16 Mart 2025 Pazar

NE KARIŞIK, NE KARMAŞIK

 

Yaşıyorum işte! Zamanı en iyi şekilde tamamlamaya çalışıyorum… Sabahları erken uyanıyorum. Herkes yatağındayken ben mahallede en az bir tur atıp, yürüyorum. Önceleri bahçe işlerine yoğunlaşıyordum. Şimdi yazmaya gayret ediyorum. Ne yazdığımı sorarsanız, hayatı, doğayı, insanları, mutlulukları, kimi zaman insanın ve hayatın aksayan yanlarının yanı sıra duygunun yoğunlaştığı yerden başlayarak durum içeren yazılar işte.

İnsanların yorduğu yerden başlayarak dinginlik hissedene kadar. Yazarken çok daha yoğun hissediyorum her şeyi. Üzerine bastığım toprağı, soluduğum havayı içselleştiriyorum. Kimse görmeden, kimsecikler bilmeden çıktığım bu yolculuğu akabinde alenileştiriyorum.

Toprağa çizmeye çalıştığım resimler yormaya başlayınca, yazmak daha kolayına geliyor insanın. Daha açık ifade etmek gerekirse, klavyeyle sayfa arasına kurduğum bahçeleri çoğaltmanın heyecanındayım şimdi. Biraz da kendimi ifade etmenin alışkanlığı haline geldi diyebilirim. Bazen bir çığlık, bazen bir fısıltı. Bazen bir gülümseme, bazen bir gözyaşı. Hayatın karmaşasında kaybolmanın kaygısı yüreğime dolduğunda yazı beni buluyor kardeş. Belki de ben yazıyı buluyorumdur kim bilir? Kelimeler cümleler, paragraflar bir araya gelerek duygularımı inşa etmenin gayretinde oluyorlar. Her yazı bir adım ileri götürüyor. İlerledikçe kendimi, hayatı,  insanları daha kolay anladığımı sanıyorum. En azından öyle olduğunu düşünmeye başlıyorum. İçimde birikmişleri dışarı vurdukça ve yazı halinde döktükçe en azından kendime geliyorum.

Yaşıyorum işte! Yaşadıklarımı yazıyorum bir bir.  Yazdıkça onardığımı sanıyorum onca yarayı. Her bir harf,  her bir kelime türlü çiçeklerden oluşan yaprak misali dökülüyor gönül dilimden.

Tüm dünyayı ısıtan güneşin altında okuyup yazmanın huzurlu ve mutlu anlar yaşattığını görüyor ve biliyorum. Yazdıkça, huzur ve mutluluk doksan metrekare evin içine sığmıyor dünyanın her bir köşesine dağım dağım dağılıyor cancağızım.

En azından yakıp yıkmıyorum. Cahilce ve hunharca, güzellikleri katletmiyorum. Yürekleri serinletecek çeşmeler kuruyorum yol boylarında. Elimde duygu ve düşüncenin şemsiyesiyle kötülüklere barikatlar kuruyorum. Bunu samimiyet ve içtenlikle söylüyorum. Yazdıkça beynime hücum edip ele geçirecek kötülükleri def ediyorum. Düşüncelerimi durulttuğunu, korku ve korktuklarımdan beni uzaklaştırdığını hissediyorum. Hayatımı ve düşüncelerimi yavaşlatan ne varsa silip süpürdüğünü görüyorum. En azından kendimi buna inandırıyorum. Yazarak içimdeki ışığı çoğaltıyorum az mı kardeş.

Yaşıyorum işte. Zamanı en iyi şekilde tamamlamaya çalışıyorum. Hissedişlerimi apaçık ortaya koyuyorum. Maske takmıyorum. Kimseye yaltaklanmıyorum. Aldatmıyorum, Kaf dağlarına konumlanmıyorum.  Mesele zamanı doğru tamamlamak olunca ötesine berisine takılmıyorum. İş saatinin bitmesini beklercesine ama vakti doğru kullanmanın gayretinde titreyen iç duygusuyla yazıyorum.

Yazarken,  huzur ve mutluluğuma kimi zaman ürpertiler eşlik ediyor. Bunu da doğal karşılıyorum. Kayıtsız ve kaygısızlık yanıltır insanı çoğu kez. Ürpertiler  bu yüzden iyidir cancağızım.

Yaşıyorum işte! Her türlü duyguyu içinde barındıran kelimeler eşliğinde. Kelimeler var oldukça sessizliğim çoğalıyor içerimde. Cümleler bir birine eklendikçe koşturmalarım artıyor yüreğimde. Bu yürekle hazırlanıyorum göç bildiğim göçlere. Duruşum ortada, düşüncelerim yanımda, ne karışık ne karmaşık. Apaçık, duru ve yalın. Sağlıcakla

13 Mart 2025 Perşembe

DEĞİRMENİN TAŞI

Hey gidi günler!..

Gemisi olmayan düşlerimin eğlencesi gelip gelip takılıyor ufkuma. Bu ufukta çoğaltıyorum yirmi dokuz harfin ifade edebildiklerini. Evimizin yanındaki “Aşşa Bunar”ın akışına döküyorum bulgur kazanlarını. Goca kavaklardan açcık genç olanına sırtını yaslamış, derin bakışlarla öylesine seyreden yaşlıları resmediyorum bir bir. Bulgur sergilerine dadanan kuşların ürkek duruşlarındaki manayı çözmeye yelteniyorum an an. Hayrat dutlarının olmamış meyvelerinde olgunluk arayan karatavuğun çığlıklarını kayda koyuluyorum gün gün. Su kabağından yapma kepçelelerle kazanında kaynayan pekmezi savuran köylü kadınların gayretine sabır ekliyorum mevsiminde.

İfade edilmek için bu yaşa gelmemi bekleyen bu hatıralar yumağı. Vay bee!  Takvim yaprağının aksine sırasız dökülen anılarla gözlerim buğulanıyor.  Yüreğim göynülüyor! Kucağıma döküldükçe bir bir, altmış beş yaşın avutucu armağanı oluyor kardeş!

Hey gidi günler!....

“Aşşa Bunar”ın yanındaki çifte kavaklar kadar görkemli izler bırakmış hatıralarımda. “Mezarlık altında”ki dar meraya örüklenmiş merkebin sessizliği bozan, belki de bungunluğun isyanı diyebileceğim, şartlara itiraz edişin haykırışı olarak adlandırabileceğim anırışı hala kulaklarımda yeğenim. Şartlara boyun eğişle nişaşta çıkaran kadınlar!

Boşluk karın doyurmazdı, isyan ediş boşaydı. Ne varsa çalışmaktaydı birader. Bunu bilir, yokuşa vuran yollarda dikersin yırtılan ayakkabıları. “Yenim dar, yerim dar” bahaneleri işe yaramaz, vakti boşa harcadığını çarçabuk anlarsın.

Kararan kapları külle ovar, çamaşır kazanına kül katarsın. Hatta yemeğin, çayın kaşığını tencerenin dibini külle ovalarsın. Ovalayınca görürsün, temizliğin aydınlık yüzünü. Hey gidi hey!

Çokların hiç işitmediği ama benim bildiğim eskiye dair şarkıdır bunlar. Yüzyılın değil yarım asır öncesinin şarkısı ebbabım! İçli, duygusal, bir o kadar gerçek! Sana sesleniyorum kardeş! Dinlemek zorunda değilsin, mecburiyet hiç değil. Benim dağarcığımdan dökülüp gelen bu şarkılar eskilerin şarkısı. Bir o kadar da eskimeyendir aslında. Hiçbir şey sonsuza dek sürüp gitmez cancağızım! Senin bu kayıtsızlığın da… Kaydet koy bir kenara yine de.. N’olur n’olmaz! İlkbahar sandığın günlerde sonbahar gelip öpüverir insanı!!.

Yağmurun baskını olur da düşmanın baskını olmaz mı? Hele yokluğun.. uf, ufff! Zamanın tutsaklığına boyun bükmek, ölümü kabullenmektir. Karşısına oturtup ağzına geleni söylüyor elin oğlu. Ne acı, ne vahşi, ne acımasız! Çaresizliğin acısını çekmek zor olsa gerek.

Oruç ayında orakçıydık biz. Dilimiz dışarıda, dudaklarımızda beyaz köpürcükle kosa salladık yeğenim. Yorgunluğu gelişinden belli olan rüzgârların dostluğunu kosaları sallarken beller insan. Sarı buğday tarlasında bedenini yaladıkça başakları okşar üstelik. Ve bedeninde kısa vadede oluşturduğu hoşlukla türkülere yaslanırsın. “ Değmen benim gamlı yaslı gönlüme” diyerek iç dökersin.

Yaşanmışlıklar kendini böyle anımsatmak istiyor. Kırk yıllık öyküler dökülüyor bir bir. Belleğin değirmeninden geçmiş ne varsa dağarcıktan çıkıp çıkıp geliyor. Şişkinler, şişkinlikler kim nerede, ne varsa! Altmış yıl öncesinde bir akşamüzeri bacalardan çıkan dumanların türü bile bağdaş kurmuş duruyor gözlerimde. Tarlaya çapa vuran analar, yünden konçlu çoraplar örüyor dört şişle.  Eliyle göğsüne vurup işten kaytaran oğullara isyan savuran direncin anaları dikiliyor göz önüme. Anaların yüreğinde yumruk gibi asılı kalan duyguları duygularıma karışıyor bugün bile.

Suyu kaçtı toprağın.  Rahatsız edildi mi kaçar. Bu yüzden belirir obruklar. Değirmene taş koydum/Taş dönmüyor dönmüyor. Sağlıcakla.

8 Mart 2025 Cumartesi

TOPLUMUN İNCE İŞÇİLERİ

Bütün yazılarımın temel taşı anam ya! Bu, anaların daha doğrusu kadınların toplum hayatındaki öneminden kaynaklanıyor.  Bütün kadınları toplumdan ayır, fiziksel yokluktan öteye geçer mesele. Toplumun ruhu, dengesi, yaşamın anlamı boşalır anlamı!  Çevremizde kadınsız kalan evler mutlaka vardır.  Dikkatlice bakın, gözleyin,  düşünün. Dağınıklığı, sönüklüğü, eksikliği, umutsuzluğu hemen fark edersiniz.

 Düşündükçe, kadının ailede dolayısıyla toplumdaki rolü ölçülemeyecek büyüklüktedir. Değerlerin aktarımından, geleceğin şekillenmesine hatta devamlılığına kadar ne varsa kadın eliyle mümkündür.

Kadınlar olmasa duygusal ve sosyal destek sistemi çöker cancağızım. İddialı bir cümleymiş gibi gelebilir. Erkeklerin duygusal olgunluğundan toplumsal uyumuna kadar ne varsa oluşumunda kadının payı yüksektir.

Empati, şefkat ve iletişim gibi değerler kadınların yaydığı özelliklerdendir. Hatta duygusal zekâmızın oluşup, gelişmesinde bile payları büyüktür.

Şahsen anamın yokluğunda yazdığım yazılara göz attığımda yazdıklarımı şekillendiren başkahramandır.  Dünden bana yükledikleriyle bugünlerdeki düşüncemi bile şekillendirdiği apaçık ortada kardeş!

Toplumumuzun akıl sahibi insanlarının söylediği bir söz vardır. “ yuvayı dişi kuş yapar”.  Geleneksel olarak ailenin düzeni ve huzuruyla ilgili rolünü anlatmaya yeterli bir sözdür kardeşim. Bu sözün derinliğini düşün, düşün aç.  İnsanın edindiği pek çok değer ailede kazanılır.  “Baş öğretmen” anadır. Sevgi, saygı, güven, yargı, bakış açısı, davranış ve ilişki biçimlerimizi şekillendiren baş mimardır.  Olmadığı yerde sorunlar başlar.

“Aile” denen toplumun yapı taşına, en büyük aile şirketi denebilir. Kadın da bu şirketin yöneticisidir. Bu şirkette kadına verilen değer ölçüsünde şirketin (!) gelişimi artar. Dolayısıyla toplumun…

Kanaatim odur ki, kadının güçlü olduğu ailede, toplum refahı bile üst seviyelere çıkar. Pozisyonu toplumun gelişmişlik seviyesinin göstergesidir yeğenim! Olmadığı yerde pek çok şey eksiktir. Düşündükçe daha nelerin eksik kalacağını anlarsınız.

Kadın toplumun dengesidir, uyumudur, huzurudur, işleyişidir hatta ışığıdır ışığı! Sadece bugüne değil geleceğe değer verip bir anlam yükleyip yüklemediğimiz kadına bakış açımızdan anlaşılabilir.

Kadın ailenin kalbi, toplumun nefesidir birader. Amma da abarttın diyenler olabilir. Kadının olmadığı evlerde duvarların soğukluğunu görürsünüz. Ailenin ve toplumun bütünlüğünü sağlayan ipliktir o. Toplumun olmazsa olmazıdır.  Çiçeğin suya ihtiyacı gibi vazgeçilmezidir.

Kadının bu rolünü kim nerede görmezden geliyorsa orada sorunların en büyüğü vardır. Çünkü kadın,  umudun ve direncin sembolüdür. Kim kadının çabasını, gayretini, direncini, onarıcı gücünü kısarsa dünyanın en güzel resimlerini bozduğunu bilmeli. Çünkü kadın hayatın kendisidir.

Toplumun hassas ve ince işçileri kadınlardır. Kim onu hafife alıyorsa, kim değersizleştirme düşüncesine saplanıyorsa, kendini hafife alıyordur. Unutmayalım ki, onlara değer vermek topyekûn topluma değer vermektir. 

4 Mart 2025 Salı

YERLİLİK DEĞİL, GÜZELLİK!

 

Dünyalık mal, mülk hatta nimetler insanın gönlüne dair zenginlikleri yoksullaştırabiliyor. Fazilet insanın gönül dünyasını, maddi şeylerse üst başını, evini barkının süsüdür. Dış dünyadaki zenginlik elimizden gidebilir ama varsa içimizdeki zenginliği kimse çalamaz hep var olur.

Birde insana dair olan sevgi ve tevazu gibi zenginlikler vardır ki ühhü! insanı yüceltir, ayarını yükseltir kardeşim.

Geçtiğimiz Pazar yani, Ramazanın ikinci günü hem vakit geçirmek hem de su doldurmak için Domaniç Dağı’na gittik. Yol boyu çeşmeleri,  Tahta köprü’ye kadar sıra bekleyen insanlarla dolu. Günün Pazar oluşu da kalabalığı artıran bir sebepti sanırım. Zirveyi aşıp, Tahta köprülü Kuru Fasulyeciye kadar indik.   Fasulyecinin yanında iki çeşmede sıra azdı. Biz bidonlarımızı hazırlayana dek çeşmeler bize kaldı. Lüks pikapla iki kişi ellerinde bidonlarla sıraya girdiler. Bizim büyükçe bidon dolunca bidonlarını doldurabileceklerini söyleyip sırayı verdik. Selamlaşma tanışma maksatlı “nerelisiniz?” derken, önce Kütahyalıyız, ardından Kütahya’nın neresi sorumuza “Tavşanlı” cevabını verince “ bizde Tavşanlıdanız” dedik.  Adam, “siz orda yaşıyorsunuzdur, biz yerlisiyiz”  ardından yaptığı mesleği söyledi. Babası tanıdığım zanaatkârlardandı. Yanındakinin de oğlu olduğunu, makine mühendisliğini bitirdiğini ama Tavşanlı’da yaşamadığını filan ifade etti. Oğlunun Tavşanlı’da yaşamıyor olmasını da övünç meselesi yaparak sundu.  “Hey Allahım! mübarek gün sabır ver” duasında bulundum içimden.

Meselenin özü tam da burada başlıyor yeğenim. Adama baktım, babasından kalma işi sürdürüyor. Kendinin ortaya koyduğu bir başarı yok. Ama “yerli” olmanın kibri boyunu aşmış. “Yerlilik” kimliği kendi iç dünyasında bir ayrıcalık, statü sembolü oluşturmuş kendince!. Yanılgı içinde olduğunu bilmeden o duygudan beslenenlere üzülmüşümdür hep. “Yerli” olmak, kişinin çaba sarf ederek elde ettiği bir erdemlilik hali filan değildir kardeşim. Bunu ayrıcalıkmış gibi görüp, “üstün ırk” konumu tutmaya kalkmak hem adil olmayan, hem de suni ayrımcılığa kapı aralayan hastalıklı bir duruş ve bakıştır. Bu bakış, “ biz” ve “onlar”  ayrımını derinleştirir yeğenim. Toplumsal bütünlüğü zedeleyen sorunlu bir ruh halidir.

Gerçek üstünlük, kişi veya kişilerin çabaları, bilgileri, erdemi ve toplumsal katkısıyla ölçülür.  Kendince bir değer üretmek yerine,  “yerliliği” üstünlük gibi görmek kendi eksikliğini örtbas anlamı taşımaz mı? Kendi içinde potansiyeli yüksek kibri de içinde barındıran bu ruh hali hastalıklıdır cancağızım. Kibir, insanın iç dünyasını karartır.  Hatta ahiretini bile tehlikeye sokar birader. Aidiyet biçimini, üstünlük meselesi gibi görmek insani değerlerde yara açar, bütünlüğü bozar.

İlçenin köylerinden gelip yerleşenleri bile öteleyen bu ruh hali kolaycılık ve tedavi edilmesi gereken psikolojik hastalıktır. Fikir sahibi olmak “yerli” olmaktan çok daha kıymetlidir.

Bu tespit bir “Pazar” tespiti filanda değildir aslında. İlçeyi yönetenlere hatta değişik temsil noktasında bulunanlara karşı yıllarca dillendirilen ve gözlenen bir durumdur.

Bu duygu aralığına sıkışıp kalmış olanlar kendilerini bu durumdan kurtarmanın yollarını aramalıdır.  Köy ve köylüleriyle ortaya çıkan zenginliğin, farklılığın farkına varmalı, pusuda yatan ayrılıkçı duygularını tedavi etmelidirler.

Tavşanlı’nın Ovası/ Güzel olur havası/ Leblebiyi kavurur/ Gürelerde tavası. Sağlıcakla.

26 Şubat 2025 Çarşamba

YÜN KAZAK

 

Çiftçiliğin icabı olan işler benim işimdi. Aralıksız harman dövdüğümüz günler saman tozağını en çok yuttuğumuz günlerdi. Yılmadık, isyan etmedik, tevekkülle gayreti birleştirip toprağın etrafında dönüp durduk. Yağmuru gözlerken, afetlerinden Allaha sığındık. Biz harmanın telaşında kendimizden geçerken, yakınımızdaki kaplıcaya şen şakrak geçen aileleri görürdük. Bu görüşler yutkunuşlarımızı artırırdı. Bu esnada kaynardı içimizde kazanlar.

Anamın işleri zaten bitmezdi. Bulguru kaynatmasından dövmesine, çorabından dokumasına, belirgadından turşusuna, yufkasından tarhanasına, söküğünden çamaşırına hatta evin kirecinden badanasına kadar. Dahası avlunun temizliğinden, sokağın süpürülmesine varıncaya. Ühhüü, yığınla iş anlayacağın. Bungunluğundan dudaklarında belinler belirirdi insanların.

Zaman kısa iş çok! Analık duygusu mesuliyetlerin en büyüğüydü. Mesuliyeti bildi mi insan, emaneti yüklenmenin sorumluluğunu da bilirdi. Bilmezsen?  Perişanlığa, perişanlık eklenirdi.

Aerodinamik döşeklerde kim rahata uykular uyuyorsa geçmişe dönüp anamı, anaları hatırlasın kardeş! Alkışların en büyüğünü hak ettikleri halde görmemiş olanlara birer Fatiha yollasın en azından. Şartların omuzlarına yüklediği sorumlulukla kendinden vazgeçip, iş delisi oluyordu insanlar.  Kimse bu anlatıları palavra filan sanmasın. Bunlar en gerçekçi istatistiktir yeğenim.

Bunları anlat anlat bitmez. Niye anlatıyorum? Senin rahatlığının nereden geldiğini açığa vurmak için. Gevşekliğin huzur değil, muzur getireceğine işaret etmek için. Anlatmasam? Vebali yeter cancağızım!

Anamın pamuk, yün atmada kullandığı yayı tokmağı, bükmek için çıkrığı vardı. Evin yazlık dediğimiz bölümünde atma ve bükme işlerine anamın hüzün yüklü türküleri eklenirdi. Evim evim ayeydin evim türküsü en sevdiği türkülerdendi.  Bungunluğuna bungunluklar eklense de evinin aydınlığı bir başkaydı anam için.

Köy sessizliğinde günün ağarmaya yüz tutunca ayağa dikilirdi anam. Ellerinde nasırlar abdestini alırken yüzünü tırmalasa da tebessümü elden bırakmazdı. Yün atmak, pamuk atmak derdi elindeki kirişten yaya vurmaya. Her vuruşun yarattığı titreşimle yumuşaklık yünün, pamuğun özüne yayılırdı. Zamanını alsa da bu işler, üstesinden gelmenin iç huzuru yeterdi. Yün ve pamuk atmasının ardından çıkrıkla yünden ipler üretmenin, bükmenin telaşesi başlardı. Çıkrığı döndürüp, iğe iplerin dolanışını seyretmek sanat eseri seyretmek gibiydi. Hem sabır, hem ustalık anamdaydı cancağızım. Çıkrığın sesi anamın türkülerine ritim tutardı. O nasırlı eller tam bir sanatçı eliydi yeğenim. Yün atmak, ip bükmek emekti. Yaşamak dediğin alın teri ve emekle bellolurdu. Alın terinden beslenmek hayatın en güzel yanıydı. Huzurlu, dingin. Zor ama kaygısız.

Anam başlı başına sabırdı, azimdi, hayata nasıl tutunacağını gösteren öğretmendi. Ortaya koyduğu her ürün hayatının dışa vurumuydu. Üstüme giydiğim yün kazak insanı sarmalayan sevgiydi. Ördüğü yün eldiven, yün çorap, üstümdeki dokuma göynek anamın hayatının örgüsüydü aslında.

Ben ve benim gibiler o örgünün içinde büyüdük yeğenim. Eğer sabrın, azmin,  inancın, mücadele ruhunun, insani duruşun bir kırıntısı varsa üzerimizde sahibi anamdır. Ya babam? Kuleli terazinin kefelerine karşılıklı koysan ağdırmazlar ebbabım!

Mesele odur ki, hayat birlik ister. Hayat bütünlük ister.  Yün atma, çıkrık çevirme sürecini anlatırken sabrın, hayata tutunuşun, direncin, emeğin, mücadelenin ölçüsünü ortaya koymaktır meram. Analık ve babalık hissini ortaya dökmektir diğer yandan. Velhasıl sevgiyle kucaklamak kucaklatmaktır. Sağlıcakla.

23 Şubat 2025 Pazar

METCEZİRLER

Duygu ve hissedişlerimin gelgitleri oluyor ya da med cezirleri. Olup bitenden kolayca etkilendiğim yaş grubunu çoktan aşmış olsam da üstümde gerginliğini yaşıyorum. Bazen gelgitlerle, medcezirler birbirine karışıyor. Hangisi hangidir, ayırt etmekte zorlanıyorum yeğenim!

Suntalem kaplaması masanın üzerindeki bilgisayarda eski yazılarımı karıştırıyorum. Karıştırdıkça “unuttum” sandığım pek çok anı bilinçaltımdan kör köstebek gibi dürtüyor. Yüreğimin dinginliği bu esnada bozuluyor. Yılların dili olsa, yaşananların kaydı olsa, neyi neleri, nasıl aldığının tespiti kolaylaşacak.

Kimileri yaşlandıkça askıda çalışan motor gibi vaktin gelgitinde zamanı öldürürken, benim duygu ve hissedişlerimin gelgitleri ruhumda at koşturuyor. Yaşanmışlıkların etkisi, anıların derinliklerinde saklandıkları yerden çıkıp çıkıp gelince, dalıp gidiyorum. Dalmalar bazen hüzne, bazen tatlı burukluklara yelken açıyor. Yok saydıklarım, sayamadıklarım.

Geçmişin izleri, zihnimin kıyısına vuran dalgalar gibi, bazen usulca bazen en hiddetlisinden gelip çarpıyor. Yaşayıp geçmiş olduklarını yeniden yaşar gibi oluyorsun. Yaşarken, anıların içinde kayboluyorsun.

Gözlerini kapattığın an yepyeni hatıralar diriliyor gözlerinin önünde. Dirilen anıları gördükçe yaşanılan şeylerin insan üzerinde bıraktığı izin derinliğini ölçmeye yelteniyorsun.   Silinmiyor, solmuyor, kaybolmuyor. Önü açılınca sanki bir nehir. Bazen durgun, bazen çoşkulu, bazen en çılgınından sel!

Nehrin akışını izlerken ellerinle dokunmak istiyorsun bir daha. Dokunduğun asla aynısı olmasa da, geçmişe yolculuk insanın kendini tanımasına, anlamasına düşünmesine, derinliğine katkı yapıyor.

Her bir anı, bir hazine.  Acısıyla tatlısıyla hayata anlam katan, aynı zamanda insanı büyütüp, olgunlaştıran şeyler cancağızım! Geçmişe dönüp bakmak insanın kendi yolculuğuna çıkmasıdır. Kendi yolculuğunda kendine bakmasıdır yeniden. Her yolculuk kendine daha da yaklaşmasıdır. Senin sen olduğunu fark edersin. Her anı, her hissediş, her duygu bizden bir parçadır aslında. Bizi biz yapan bu parçaların bütünüdür cancağızım!

İnsanı, insan yapan değerler önemlidir.

Evinin penceresine kasılıp, aracından yola çöp atanları, sokakta havlayan köpekleri, olumsuzluk adına ne varsa görüp gözleyerek şikâyet edecek merci arayanlardan kendi yolculuğunda kalmak en hayırlısı.

Yardım düzeni geliştirmek insanın kendi huzuru için bile önemlidir. Oturduğun yerden eleştiri geliştirmek en kolay iş. Yerden bir çöpü kaldır! Iıh! Şu caminin tuvaletlerini bir kerecik de sen yıka! Niyeymiş? Şu sokağın temizliği için iki süpürge de sen vur! Benim işim mi? Şu komşuya hal hatır sorup gönül al! O da kim? Ühhüüü!

Bunları düşünürken bile bendeki gelgitlere, medcezirlere bak. Gelip gelip gidiyor! Alçalıp alçalıp yükseliyor.

Garaj yolunun açılması için yaygarayı basan adam eğlencesine eğlence katarken(!) sen hayatın dengesini kurmaya meylediyorsun. Bu meyille dolanıyor diline Çoşkun Sabah’ın şarkısı.

Anılar, anılar, şimdi gözümde canlandılar/ anılar, anılar beni bu akşam ağlattılar” Sağlıcakla

DAMLADAKİ ÖZ

Su damlası kendisini selden sorumlu tutmazmış. Hal bu ki, deryalar damlalardan oluşur. Deryaların kendine has dalgalanışı, çırpıntısı, salınışı vardır. Bireylerin oluşturduğu toplumu da deryalara benzetmek mümkün. Denizlerde, dalgaların en sert vurduğu yerler, kıyılardır. Kıyı olmak sorumluluktur. Kıyıların sağlamlığı güvenin tesis edilmesine sebeptir. Sen ne kadar sağlam olursan ol çevren zayıfsa,  kolay yıkılırsın.

Şu cümlelerin derinliği o kadar yoğun ki! Atasözleri de bazı şeyleri anlamaya, anlatmaya o kadar meyilli ki!  Bezce bez bile kenarından belli olurmuş. Ya işte öyle. 

Kıyımızdaki çürüklüğün bize verdiği zararları düşünün. Ya da sağlamlığın kazandırdıklarını.

Doğa herkese eşit fırsatlar vermezmiş. Özünde herkes aynı olsa da fırsatların yarattığı ayrıcalıkları yaşarmışız çoğu zaman. Ya da olmayan fırsatların suskunluğunu belki de.

 İnsan anladığını anlatabilir. Adamlıktan başka anladığı bir şey olmayanlar o kadar çok ki. Bunları görüp gözledikçe susmanın zorluğunu yaşıyor insan. Onların, boşluğundan kaynaklı hatalarından ders çıkarsan da çıkardıklarını hayata geçirecek alanlar da çoktan zapt edilmiş kardeş.  

Herkesin sonu aynı! Sınırlı vakitlerin yolcusu olunca insan, değiştirilemeyen sonuçtur ölüm. Hey gidi hey! Geçici de olsa, ele geçirdiği fırsatın yarattığı güçle baş en yükseklerde. Baş yüksekteyken beden dipsiz kuyularda yeğenim.  Sonuç, toprağın kabulüdür nihayetinde.

Beynimizin tavan arası; yaşamı kolaylaştırmak, objektif bir bakış sergileyebilmek için vardır. Baş göğe kalkınca ara mara kalmıyor kiminde. Sonuç unutuluyor sonuç! Anlasa, kendi durumunu fark edebilse, zarafet kendiliğinden oluşacak.

İnsanın görüp gözlediklerini yazıyla aktarma biçimi bile hassas mevzu. Aktarmanın kendi içinde akışını, dalgalanışını, renkten renge, duygudan duyguya geçişini okumakta olduğunuz yazı da bile gözlemek mümkün.

Yazıya su damlasıyla başlamışken mevzu nereye geldi bak. Damladan deryaya dönüşüp akışırken, kelimelerde dökülüp cümleyle vuruyor satıra.

Kelimelerdeki özensizlik cümlede sırıtır yeğenim. Satırı bozar satırı. Bozulan satırda anlam yaratmaksa, imkânsızlık mertebesinde.

Kendini selden sorumlu tutmayan damlalar topluluğuysa derya, deryanın sorumluluğu da tartışmaya açık hale gelir. Bu toplumun bireyi olan herkes sorumlu davranmalıdır.  Çünkü her insan bir zamandır. Zaman dilimi içinde topyekûn gelişmeye katkısı olmayanı tarih sorgular. Sorgulama noktasına gelmek bile zaman kaybıdır. Zaman insan ömrüyle sınırlıyken verimli kılmak önem arz eder.

Her insan verdikleriyle aldıklarını ölçüye vurmalıdır.  Ya da ürettiğiyle tükettiklerini. Bu vuruşla denklik oluşur.  Sorumluluğun ölçüsüdür bu mesele.

İnsan kalitesi, elbisenin marka etiketinden çok daha önemlidir. Deryanın özü damlaysa, toplumun özü insandır kardeş!

Kimi bir demet maydanozu üretip, tezgâha koyma telaşında elleri nasır tutarken, tiktokta alevlenen ateşiyle ahlaksızlığın hoyratlığında arsızlaşanları aynı kefeye koymak zamanın kaybıdır yeğenim! Güvelenmiş bakliyattan sağlıklı yemek çıkar mı? Uf ufff! Dönüşüm de dikkat edilecek mevzulardan biri. Geliştiğini sananlar dönüştüğünün farkına varamıyor. Ah! Diyecek zaman dahi kalmıyor.

Sorumluluğun çizgisini çekmek de zorlaştı sosyal medyanın çeşitlendiği ortamda. Gündüz kuşakları sosyal medyanın güvelendirdiği insan tipleriyle dolu.  Zayıflayan irade, ortaya çıkan asabiyet, kıyıdaki çürüklük, yıkılan ortalık. İncirin çekirdeği bile un ufak oluveriyor. Öz gidiyor öz!

 Hastane önünde incir ağacı/ Doktor bulamadı bana ilacı.  Yozgat yöresinde Ali ve Ümmü’nün hikayesi radyoda yanık yüreklerden dökülmeye başlayınca duygular sil baştan köpürüyor. Sağlıcakla.