9 Şubat 2025 Pazar

DUYGULARIN TRAŞI

 

Evin penceresinden görünen tarla ve yolların soğuktan kaskatı kesildiğini görünce düşünceye dalıyor insan. Dalarken zamanda yolculuğa soyunuyorsun. Bu soyunuşla yüreğindeki iç sesleri birbirine dolanıyor. Dolanışlar berbat hissedişleri kümeliyor üzgün, üzüntülü. Vakit geriye sarkıyor, sarkan vakitlerde eski zaman hayallerinin sisli ortamında nefes alıp vermeye çalışıyorsun.

Kimi yaşadıklarını yazarken, kimi yaşayamadıklarını yazarmış. Kimileri yaşadı mı, yaşamadı mı belirsizken, anlatının zorluğu çıkıyor ortaya. Tenin buz kesiyor, soğuktan kaskatı kesilmiş toprak gibi kıpırtısız kalıyorsun.

Yaşananlar anlamsız mıydı? Gereklimiydi? Sorular soruları çoğaltırken, hava kararmaya, şehrin üst noktasındaki hastaneyi yalayarak gelen bulutlar çoğalmaya başlıyordu. İçimde hüzünden yumaklar oluşuyordu.  Ne fizik, ne kimya, ne matematik ne coğrafya umurumda değildi. Duygu adına birikenlerin hiç biri, umurumda olmayanları kabullenecek ölçekte hiç değildi. Eşgare yaşananları elemeşkere duyguya dökmekti. Belki de o duyguyu tekrar kendi içinde yaşarken anamın, “gitsin gitsin gelmesin o günler” sözünü hatırlamak, hatırlatmaktı.

Neler biriktirmişim yüreğimde. Dinlemiş, notlar almışım kardeş. Patlak Hasan’ın un değirmenin yeni dişlenmiş döner taşının una karışmış kırıntılarının gıcırtısını dişlerimin arasında hissediyorum yeğenim! Bu gıcırtının bugüne ulaşmış frekansını duygu duygu ölçüyorum. Hak ediş veya etmeyişleri daraya koyuyorum. Daraya koyup yazarken katılaşan bedenimi yumuşatmaya çalışıyorum hece hece. Açık kalan duygusal yaraları iyileştirmeye meylediyorum kelime kelime. Yazmanın huzur veren yanını keşfettiğimden bu eylemi inatla sürdürmeye gayret ediyorum.

Yazmak da kolay iş değil.  Yürekte duygu adına biriken ne varsa karşıya aktarmak, hissedişleri çoğaltmak hiç basit değil. Hayatını, zamanını, işini gücünü bu amaç için harcamak gerekiyor. Kendince bir dünya kurmayı göze alabilmek gerekiyor.

Evin penceresinden soğuktan katılaşmış toprağı, kayganlaşmış yolları gözlerken, sobanın içinde çıtırtı çıkararak yanan odunu, çaydanlığın içinden dışarı yayılan çayın kokusunu, düdüklü den üç yüz iki tahliyesi gibi tısıldayıp mutfağa yayılan proteinin buhar kokulu lezzetinin farkında olmak yada olabilmek hissedişin gücü biraz da. Hey gidi hey!

Zamanı gölgemle ölçen ben, beslenmelerimi dahi dijital saatle belirliyorum. Zaman tünelinde en yoğun duygu seliyle anlamlandıramadıklarımı yeniden anlamaya özen gösteriyorum. Dışarıda keskin soğuk eşliğinde, kimlerin nasıl yandığını ve yanıldığını ölçüye vuruyorum. Cümlenin içine giren kelime dışarıdakine bakakalıyor. Cümlenin içindekiler, dışındakiler.  Kümeler, kümeleşmelerde böyle değil mi?

Duygu yoğunluğu ilmek ilmek birbirine girdikçe, ev içindeki dağınıklığa dönüşüyor duygular. Heyecan artıyor, kalbin ritmi hızlanıyor, soluk kesiliyor. Bu kesiliş esnasında radyodaki türkü araya giriyor.

Mısıri kuruttinmi/ Ambarda duruttinmi/Nenen çarık giyerdi/ Bunları unuttinmi.

Üşüyordum. Üşümelerim daha da arttı. Dedemin çarığı, arpa başaklarını kesip döverek tüketen ninelerin çaresizliği gözümde toplandı. Dün ve bugün! Sen ve ben! Saten çarşaf,  yumuşacık yastık ve yorgan, dahası ergonomik döşekler! Yan gelip yatmalarım! Değmeyin keyfime! Dedelerimin cephesi, ninelerimin çilesi! Uf, uff! Oflar ve uflar üşüşen duyguların traşı kardeş.

İçimde delice dağlar yükseliyor. Derin uçurumlar beliriyor. Azgın sular akıyor. Karanlık mağaralarda yarasalar kovalıyorum.  Bu duygular içinde yeldirirken cama konan yoz güvercinin masumiyeti farklı duygulara yelken açtırıyor. Yazmak zor iş! Okumaksa ciddiyet ister. Sağlıcakla.

8 Şubat 2025 Cumartesi

YAZ DOSTUM!

 

Kimileri, yazarlığın havasında kibre varan vücut dili sergilerken, hatta hava atma yarışının efeliğine soyunurken biz yazmanın huzurundayız sadece.  Biz yazar değil, yazanız kardeş! Neyi? Yaşamın kendisini! Neyi? Bu milletin var olan değerlerini! Duygusunu, hissedişlerini, sevdalarını, türküsünü Türklüğünü. Bekleyişlerini, beklentilerini. Evirip çevirmeden özünü yeğenim. Hatta özümde olanı.     Yaradanın müsaade ettiği ölçüde, imkanda..

Rahmetli Barış Manço, “Yaz Dostum”dediği şarkısında ne güzel anlatmış öz olanı, olması gerekeni. Kendi kendini sorguladığı bir satırda “ Yaz dostum, Barış söyler kendi bir ders alır mı?” diye kendine soruyor, sorguluyor, sorgularken sorgulatıyor aslında. Daha neler neler diyor açıp bakın şarkının sözlerine. Bakarken girin derinliğine.

Doğayı kaygısız ve kayıtsız severim ben. Neden? Nedeni, abartısız duruşundan, olduğu gibi kaldığından.

Bir şiir dinletisinde sözde etiketi ve bazı yan şarjlarla süslenmiş şişkinliği üstünde şahıslarla karşılaştım. “Yazar” mış!!. Hadi ordan!  Yazar olsan ne yazarsın? İnsanlık ve edep sıfır olunca ne işe yararsın ki. Kendi yazdıkları kendisine fayda sağlamamış olanlar “ukala”lık mertebesindedir. O kadar işte.   Şişkinliği çevreye zarar yeğenim. Bir yerlere sırtını dayayıp “güç bende” pozlarında. Bu tür yalamalara hemen hepimiz rastlamışızdır. Böyleleri müzmin hasta grubundadır ama hastalıklarını bilmez, fark etmezler.

Doğaya bakıp ders almak gerek. Doğa oynaşmaz. Doğa şişkinlik yapmaz. Doğa hava atmaz. Doğanın ukalalılığı olmaz. Takvimin yaprakları onun güzelliklerini bir bir gösterir. Yaşar, yaşatır. Sırayla tek tek! En güzelini sona saklamıştır.  İnsanı sükûnete erdiren, avutan bir yanı da vardır en sondakinin! Sonu düşünmeyen hataları kucağında biriktirir,  tekrarlar durur. Off, Of! Acırım böylelerine. Acırım da, bir şey yapamamanın kaygısında kalırım

İnsan her yeni güne başlarken, kendine nasıl hizmet etmesi gerektiğini düşünmeliymiş. Gerçekten bu düşünce biçimi başkalarına faydalı olmanın, yardım etmenin tüm yollarını insana gösteriyor. Yani kendin için istediğin, istemediğin mantığı biraz da. Fırsatlar sonsuzken, hastalıklı yanları ağır basıyor kimilerinin. İnsan olmanın anahtarı fayda sağlamaktır. İşin aslı budur esasen. Bu bir kerecik mesele de değildir. Doğanın mantığında abartısız, gösterişsiz, sırasıyla. “Vermek” ödülün kendisidir yeğenim.

Yukarıda bahsettiğim yandan şarjlı süslüler, vermekten çok almaya alışık huylulardır. Bu türler, vermenin huzurunu bilmezler, sondaki hediyeden habersizdirler.

İnsan seçtiği yollarla verdikçe, huzurun sonsuzluğunda kazançlar edinir! Kimileri bırakın vermeyi; büyüklüğün, bir adım önde olmanın hırsında, kırıp dökmeye odaklanıyor.

Çevrenize bakın nasıl zarar verdiklerini göreceksiniz. Mahallenize bakın, ilçenize bakın, ilinize bakın.  Üh hü! Fert fert, küme küme. Güç ve kudret için girmeyecekleri kılıf yok. Halbu ki gücün ve kudretin gerçek sahibi belli kardeşim. Bu neyin aldanışı? Onlardaki bilmemenin rahatlığı mıdır? Iıh!, biliyorlar. Nefisleri ruhlarını kabzetmiş farkında değiller.  Farkında olmamaları felaketin ta kendisi.  Bu felaketi veya felaketleri (!) yok saysam yazmamam gerekirdi. Görüyorum ve yok saymıyorum. Bulundukları alanın gelişimine engel teşkil ediyorlar tespitini ortaya koyuyorum.

Bu tespiti orta yere koyuyorum. Felaketlerin eylemleri aynı şekilde devam ederse “ eh, ne yapalım gelecek sefere farklı tepkiler ortaya koyarız. Bakışımıza farklı açılar ekleriz.  Elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışırken,  insanca hatalarımızın kaygısına düşeriz.

Yaz dostum güzel sevmeyene adam denir mi/ Yaz dostum selam almayana yiğit denir mi/Yaz dostum altı üstü beş metrelik bez için/Yaz dostum boşa geçmiş ömre yaşam denir mi. Sağlıcakla

24 Ocak 2025 Cuma

KELEBEĞİN KANADI

 

Daha önce kulağımda tınısı kalmış eski şarkılar dudaklarımdan kendiliğinden dökülüveriyor. Belli yaşı yakalamış eskilerde bunu hep görüyorum. Eski Türk sanat müziği eserlerinin melodisini duyunca eşlik etmeye yelteniyorlar. Bunca yılı devirmiş insanların belleğinden pusudan kalkarcasına sözleri bile dökülüyor bir bir. Onca yıl öncesinden köyünden, yaşadığı bölgeden mecburiyet terki yaşamış olanlar çocukluklarının doğası bile eski şarkılar gibi dökülüyor gözlerinin önüne. Benim harman yerindeki karınca yuvasını unutmadığım gibi.

 İnsan doğayla kurduğu ilişkiyi bazen farkında olmadan kendi yaşayışının ölçüsü haline getiriyor kardeşim.

Bu yaşıma kadar insan davranış ve şekillerini yakından gözlemenin yanı sıra doğada yaşayan börtü böceği ve hayvan davranışlarını da görüp gözleyerek geçirdim. Kuzunun anasını emerken diz çöküşüyle, fil yavrusunun anasını emişi arasındaki inceliklere merak salmışımdır mesela.

Hayvan ve kuşların göç vakitleriyle insanların göçü arasında ki ayrılık ve ayrıcalıklarının derinliğinde kaybolup gidiyorsun an an! Horozca horozun sabahın er vaktini bilip ötmesi, kuşça kuşun pusula ve radarları varmışçasına kuzeyi ve güneyi hatta vakti bilip anlaması… Küçücük arının gördüğü çiçek ve özünü kolonisine haber verip tarif etmesi…  of, offf!  

Doğanın ritmine ayak uydurmadığımız zamanlardır dert adına ödediğimiz bedeller. Doğadan ve hayvanlar âleminden erdem adına alacağımız o kadar çok şey var ki! Her bir hareket, her bir davranış derstir ders!  Adalet de doğanın içindedir, sadakat de. Her erdemli davranışın temelini belirgin şekilde doğada gözlersin yeğenim. Doğayı ve hayvanlar âlemini gözle, güzellik adına gördüğünü en doğal haliyle yapıştır üstüne.

Okul yüzü görmeden insanın erdemli hale gelmesine katkı sağlayacak o kadar çok şey var ki. Hayvanlar âlemini gözlemle erdemli yaşamın özünü kavramak mümkün birader! İnsanın dalgınlığı oluyor da doğanın dalgınlığı olmuyor cancağızım. Koşturarak gelen yağmur yüklü şaşkın bulutu gözlemezsen sırılsıklam olursun. Baskın yersin, umursamazken vurulursun. Bulutlarda rüzgârın tutsağıdır. Yelleri tanımazsan yağmurun nerede ne yapacağını bilemezsin. Havanın durumu, insanın durumu için önemlidir işte.

Doğadan ve hayvanlardan aldığımız derslerle yaşamımızı şekillendiremiyorsak vay halimize! Saygı, sevgi, sadakat, vefa, sözünün eri olma gibi pek çok değeri belirgin şekilde sunan öğretmendir doğa. Gözleyip hayatımızda uygulamak biz düşüyor kardeş! Gerçek huzuru yakalamak gözleyip öğrendiğimiz değerlerin sıralamasını da doğru yapmakla olur.

Gözlemleri zayıf kalanların, bencilce hangi esrik duyguların, hangi yanlış davranışların, yersiz gösterilerin, kendini bile aldatan yalanların akışında kaldığını görmek mümkündür. Böyleleri koskoca dünyayı tilki düşmüş kümese döndürür yeğenim.

Başka yolu yok mudur bazı şeylerin. İtiraf etmeye bile cesareti olmaz doğayı gözlemeyenlerin. Ah alır, ah tüketirler öylece. Kendi boşluğunun provasında yellenip durur kimileri. Sonunun ne olacağını düşünmeden. Horozca horozu gözlemek yeter çok şeye.  Yeter de, komşu komşuyu ütmenin telaşında. Ütünce kendine bir dilim ekmek fazla düşeceğini sanıyor. Erdem nerede? İçinde düzdüğü yalanları kazıyıp atan dinozor tipliler.  Nerde kaldı birbirimize basit ama derin saygı? Saygı en temel taştır insan yaşamında oysa. Nerde kaldı içimizdeki sevgi sembolleri. Kargadan bile alınacak çok ders var çok!

İyiliğin ve kötülüğün ayrımında olduğumuzun sınırlarını bilmek, bellemek gerek. İnsanın değerlerinden yozlaşması, ıraması, düşmenin düşüklüğün başlangıcıdır.

Umudum doğayı gözlemekte. Yoksa acılar içimizi yakacak. Doğanın sert rüzgârları kelebeğin narin kanatlarını incitmezken biz kimleri nasıl incitiyoruz bakmak lazım. Sağlıcakla..

17 Ocak 2025 Cuma

YÜREĞİMDEKİ PARMAK İZİ

 

Sosyal hayatın içinde olmanın avantajlarının yanında dezavantajları da var. İnsan ilişkilerini problemsiz yürütebilmek kolay iş değil. Bazen içinizde kopan fırtınaları bastırmanın stresiyle yaşamak zorunda kalıyorsunuz.

Okuduklarımın bende yarattığı birikimle çevremde karşılaştığım her bir insanın varlığının kıymetinden bahisle güzel özelliklerini öne çıkarıp duygusunu yükseltmeye çalışırım. Bizim duygumuz kimsenin umurunda değil yeğenim!

Adamın içinde biriken benle ilgili olmadığı halde negatif ne varsa sıralayıp döküyor. Vücut dili, konuşma üslubu, ses tonu toptan hücumda. Tabağını boş göndermeyip doldursan…. Yapamıyorsun! Tarzın değil, biçimin değil, yöntemin hiç değil yeğenim. Adamın cesaret katsayısı daha da artıyor. Azıyor kimileri azıyor. Allaha havale edip, yutkunuyorsun.

Bu benim yaşadığım iç duygusuymuş gibi anlatsam da değil.   Kendi içinde yaşayan çok insan var çok!  Açık seçik gocunmadan anlatıyorum ya yutkunuşumu…. Anlatmayan yüz binler var belki de. Başkalarının içinizde yarattığı yangını, denizler dolusu suyu döksen söndürmez çoğu kez. Of, offf!

Ben ne istiyorum biliyor musunuz? Cevap, “nerden bileceğiz” olsa da; yaşayan bilir kardeş. Hisseder, anlar, tahmin yürütür, tecrübeyi konuşturur.

Tutkuyla sarıldığımız vazgeçilmez sevdalarımız vardır.  İhtiraslı olmak gibi hırs yükü duygularımız asla. Ben Demirli Köyü’nden Bakkalların Halil’im işte. Yetip artıyor bu bana. Beylik beklentilerim olmadı hiç.  Bu beklentisiz duruşumuzdur belki itilip kakılmaya sebep!

Ama bazılarının beklentisi oluyor. Sokakta yürürken onu gören ayağa kalksın, kaymakam önümde eğilsin, vali sigaramı yaksın. Ühhü! Gördün mü iç duyguyu. Bu kadar üst düzey yani!

Askerde bölük komutanımız vardı. Hitap biçiminden sinir yükünü bilirdik. “Efendiler” diye söze başlıyorsa, kork korkabildiğince. Bazılarının “bey” deyişinden bile korkmak lazım. Gözlemle tespit ettiklerimdir bazı şeyler.

 Diyeceğim şu ki “efendi” diyenden kork, “bey” diyenden kork! Diline ölçü koyamayandan da kork, sessiz kalandan da…

Biri diğerini yemeye göze aldı mı “efendili, beyli” resmiyet kokan sözleri devreye sokar. Bazıları “usta işi” yapıyor bunları. Bazıları, usul usul sessizce..Şaka değil gerçektir bunlar.

Sabrımız, hayran duyulacak özellikteyken üstüne üstüne gelir bazıları. İçimiz yangın yeriyken, sakinliğin muhteşemliğinde kalabilmek de Allah vergisi belki de. Tepkinin en alasını gösterebilecekken sabra sığınmak... Tahammülünüzün kırıntısından nasiplenememek ne vahşice, ne boşça bir aldanış!

Sınırları ortaya koyup, aldanış ve duruşları fark ettirmek aslında meramım. Ortaokul ve lise yıllarımda kompozisyondan iyi notlar alırdım. Şimdi o kadar zor ki beğeni toplamak. Bakışlar çoğaldı, kamplaşmalar arttı. Beklentiler bencilleşti hatta kişiselleşti.  Nerden biliyorum? Ortalığa hatta genel çoğunluğa hitap eden mektuplar yazmış olmama rağmen bir iki istisna hariç dönüp bakmadı kimse. Uzaktan da olsa el sallamadı. Mektubu önüne zarfla bıraktıklarımdan “tık” yok.  Yani insan davranışları anlaşılmaz duruma geldi. Uluslar arası ilişkilerde öyle. Kim kimle flört ediyor, içten içe “gerçek hissediş” nedir bilinmez, anlaşılmaz halde. Devir değişti devir!

Ben mi? Kimsenin umurunda değilim. Kime şamar oğlanı lazımsa buradayım. Başkalarına söyleyemediğiniz içinizde öfkeye dair ne varsa bekliyorum. Aramaya da lüzum yok, göz önündeyim zaten. Çocuklar karne tatiline çıkmışken, vaktinizi boşa harcamayın. Kimilerinin parmak izi yüreğimde olsun. Vakit nakittir! “Vur vur inlesin”.  Sağlıcakla…

KOLAYCILIĞIN MEŞREBİ

 

Şükürler olsun altmış beşime bastım, basacağım. Çocukluğumdan beri insan davranış biçimlerini hatta iletişim ve ilişki şekillerini gözleyerek geçirdim. Özel bir gayret mi? Hayır. Kendiliğinden biriken şeyler. Bu da yetmedi doğada yaşayan hayvanların, börtü böceğin yaşam biçimlerinin yanı sıra, onların davranış şekillerini de istemeden de olsa gördük gözledik. Doğada yaşayan hayvanların zaaflarını göre, göre bilir, anlarsın

Peşine takılan zağarı yanıltmak için izine katlama yapan tavşanın bu tavrını bilmezsen avcılığın yavan kalır. Kekliğin kendine has hareket ve tavırları ona keza.
Günlük yaşantı ve gözlemler sırasında sınırsız hatta sonsuz fırsatları görür bellersin.
Bu fırsatları görmek insani hedeflerinizle, duruş ve bakışlarınıza göre şekil alır. Kimileri, eline geçen her fırsatı kendi çıkarına kullanmakta sınır tanımıyor kardeşim. İşin insani, vicdani, hakkani yanı bir kenara itiliveriyor. Vay be! Oluyor mu gerçekten? Ühhü! Ardına bile bakmıyor kimileri. Hatta ele geçirdiği etiketle kafanın duruş açısı değişiyor.
Geçenlerde küçük kızım bulunduğu durumdan bir üst kategori teklifiyle karşılaşıyor yöneticileri tarafından. Önünde az da olsa kıdem farkı olan arkadaşını hatırlatıyor. O varken haksızlık olacağını ilk hakkın onda olduğunu bu çizgiyi bozmanın kendisi için rahatsızlık vereceğini ifade ediyor.
Kimilerine göre bu bir aptallıktır. Kimilerine göre ayağına gelen fırsatı tepmektir. Kimilerine göre “ben yiyemedim sen ye” demektir.
Bakış meselesidir çok şey. Hakkı teslim etmek ya da edebilmek insanın kendine verdiği en büyük ödüldür aslında. Bu ödülün huzuru başkadır. Fırsatlar sonsuz olabilir. Asıl kendine vereceğin ödülün ve hizmetin düşünce sürecinde hak kavramlarını içinde barındırıyor olmasıdır.
Doğal sayılabilecek fırsatlar o kadar çok ki! Yığınla iyilik yapma yöntemi. Say say bitmez kardeş.
Öylesine bir noktaya geldik ki, “iyilik almaya” dönüştü iş. Verebilecek konumda olanlar bile almaya hevesli. Almaya hevesli olanlar verme durumu olanlardan daha kaliteli yaşam sürüyorlar. Yeme, içme, gezme, barınma, giyim kuşam. Ye babam ye! Nerden? Başkalarının sırtından. Hatta keyif verici yeme içmeleri bile eksik kalmıyor sanırım. Çalışmaktan nasır tutan ellerime kinayece gülüp geçiyorlar üstelik. Bedava yeme içmeye alışınca, kıçları iş tutmuyor iş. Uyu uyu yat! Yat yat uyu! Nasılsa bu toplumun içinde vicdanı olan, iyilik yapma bilinci yüksek insanlar var.
Özel mamalarla beslenen, her gün kapı önünde beslediğimiz kediler bile fare avına çıkmıyor artık. Balkon kapısını açtığımı fark edip dikiliyor karşıma. Tatlı tatlı miyavla, iki kuyruk salla beslenme tamam. Neden koşturup yorsun kendini? Bir komşuya faydayı bırak doğadaki bir ağaca bir tas su dökmüyor hazıra, bedavaya alışanlar. Ar kalkıyor, hak gidiyor ortadan. Ye babam ye!
Kimseyi aşağılamıyorum, kimseyi küçümsemiyorum. Tam tersi bedavaya alışanlar, bu toplumu küçümsediğine hatta kullandığına inanıyorum. Bu konuda ki gözlemlerim çoğaldıkça kahroluyorum.
Çevrenizi gözleyin göreceksiniz birader. Bedavadan yaşamaya alışanların arsızlığı bile şaşırtacaktır her birinizi. Bu türden bakış ve gözlem, kendi içimdeki münakaşaları bile çoğaltıyor gün gün. Burası küçük yer! Tembelliğin yokluğuna alışıp bedavaya yaşayanları bakınca göreceksiniz. Alışkanlık ve kolaycılık meşrebini bozdu kimilerinin. Hak edene hak ettiğini vermenin huzuru bizimde içimizi rahatlatıyor.

29 Aralık 2024 Pazar

KOPÇA

 Bugün havanın pusu tam kalkmamış olsa da,  kapalı ortamda  uzun süre kalmanın sıkkınlığını üzerimden atma dürtüsüyle evden sokağa attım kendimi. Yürümek istedim bir vakit. İlçenin çarşı içi yollarını kullanarak aslında tam olarak ne yapmak istediğimi bilmediğim yürüyüş  ve tempoda ilerliyordum. Bazen yokuşlara vurmak kendinizi ölçme açısından iyidir. Aaa!  Hastane yokusunun birinci dönemecini geçmiş ikinci kesgin dönemece oldukça yaklaşmıştım. Nefes alışverişlerim sıklaşsa da ben diyeyim kuş, siz deyin tavşan.  İnsanın kendini iyi hissetmesi kadar güzel ne olabilir? İkinci dönemeci döndüğünüzde  sağ  yönünüze en yakın ufuk Şahmelek rampaları. Gözünüz ilçenin çatılarını yalayıp ufka varıyor. Seyrek de olsa bacasından duman tüten evleri de fark ediyorsunuz. Göz hizanızdaki dumanları suda kulaç atarcasına dağıtmanın düşüncesine dalıyorsunuz.

Yokuş boyu belediyenin ilgili birimlerinin  belli aralık gözeterek yolun seyrine uygun diktiği akasya ağaçları yol boyu nöbetcisi gibi ya da yolboyu radarı.. Akasyaya görüp gözlediklerine  dair “dökül” desem”,  hangi birini, neyi nasıl anlatacak kimbilir? Bu arada duraksamış omzumun sol yanını ağaca yaslamışım bile. Nefes alışverişlerim yavaşlamış, düşten düşüncelere dalmışım. Gözlerim gezintide.. İçimde peydahlanan duygunun hüzün mü, sevinç mi, tam olarak bilemediğim bir ruh hali. Sus pus olmuş, ufacık sesi gözden kaçırmamaya özen gösteren ürkek tavşan duruşu.   Bu duruş ne kadar sürdü, ordan hangi ara ayrıldım belirsiz. Hastane acilinden giriş yaptığımda  tanıdıkların selam verişleriyle silkinip kendime geldim.

İğrenç iki yüzlülükler, insani çürümüşlükler, imkanlar, imkansızlıklar, yalanlar, yalancıklar.. Of of!  Kötü ve kötülük adına ne varsa, şeytan dağarcığından çıkıp, önümde yürüyüş kolundalar.  Bana en yakın olan asansörün kapısını açık görünce daldım içeri. Dalış, kaçışın kendisiydi aslında.

Yatan hastaların en üst katına çıkmışım bile. Burası ölümün bir önceki durağı  kardeş.  Canın, gelip gelip boğazda düğümlendiği yer. Hasta bakıcılar, hasta yakınları. “ Yetişin!, Doktor, hemşire, Hemşire!” diye imdat çağrısında bulunan insanlar.  İçimde bir daraltı, bir sıkkınlık.. etrafı filelenmiş merdivenlerden hızlıca bir alt kata nasıl indiğimi bilemedim.  Aman yarabbi!  Can çekişircesine nefes almakta zorlananlar, derin derin inleyenler, ağrının acısından feryadı basanlar.. belden aşağısına felç inip kıpırtısız yatanlar,  yüzü gözü yamulanlar..  Kaç, kaç! dedim içimden  yine merdiven yolunu kullanarak bir alt kata ulaştım.  Beterin beteri var denir ya.. insana dair farklı manzaralar; bak bak bakabilirsen. Gör; görebilirsen. Kolu bacağı alçıda olanlar, kendinden geçip ölü gibi kıpırtısız yatanlar. Hele gözle ilgili proplem yaşayanlar… of of! Gövdesi öne eğilmiş kendi imkanıyla doğrulamayanlar, beyni el ve kollarına komut veremeyenler, bez bebek gibi yamulup dik duramayanlar, ölene kadar bir tek parmağını oynatamayak durumda olanlar, aklını yitirmeşcesine psikolojisi bozulanlar, tüm bedeni acılar içinde kıvranırken ölmeyi tercih edenler. Tüm acı ve zorluklara rağmen  “bir umut deyip” umuda bağlananlar. Yaşamın güzelliğine vurulup, “yaşlanmaya karşı ne yapmalıyım” diye soru soranlar…

Kapalı ortamdan kendimi  sokak boşluğuna attığımı sanırken gördünüz mü olanı. Düşünceye, kaygıya dair ne varsa bulur beni. Allah beterinden saklasın kaygısız günüm olmaz.  Kaygılı  anlarımda  “anamın sözleri” imdadıma yetişir. “Ne oldum dememeli, ne olacağım” demeli  derdi Rahmetli. Evler, arabalar, arsalar, tarlalar alacaktık daha. Hatta hisse senetlerine hisse senedi ekleyecektik oysa. Tarlaya kavunlar, domatesler ekecektik. Pazarda “ demirliden bunlar!” diye bağıracaktık. Kimbilir daha neler neler isteyecektik. Kopça koptu, teni yel aldı. Sağlıcakla.. 

28 Aralık 2024 Cumartesi

ON DÖRT NUMARA

 

Geriye dönüp baktığımda gözlerim hep buğulanır. Sen sanırsın düş.  Düş kadar kolay yaşanmaz hayat gardaş.. Ayağında iş makinası tekeri gibi pabuçlar varken, kara lastiğin benim ayağımda yarattığı etki ve duruşla ilgili sosyolojik ve psikolojik söylemler geliştiremezsin. Mutluluk ve mutsuzluğun ayrım noktalarında volta atmanın hükmünü sürdürürsün, o kadar.

Rahmetli Hoca ne demiş;  “düşen gelsin” düşmeyen gelse?.. Iıh!...

Kosayla yıllarca buğday biçtik. Kosalar numara numaradır.  Herkes gücüne göre, sallayabileceğini kullanır. En büyüğü dokuz numaradır. Son yıllarda tarımdaki makineleşme oranı arttıkça, kosa gibi tarım aletleri unutulmaya yüz tutmuştur. Elektriğin olmadığı yıllarda gaz lambaları da kıymetliydi. Hatta işçi olarak almanyaya  gidenler, lüks denen aydınlatma araçlarınnı getirmişlerdi de ağzımız açık kalmıştı. O da ne öyle? Karanlığı aydınlığa boğan güneş!. Hatta gaz lambasına alışmış gözleri kamaştıran. Uf ufff! Gaz lambaları da neymiş. Gaz lambaları; beş numara, yedi numara, on dört numara şekinde fitil genişliği ve cam büyüklüğüyle orantılı adlandırılırdı. Aynı kosalar gibi. Gaz lambalarının evlerde yedek camları bile bulundurulurdu. Çıt diye kırılınca karanlığın içinde dikilir kalırsın. O yüzden tedbir şarttı. Aslında daha eskiden gaz lambası da yoktu. Evlerin ocak başı denen bölümleri bulunurdu. O bölümler hem aydınlatma, hem yemek pişirme, hemde ısınma ihtiyacını giderirdi.  Yaaa, ne garip değil mi?

Gaz lambasını bulan; ocak başı aydınlığına,.. lüksü eline geçiren; gaz lambasına… elektriği eline geçiren; lükse ilkellik gözüyle bakmaya başlıyor. Burun kıvırıyor, “hayatta yaşayamam öyle” derken küçümseme tavrı vücut dilinde kendini gösteriyor.

İnsan hayatını kolaylaştıran teknolojiler geliştikçe ve yaşamı kolaylaştırdıkça geçmişi görüp yaşamayanlar hep bugünün üzerinden değerlendirme yapmaya kalkışıyorlar.

Aynı durum geçmiş medeniyetlerin, kavim ve toplulukların yaşam biçimlerine bakarken de  gözlenebiliyor. Dün kağnılar, iki tekerli, dört tekerli ahşap öküz arabaları, at arabaları vardı. Bugün en lüksünden konforlu, yakıt cinsleri farklılaşan otomobiller.

Yaşamak gelişmektir. Gelişmeyen, geliştirilmeyen yaşamın sıkıntıları büyük olur. En iyiye, mükemmele erişmek için gayretin olmadığı yerde sıkıntı nükseder.

Yazıya kosayla başlayıp kosacılığın inceliklerinden bahsedecektim.  Konu konuyu doğurunca yazının  boyutu da ister istemez uzuyor. Olsun, Bence bu da güzel. Türkülerimizde ne diyor? “hem okudum hem de yazdım”.. biz hem yazar hem okuruz. Aynı zaman da düşünürüz yeğenim!

Yaşayanlar bilir. Tarım işlerinin insan gücüne dayandığı günlerde, bazen “değişik” denen yardımlaşma yöntemi, bazen de “yevmiyeci” denen  iş görme biçimi kullanılırdı. “yevmiyecilik” yönteminin “dayıbaşısı” vardır. Bir nevi çavuş gibi. Bu açıktan bilinmez ve söylenmez ama, onun yevmiyesi ve ayrıcalıklı hediyeleri vardır.

Buğday tarlasına en önden  “dayı  başı” girer.  Deste aralıklarına “sıyırma” denir. Her sıyırmada ikişer kişi kalacak şekilde buğday biçme işlemi sürdürülür. En arkadaki kosacı sıyırmasını bitirince öne, ordaki bir öndeki sıyırmaya geçerek işlem devam eder. Dayıbaşının öndeki hızı, çalışma şekli arkadakilerin çalışmasını tetikleyecek şekilde olur. Bazende en arka sıyırmada olan ön sıyırmalarda olanları zorlar. Kosalar buğdayların en kökünü yalarken çıkardıkları ses toprağı bile şenlendirir. Şakalar, atışmalar, birbirine takılmalar, türküler karşı tepelere vurup geri gelir. Ya şimdi? Biçerdöverin  homurtusu; muhabbeti, o şakalaşmaları, takılmaları, türküleri unutturdu türküleri. Ben de geçmişin anılarında, on dört numara lambanın ışığında duygularımı törpülüyorum. Sağlıcakla..