iş makinası ve kamyonlarında yedek parça sıkıntısı yaşanınca pek çok yedek parçayı kendimiz yapar hale gelmiştik. Zorluklarımız olacaktır. İnancım odur ki sıçrama yapacağız inşallah.

 

Bu noktada bir hikaye daha paylaşmadan edemeyeceğim.

Hz. Ömerin oğlu Abdullah, bahçede oturup yemek yerken sürüsüyle geçmekte olan çobanı sofrasına ısrarla davet eder. Israr karşısında çoban; Israr etme gelemem, ben oruçluyum der. Çölün kızgın sıcağında nasıl oruç tutuyorsun diye sorunca,

-Cehennem sıcağına göre bunun sözümü olur. Ahiret sıcağında yanmaktansa dünya sıcağında yanmayı tercih ederim der çoban.

Bu cevabın ardından Abdullah şu teklifte bulunur.

Şuradan bir koyun getir de kesip çöl kebabı yapalım der.

-Koyunların hiç biri benim değildir. Ben fakir bir çobanım. Sürü sahibi başkasıdır.

- Sürü sahibinin nerden haberi olacak..

-Sürü sahibinin haberi olmazsa Allah’ın da mı haberi olmayacak

Fakir çobanın yanına takılır Abdullah. Geze geze koyunları otlatarak akşama sürü sahibinin yanına varırlar. Abdullah sürünün fiyatını sorar. Sürü sahibi okkalı bir fiyat istese de sürüyü satın alır, çobana dönerek der ki,

-Senin hakkın başkasının koyunlarını otlatacak bir çoban olmak değildir. Sen kendi koyunlarını otlatan efendi olmaya layıksın, al bunu sürü senindir der.

Bu memleketin bir bireyi olarak biz üstümüze düşeni layıkıyla yapalım. Gerisi, efendilik kendiliğinden gelecektir. Sağlıcakla..

10 Aralık 2020 Perşembe

HER GÜN BİR ANI

 

HER GÜN BİR ANI

Her gün, bir anı bırakıyor insana dair. Anılar öylesine birikiyor ki! Bazen ölçülere sığdıramıyor, bazen koyup kotaracak bir yer bulamıyorsun. Uf uf!

İnsana dair pozitif bakışın pozitif dönüşleri oluyor mutlaka. Ya negatifi? Olmaz mı.. Ühhüü yığınla. Her insan ayrı bir dünya olunca, sırra vakıf olmaya çalışıyorsunuz birçok kez. Güleç çehrenizde bir değişiklik hissettirmeden hem de.

Her insanın bir bestesi olmalı yaşama dair. Her insanın doğrularla desteklenmiş bir bakışı olmalı. Her insanın şükre dair şarkıları.. Adabı olmalı insanın adabı diyorsun.

İnsan gerçek varlık olmasına rağmen gerçek olmayan öyleleri var ki. Öylelerini öylece kabul etmek iyileşme yöntemi aslında. Ama iyileşme, öylelerini iyileştirmiyor ki. Huylar karakter oluşturmuş kimilerinde kardeşim. O haliyle kabullenmek de kendinize alışkanlık yapması korkusuna kapılıyorsunuz.

Çatlak su kovası sızdırdığı suyla doğaya fayda sağlarken insani çatlakların hiç kimseye faydası olmuyor nedense. Hatta çatlaklığıyla nefret saçıyor nefret.. Bazen duaya davranıyorsun ıslah için, ıslahı için. Bir mucize bekliyorsun gerçek olana ulaşsın diye. Hay Allah!  Iıh!.. zor vaka kimileri zor.

Sen yaratandan ötürü sevmeye niyetliyken hatta kendi kendine yürekten sözlüyken oruç bozdurmaya niyetli negatifçiler.. O düşünsün desen de düşünmüyor kardeşim. Böylelerine “-huylu bu huylu!’ deyip huyuna verirdi anam. Ama?.. Huya verdikçe huysuzlaşıyor kimileri hatta hıyanetleşiyor.

Huysuzlaşanlar yüzünden duygu iflasına sürüklenen pek çok insan var dünyada. Duygusu tükeniyor, hisler bitiyor durduk yere. Affediyorsun ama unutamıyorsun da bir yandan. Anılar içine bırakıyorsun öylece.

Sineye çekip, yutkunuyorsun kimi zaman. Yiyip yuttuğunu sandıkça koskoslanıyor negatifciler. İşte tam da orası sırrını bozacak insanın cancağızım. İyiliğine, samimi duruşuna senin aptallığın gibi bakmıyorlar mı bir de.. Uf uf!

Belki de kabahatlisin kalbinizi ortaya koyduğunuz için öylelerinde. Kırmamak için kırıldığınızı belli etmediğiniz için kalınlaşıyorlar belki de. İçiniz paramparça olurken ne yaptığını düşünmeyenleri kabullendiğiniz için kusurlusun belki de. Kim bilir?..

Kalın kafaya ince düşünce ne yapsın demeden anılara kattığın içindir bu yazıyı yazışın. Mesele anlaşıldı herhalde.. uzatmaya gerek yok..

Hadi hayırlısı.. Sağlıcakla