20 Aralık 2024 Cuma

ÖLÜMÜN EKSİKLİĞİ!

Köyün, köylünün işi bitmez. Güne günlere sığmayacak kadar yığınla iş vardır. Sıraya koymaya kalksan, insanın kafası karışır. Sırt üstü yatmayı özlersin kimi vakit. Tüm ayrıntıları biliyor olmam, yıllardır işlerin içinde yaşamam; gevezeliğime sebeptir. Bağışlayın, bağıışlayın!  Derdi olan konuşurmuş. Anlat anlat bitmez.

Yıl yorgunu, biraz da iş yorgunu yüreğim var kardeş! Anlattıkça yeniden yaşar gibi oluyorum çok şeyi. Anlatırken tekrar dertlensem de,  anlatının gerçekçiliğine vurulup, birilerinin başımı okşadığı filanda yok.  Kimsenin adamı değilim çünkü. Belki de o yüzden anlam katıyorum yaşama. Dudaklarıma yapışan geçmişin hüzünlü güzelliğini döküyorum ortaya. Ne olacağını bilmeden, neden niçin diye sormadan.  Yaşam değirmeninin ağır tonajlı taşlarına bedel ödeyerek, hatta “öf” bile demeden.

İnsan öğündükce ve öğütüldükce olması gereken şekline bürünüyor belki de. Yaşamın çarklarında öğütülmeyen insan, ölürken bile eksik kalırdı yeğenim. Öğütüldükce ölümün gerçekliğini daha iyi kavrar, kavratırsın. Kavradıkça daha doğru noktalara konumlanırsın.  Konumlandıkça; giyiminin süsü püsü olmasa da, sözlerin derinliğinde yaşamanın  güzelliğine erişirsin.

Hayat ağacının resmini çizip, türünü veriyorum; yaprak döken mi, dökmeyen mi diyerek. Yaprağını neden döker, dökülmese ne olurdu soruları bile derinliğe sevk eder insanı. Yaşamak, düşünmeyi gerektirir. Ağaç altında oturup, parklarda banklara kasılıp boş boş kaykılmak eksikliktir cancağızım.  Boşa dönmek, döndürmektir. Boşa alınan araç bile ufacık meyilde kayar gider.

Hangi mevsimsin sen? Bahar mı, yaz mı, kış mı , sonbahar mı? Böyle sorunca, ne olduğunu veya olmadığını anlar insan. Hangi bitkisin ya da hangi ağaç?  Her mevsimin, her bitkinin dünyanın işleyişinde bir rolü vardır. Sen hangi roldesin, hangi rolsüzlüğün kaygısızlığındasın?

Yazmak böyle bir şey. Köyden köylüden girdik, ay gün derken; cümleler kendi ciddiyeti içinde sorular savaşına büründü. Ciddiyet insanı sıkar bazen. Fakat ciddiyetin olduğu yerde huzur artar, güven çoğalır.

Duygusal düşünce yoğunluğu arttıkça, sanki evren kafamın içinde. Her bir duygu, her bir düşünce durmadan dürtüklüyor. Değirmen taşı  beynimde artan hızla dönüyor. Kim bilir, şarkılarda böyle çıkmıştır ortaya. “ Durdurun dünyayı başım dönüyor” demiş sözün şairi.

Derin duygular kendi içinde cirit atarken, milletin şikayet ve  ihbarlarını dosyalar almıyor. Uf, Uff! Ölümün  eksiksizliğinin kaygısından öteye geçiyor  çok şey. Huzur başımızı çevirince görülebilecek kadar yakın oysa.  Uf! Uff!...

Köyün, köylünün işi bitmez! Tembellikse insanı canından bezdirir. Farkına varmaz kimileri tembelliğin insanın kendine kötülük olduğunu. Her yokluğun altında tembellikler yatıyor kardeş.  Ben yazdıkça, aklında deli soruları biriktirip  fırsat kollayanları görür gibiyim. Köyde kimse kalmadı ki iş kalsa diyenlerin sayısı  gözden kaçmayacak nitelikte. Köyler kimsesiz kaldıkça arsızlaşır rüzgar. Kavunun tadı kaçar, buğday öz yitirir. Yitirişle bozulur aklın ayarı.

Köy içinde  vuuuuv, vuuuuuvv! Vuv, vuv,  vuv!  diyerek yükselip uzayan siren sesi. Sesten ürküp telaşeyle  uçuşan kuşlar, N’olmuş diyerek kulak kabartacak kimsesizliğin içinde akşam ajansının flaş haberi: Köydeki son kişi hastaneye getirilirken yolda öldü! Başımız sağ olsun. Sağlıcakla.

19 Aralık 2024 Perşembe

AKAR ÇEŞMELER

Bizim toplumumuzda çeşme kültürü önemlidir. İmkanı olanlar geçmişlerinin hayrına arazide, yol boylarında, suyu bulduğu her yerde çeşme yaptırmanın gayretinde olurlar.  Çeşmeler aktıkça, hayrın sürekliliğine inanılır. Ne güzel!.

Evvelsi gün  çarşıdaki işleri görmek için  ağır adımlarla Ada yolu üzerinde yürürken, yaşlı yörük ninesine rastladım. Pancarın duvarına sırtını yaslayıp oturmuş.  Bakınca ağırlığı hemen fark edilen içi köy erzağı doldurulmuş torbalar yerde birbirine dayalı duruyor. Siması bildik gelen nineye “ hoş geldin” deyip yaklaştım. Anadolu kadını temkinlidir. Peşpeşe sorularla ölçtü, biçti, tarttı, kim olduğumu yoklayıp anladı.

“-Len Olum, bildim ben seni.  Bizim çocuklardan methini duydum.”  Diyerek söze girdi.  Aferin çekip, duaları da sözün içine sıkıştırdı. Torunları bizim mahallede. Belli ki elinin erzağıyla torunlarına gidecek.  Torbalarını taşımakta yardımcı olayım dedim.  Maşallah yaşına rağmen dinç.  Eşinin hayrına bir çeşme yaptırdığını, bir çeşme daha yaptırmak istediğini bu konuda yardımcı olmamı ısrarla tembihledi. Aklımızda bulunsun deyip ayrıldık. Buraya kadarki  anlatım, yöre insanımızın çeşme yaptırma konusundaki duyarlılığını göstermek içindi.

Bizim köyde de  yol boylarında, değişik arazi ve mevkilerde çeşmeler var.  Her çeşmenin kendince adıda vardır. Taş pınar deyince mevkisiyle bir “şıp” diye bilinir. Bazen de yapan veya yaptıran kişinin adıyla da anılanlar vardır. “Nazım’ın Pınarı” mesela. Allah rahmet etsin kayınpederimdi. Sağlığında her su bulduğu yere çeşme yaptırmaya çalıştı. Belli yaşın üstündekiler çeşme isimlerini söyleyince hemen hatırlayacaklar. Mustabey Pınarı veya üç Pınarlar, Abdal kızın pınarı, Taş Pınar gibi. Çocukluğumdan beri her birinin lıkır lıkır suyunu içmişimdir. Hele yol pınarlarındaki pınarlar.. Of of! Artan motorlu araç imkanıyla özellikle yaz aylarında her çeşmenin başı piknikçi ailelerle dolup taşıyor. Aslında varlıklarıyla çeşmelere can katıyor, hayat veriyor insanlar.  Köy içindeki çeşmelerse Aşşa pınar, Yukarı Pınar .. Biri içmeye biri çayı demlemeye..

Çeşme başlarına gelişleriyle can katan insanoğlu giderken bir sürü kirlilik bırakarak uzaklaşıyor. Geçtiğimiz yaz yaratılan bu kirliliğe dair domaniç köylerinde hadiseler bile oldu.

Akar çeşmeler güzeldir. Sessiz sakin akışları insanın içine dolar. Suyun olduğu yerde doğadaki yeşillik kendiliğinden oluşur. Özel gayret bile istemez.

Akarının oluğundan toprak yüzeye desarj olan su birikintisinde suya bandırdığı vücüdundaki ıslaklığı atmak için kanat çırpan serçenin cilveli duruşu bile huzurdur.  Türkülerin konusudur   çeşmeler.  Bu Pınar eşme Pınar/ Yaramı deşme pınar bu türkülerden biridir. Pınar başından bulanır, Pınar başı beklerim,   Pınarın başından ufak taş gelir, Pınar başı ben olayım, Çeşmeler yaptırdım altın oluklu, Pınar başının gülleri, Pınara vurdum kazmayı, Çay benim çeşme benim hemencik aklıma gelenlerden.

Çeşme ve pınarlar  kültürümüzün parçasıdır. Yerleşim merkezlerindeki hele köylerdeki  pınarlarda gençlerin sevda ateşlerinin tutuşduğu noktalardandır. Esas olarak hayır yapımızın dışarıya yansımış halidir. Herhangi bir yörede azlık veya çokluğu yöre insanının kültürel yapısı hakkında ipucu veren belge gibidir.

Akarlarında biriken ayna gibi suyun yüzeyine yansıyan yüzümüzü gördüğümüz çeşmelere karşı duyarlı davranmalıyız. Pınar ve çeşmelere duyduğumuz özen  insani duruşumuzun göstergesi olacaktır. Suyunun ve duruşunun doyumsuz güzelliğini gelecek yıllara taşımak da sosyal sorumluluğumuzdur. Sağlıcakla.

18 Aralık 2024 Çarşamba

KARINCA!

Tarım ülkesiydik. Nüfusun yarıdan fazlası  kırsalda yaşardı. Ana geçim tarım ve hayvancılıktı. Sabanla çift sürerdik. Bir çift öküz evin olmazsa olmazıydı. Hatta öküzü olmayan haneler bile vardı. Öküzün yokluğu çok şeyin yokluğuydu aslında. Olmayanlar, olanlara muhtaçtı kardeş!. Muhtaçlığın içeride yankılanan duygusu hangi ölçekteydi bunu Allah bilir artık.

Kışa ayağı sallamışken havada kar mı var yağmur mu varın hesabını yaparken, ağustos sıcağına takıldı aklım. Başkaları Temmuz sıcağından bahsederken, ben Ağustos sıcağı derim. En çok da o yakmıştı beni. Ağustos, berber yüzü görmemiş saçımın rengini değiştirirdi. Hatta boz tarladaki kavrulmuş otlar gibi tilki tüyüne dönerdi kafamdaki renk.  Cılız bedenin üstündeki kafayı gören yaşça büyükler,  “n’aber sarı kafa” diyerek dalgalarını geçerlerdi. Hatta minikliğimle yaptığım işlere bakarak, birazda hafife alarak “cingil kuşu” bile diyenler olmuştu.  Bu nokta da Mahsun’un  şarkısı dilimin ucuna gelip gelip gidiyor.

Annem,  annem/ ben ne günler gördüm/ ben ne acılar çektim.. üşüyen, özlenen, yaşanan yaşanmayan ne varsa dillendirdiği türkü.. bir başka türkü Esengül’den. Senin derdin dert midir benim derdin yanında..  anamın dertlerinin yanında da bizimkiler hiç…

Tarımdan sözü açarken köyümün harman yerlerinde gezinti yapacaktım oysa.  Ağustos sıcağının altında ter tenime yapışınca, samanın tozağı da terime ardılınca anca çıkılıyor içinden  Eskilerin beş yumurta beşi beş kuruştan kaç para eder? sorusu gibi köyün harman yerlerini yeni yetmelere “say bakalım” desen sayamazlar. Harman yeri görmediler yeğenim. Kıran Harman, Karşı Harman, Orta Harman, Mera harman, Kan Gediği harmanı  beş etti. Bir de özelleri sayarsak Sarıların harmanı, Alıç harmanı, Amirlerin Harmanı, Tabon Harmanı, Alfat dibi Harmanı.. Beş de bunlar, etti on..  Bizim öküzlerle harman sürdüğümüz yer Mera Harmanı’ydı. Burası köyün kıble yönünün birazcık batısına düşerdi.  Harman yerleri üstüne dökülen hububattan dolayı  börtü böcek için ekmekli ev gibidir. 

Bugün üşenmeden Mera Harmanı’na çıkıp görmek istedim. Yazdan kalan tohumlar bu mevsimde yağan yağmurlarla çimlenip saç ekilmiş kafa gibi yeşile meylederler. 

Koni biçiminde yığdığımız buğday harmanını  bir çift öküzün ardına takılmış dövenle sürerdik burada.  Dövenin üzerine ağırlık yapıp buğday saplarını daha kolay öğütsün diye taş koyardık. O taşlardan biri hala oradaymış.  Ağustosun sıcağında  üstüne bir tas su döksen taş caz!t diye ses çıkarıp ikiye yarılır. Hey gidi göktaş hey! O sıcakta harmanın etrafında döndükçe sararan saçlarımı ağardı sanırken  sen burada hala beni bekler gibisin..

Yönümü Sarıkaya’ya göktaşın üzerine bacak kavallarını çaprazlayarak oturdum.  Sarp Dere’nin tepesinde yalnızlığa uçan iki Goca kuş, Ayak uçlarımın az ötesinde bulgur bulgur elenmiş karınca yuvası ve ona bağlı yollar. Kendince gidip gelişler. Bünyesinin belki de on katı çöpü yuvaya götürmeye çalışan küçük karınca. Gıdım gıdım, milim milim. Ruh bu dedim içten içe. Karınca sabrı, kaplumbağa sabrı. Küçük tarla farelerinin telaşlı koşturmalarıysa kendince hikaye. 

Bu duygu sağanağı saatleri alıp götürmüş kardeş. Arka yönden gelen küçük çaltı kuşunun başımın üstünden “pırt” diye geçmesiyle kendime geldim. Taşın üzerinde sivtinerek geriye döndüm. Bacası tüten birkaç ev görünüyordu. Bir avlunun içinde  motorlu testere sesi yeri göğü inletiyordu. Kar yığını gibi bulutların ucu Dede Çamı üzerinden kendini gösteriyordu.  Hele mezarlık içinde sessiz sedasız yatan niceler! Of of!  Nasıl da yatıştırdı beni. Duygudan duyguya geçiş bu olsa gerek.

Biz köylerdeki harmanlarda insanın hikayesini yazarken, bizim çocuklar robotların hikayesini ileriye taşıyacaklar. Kim bilir?  Bir varmış bir yokmuş. Sağlıcakla

17 Aralık 2024 Salı

ZURNACI!

 Şu bizim zurnacı inişte güzel adamdır, hoş adamdır.  Hele muhabbet düğünler üzerine kuruldumu değme keyfine.. Zurnasını çaldığı düğünleri anlat, anlat bitiremez. Anlatırken birazda gurur  yapmaz desem yalan olur. Tam gelin alınacağı sıra bozulan düğünler,  anne kavgasıyla başlayıp kopan ilişkiler. Ühhü,  anlatması bile düğün ahengindedir İniştenin. Anlatımının heyecanına tuz biber ekmenin en kolay yolunu da bilirim.  

Genç seymenlerin “benim dediğim türküyü üflemedin”  diyerek üstüne nasıl yürüdüler İnişte? diye soruyu sorduğun an değişir muhabbetin rengi.  Zurnanın zırt dediği yere parmak basmaktır bu soru.  İnişte soruyu gelişinden anlar zaten. Kaşları yukarı kalkınca aşağı inmesi zaman alır.  Hay Allah! Söz duraksar, yüzündeki masum duruş, fırtına öncesi durağanlığın şekline bürünür.   Şimdi “fiçciyi yuttuk” korkusuna kapılırsın görüntü karşısında. Bizim ki de hınzırlık işte. İniştenin damarına basma vakti mi şimdi…

İniştenin düğün hikayeleri bitmez de, ya hamam hikayeleri. Temel fıkrası gibi Temel! Ucunu çıkardık anlatmasak olmaz.  Anlatsak, Zurnacı İnişte hepten bozulacak. Son zamanlar hareketi azalan hatta bahçesine yeşillik adına öteberi ekemeyen Teyzem  duysa muhabbeti, ev sıngıldar yerinden. Şakası yok sıngıldar.

-“Eğlence mi edinirsin İnişteni. “U’nun zurnasını” dinler dinler ağlaşırdı insanlar. Dümbekçi  Salih’in, davulcu Sabri’nin deriye tokmak vuruşları değişirdi. Aylar öncesinden hatta yıllar evvelinden  “çalgıcı” sırasına girerdi insanlar. Kızlar,  düğünlerinde illaki “O” olsun diye inat ederlerdi. Kiminden para da alamazdı ama.. neyse. Alamadıklarını da hatır’a deyip geçiştirem”..

Alamadıkları paralar aklına gelince öfkesinde azalma olduğunu sandığım teyzem;

-         “Eğlenip durman allesen şu İniştenle.”

Biz anlatmasak  kim hatırlar Zurnacı İnişteyi, kimin aklına düşer ki.. Zaman unutur, unutturur yeğenim.  Ama yazı unutmaz, yazdıklarımız unutulmaz. Hatta  Zurnacı İniştenin  zurnasının dilinden üflediği nefesinin  damla damla su olup toprağa nasıl düştüğünü hafızaya koyar. İnişte’nin zurnasının sesini düğün alayına gelenler bilirde cin ve şeytan deliğini  çok kimse duymamıştır. Yaaa!, zurna kuru bir ağaç değildir  sadece.. hikayedir, ağıttır, türküdür, övmedir, övünmedir! Belki de Teyzem; bu çalgıyı tanıdığı için kendince gücenir laf kondurmaz İnişte’ye..

Teyzem  ne derse desin. Sözümüzden geri dönmek yok. Ucunu accık çıkardık bi kere. Hamam hikayesini anlatcez!.

Zurnacı Eniştenin teyzemizle izdivaç ettiğinin ilk yılları. Açıkcası teyzem ova köylerinden birine gelin gitmiş. Biraz da nasip kader işi bu işler. Adam ufak tefek, ele avuca sığmayan tuğ!  Isınma, ısındırma yılları.. her onbeşte, ayda bir bizim köye ziyarete gelirler. Dolu dolu çantalar, erzaklar, hediyeler!  Buda ayrı bir ayrıntı, farklı hikayelerin mevzusuu.. bir gün anlatırız.

Dereli Hamamları(kaplıca) bize yakındır. Gelmişken kaplıcaya gidelim denir Merkeplerle kaplıcaya gidilir. Kaplıca havuzlarının üstleri çınar dalı, öteberiyle kaplıdır. Havuzlardaki su derinliği ortalama insan boyu düzeyindedir. Enişte yüzme bilmez. Yüzme bilmeyenler su kabaklarını sırtlarına bağlayıp havuzlarda yüzerler o vakit. Başka yüzdürme aracı yoktur.

Enişte, suyun biraz daha üstünde kalayım mantığıyla kabakları ayak bileklerine bağladığı gibi havuza atlar.   Sonuç;  bir çırpınış, bir lıkırtı.  Lıkır lıkır! Su kabarcıkları havuzun tabanından üstüne ulaşır. Fark edilip  kurtarılır.  Teyzem kızmasın diye ayrıntılarına dokunmuyorum artık. Ama benim Zurnacı İnişte’m  bir gazidir aynı zamanda.  Teyzemin de kıymetlisidir. Yörede yaşayan tüm zurnacılara selam, ölenlerine rahmetle.Sağlıcakla..

15 Aralık 2024 Pazar

KIŞ GÜNEŞİ

Kış güneşinin güzelliği de bir başka olur.  Vuvv! Vuuvv! diye diye rüzgârlar estikçe, ten üşümeye başlar.  Bu esişleri bazen yerin süpürgesi sanırsın. Kendi etrafında küçük dönüşler yaparak savurur tozu toprağı. Gözüme her seferinde öteberiyi doldurmuştur bu savuruşlar da, sayısını bilemem.  Bildiğim tek şey, gözlerimi ovuştururken duyduğum acı ya da acılar! 

Üşümenin kendini hissettirdiği günlerin aralığında bazen kiraz gibi gün doğar. Odun sobasının sımsıcak ettiği odanın camından dışarı bakarken,  sokağı özlemişçesine kendinizi dışarı atma hissi belirir. Güneşin yeryüzüne dokunuşu öyle güzel görünür ki sorma gitsin… Kışın yüzünü göstermeye meylettiği sırada güneşi görmenin sıcaklığı sarar bedeninizi. Sardıkça sarılırsınız güne, güneşe!  Aldandığınızı sokağa çıkınca fark edersiniz.

Rüzgâr durur, üşümeyle üşümeme arasında bir yerlerde kalırsınız. Rüzgârın nerede kaldığına, güneşin nereden geldiğine merak salarsanız.  Kimine göre çocukça, hatta aptalca gibi gelebilir bu tür meraklar. Merak, meraklanmamaktan iyidir kardeş! İnsanın dayandığı ya da dayanacağı noktayı güçlendirir en azından.

Bahar gönlümü aydınlatırken, yazlar bereketiyle geliyordu. Güz; terimi silerken, kış; abamı giydiriyor. Ne haber!? Tam unutmaya dair kaygıların arasında güneş “burdayım” dercesine yüzünü gösteriyor. Kışlar; dargınlığı mıdır yazın, öfkesi mi, özlemin kumbarası mı? Yoksa her mevsim kendince armağan mı insanoğluna? Gökyüzü maviliğinin denizlere vurması gönül gözlerinin aydınlığı mı?

Rahmetli anam, bahar “aşşadan”gelir derdi. “Aşağı” dediği yön bizim köyün tam olarak batısıydı. Yağmur, kar, kara kış da o yönden geliyor nedense. Hatta bulutlar “aşşanın tersi” batı yönüne gidiyorsa işe güce bakma vaktiydi. Tekerlemesi bile vardı hatırladığım.  “bulut gider Aydın’a, hadi işine gaydına’. Tam olark böyleydi. Bulutların Aydın yönüne gitmesi iş, güç demekti. İş güç de bereketin kendisiydi yeğenim.

Anamın tabiriyle “aşşadan” gelmeler kafamı karıştırıyor. Batıdan gelen ne varsa tenleri üşütmekle kalsa iyi, işten güçten alıkoyuyor, sömürüp süründürüyor.  Yetmedi öldürüyor!  Umulmadık işler” kavak yelleri gibi” esim esim esiyor. Yalan mı?

Kışın üşüten rüzgârından, güneşin sıcak yüzünden sözü açıp mevsimlerde gezinti yapmaya niyetlenirken türkülerin gerçeğine gelip dayanıyor söz.

“Aşağıdan bir yel esti/ kırdı yine dallarımı.”   Hatırladınız değil mi? Sevcan Orhan’ın dillendirdiği şarkının sözleri de, hem anamı, hem beni destekler nitelikte.  Türkünün ilerleyen sözlerinde; “Çalımıyam, çalımıyam/ Ben çalının dalımıyam/ Eller erdi muradına/ Ben bir bahtı karalıyam.”

Rüzgârlar batıdan esmeye görsün!.  Uf uf! Can alıyor, can yakıyor kardeş. Birileri muradına ererken, birilerinin kurban gitmesi hakka sığmıyor cancağızım. Batı rüzgârlarının, doğuyu nasıl hırpaladığını görüyor olmanın tanıklığı da yoruyor insanı.  İnsanın soğuğu yemesi, kazma kürek çalışmış etkisinde bedende yorgunluk yaratır. Bunu yaşayan bilir. “Yeme ve hissetme” öyleyse. Kış güneşinin aldatan bir yanı vardır. “cingen buyduran” derdi buna da anam.  Aldanıyor insanlar, aldatıyorlar  “kış güneşi” misali. Sırtın sıvazlanırken kalıyorsun üşüten kışlarda. Hey Allah’ım!

Kırda- bayırda, mahallede- sokakta köpekleri görenler ürperiyor son zamanlar.  Saldırıda yaralanan, ölen hatta kuduran insanları görünce korku normal hale geliyor. Hayvan severlerin köpeklerle ilgili sarılıp koklaşma videoları. Ühhü!  Gidip seninde sarılasın geliyor.

Bunu niye anlattım.  Kimileri beslenirken, kimileri yalnızlaştırılıyor. Beslemeler hak karşısında susuyor, sustukça kışın ayazına bir bir kurbanlar veriliyor.  Bu esnada hüpleniyor,  hüpletilecekler!

Sağlıcakla

10 Aralık 2024 Salı

ÇOMAKTAN ATLAR!

 

Kentin sokaklarından bunalıp daraltılar basmaya başladı mı insanı; kıra, ormana atma arzusu doğar içinde. Kırdan, bayırdan söz açınca, bu yazı da böyle başlayınca “tat verdi” diyenler de olabilir. Şehrin itfaiye düdüklerine,  polis sirenlerine, ambulansların yol isteme telaşlarına alışmış (farkında bile değildir kimi) olanlar, şuna rast gelirsem yüzüne karşı “yazma kırı bayırı” diyeyim, diyerek ortam kollayanlar bile vardır.  Sizce doğru mu? … şöyle anlatayım; yazılarımı okuyan (bir kişi hariç) çoğu edebiyatçı “aferin çekti” be ya.. Kırı bayırı oluşturan, üstüne basıp geçtiğimiz, toprak dediğimiz şey benim mayamı şekillendiren simgedir simge. Özümdür, özündür kardeş!.

Toprağa dokunmadan bırak edebiyatı,  tarih bile anlatılamaz. İnsanlar konuşa konuşa anlaşırmış! Niye kır, bayır dediğim anlaşıldı herhalde..

Oturduğum semtten Eğrigöz Dağı görünmüyor. Görünür görünmesine de, önde engel teşkil eden evler, tesisler filan… Gitmeye  kalksam çomaktan atlar lazım bana!

İlçenin hastanesi şehrin yüksek noktasında.  Ovaya ve çevre manzarasına oldukça hâkim. Oldum olası uzaktan küçük tepelerin sırtları,  dağların zirveleri, hele Eğrigöz’ün ak düşmüş saç gibi karlı başının uzak seyri huzur vermiştir içime.  Ak başın üstüne güneşin kılıcımsı altın aydınlığı  değmişse; gözlerim Dereli hamamında yunup çıkmış gibi olur.

İlçenin tüm yapıları bile ayağımın altında kalıyor buradan. Sokak sokak dolaş.  Şurası gar binası, şurası stad,   şu yeşillik Ada Mesireliği. Vay vay vay! Şurdaki görünen Emet yolu, Aha şura Balıkesir yolu. Şu yokuşa ağan yol Kütahya yolu. Geniş sandığım yollar uzaktan bakınca daralıyor kardeş.  Yere uzanmış “yılan ölüsü” sanki”!

Ovanın yakın noktasında gözüme takılan, uçuşa çıkmış kuş sürüsü. Hangi türdür uzaktan kestirmek zor mu zor. Hareketler kıvrak, sürü halinde yaptıkları esler, hayranlık uyandıracak şekilde. Sanırsın kuşların dans gösterisi. Milimlik arayla ve o hızla birbirlerine kanat bile dokundurmadan uçma tekniği insan aklını şaşırtacak biçimde. 

Bu noktada yepyeni düşüncelere dalmamak mümkün değil. Motorlu araçlar karayollarında birbirlerine toslayıp, ölümlü kazalar yaşarken, kuşların havadaki dansı üzerinde düşünmemek;  görmezlikten gelme, ihmalden öte ne olabilir. Bu uçuşun, projesi ve mühendislik ilmi üzerinde durmak lazım kardeş! Kendi payıma “kuş kadar olamıyoruz” demek geliyor içimden. Uf, Ufff!

 Uzak ufuklara ve manzaraya nasıl da dalmışım.  Yanımda şimdi bir çakı bile yokken, ağaç yapılı çomaktan atlara binip, sulak alanlarda çokça biten yıngıl bitkisinden kestiğim kımçaklar aklıma düştü. Deh dehh!.  “Dehh!”dedikçe Viyana kapılarında, Hicaz yollarında at süren dedelerime vardı iş.  Vardı da, meramım kıra bayıra dair yazı yazmaktı.  Konu nerelere uzandı gördün mü?  Hayal kurmaya gör.  Görmekle bakma arasındaki çizgi farklılığında yaşamaya gör! Velhasıl düşünen varlık olarak insan ol da gör!

Kendi iç dünyamda duygudan duyguya yeldirip dururken acil girişindeki görevlilerin telaşı, hastane yokuşunu hızlı tırmanışla can derdinin sinyalini veren ambulansın sesi, daldığım hayallerden geri getirdi.

Sedyeler, koşturan hemşireler, doktorlar, açılan kapılar, başından yanağına pıhtılaşmış kan birikmiş kazalılar.  Nasıl haber aldılarsa, kazalının etrafında ağlaşan kadınlar,  kızlar, oğullar!

Viyana kapılarına dayanıp, Mehtere vaziyet aldırmışken; görünmez kazaların kaygısına düşüyor insan. Tüm bunlar, Esedin yer altındaki ölüm hapishanelerinin keşfedildiği anda oluyor.  Rüyadan rüyalara geçiş gibi.  Benim derdim bana yeter. Kimi tatlı kimi acı.. Sağlıcakla

DÜŞ/ÜN DARLIĞI!

 

Öteden beri pazar yerlerinde esnafın hatta üreticilerin ürünlerini tanıtmak için nasıl çığırtkanlık yaptıklarına şahitlik ederim. Hangi ürün hangi köyden ya da hangi bölgeden geldiğini de bilirim. İnsanın toprakla bağı olunca iddialı cümlelere takla attırıyor kardeşim. Dereboyu köylerinin biberi, Kışlademirli Köyünün kavunu,  domatesi, börülcesi,  Değirmisaz’ın bal kabağı,  Dağdemirli’nin çırası gibi üretim alanıyla anılan ürünleri vardır. Kavuna tek başına kavun, domatese domates denmez, yöresiyle birlikte adlandırır. Adlandırma bu şekilde sürünce; bölgede domates de desen, kavun da desen Kışlademirli adını bilirsin.

Demirli bölgesi geçmiş yıllarda meyvecilik açısından oldukça cılızdı.  “Cılız” kelimesinin yanıltıcı yanı olur.  “Yoktu” demek daha doğrucu. Hep var olan bağlarından bahsedilir. “Bağ” ön adı veya ekiyle adlandırılan arazileri vardır. “Ebeciğin Bağ ardı”, “Kırbağlar”, “Devşimentlerin bağ yanı” adıyla zikredilenlerden bazılarıdır.  Sahi, “Bığışın bağları” vardır birde.

Aslında adı var da bağ yok.  O mevkilerden geçerken olmayan bağlar gözlerimin önüne dikiliyor. Durup dururken ad konmaz kardeş.  Konmuşsa hikmeti vardır mutlaka.

Hayal dünyamda yapılandırıyorum araziyi.  Şu tarafa eksenez,  bu tarafa ata sarısı,  yan bölgeye karası,  aha da şuraya sakaryası...  Asma kütükleriyle süslüyorum çevreyi. Üzüm yiyen karatavuklarla, saksağanlarla, bin bir türlü kuşla, hatta arılarla dostluğumu pekiştiriyorum gün gün. Öğleye kadar bir asma kütüğünün, öğleden sonra bir başkasının altında oturuyorum. Keyfe bak keyfe!.. “Beş yıldız” kondurmak kâfi gelmez bu keyfe. Hayalimde yaşayan bu keyifle coşuyorum desem yalan değil!

Umut etmek ne güzel duygu. Bak, ikindiüstü Alabarda istikametinden gelen yelle, asma yapraklarının narin, bir o kadar da ağır başlı sallanışlarına bakar mısın?  Toprağımda sallanan asmanın yaprağı değil, al bayrak sanki.

Gündüz arazide dolaşıp hayaller kurarken, rüyalar uykularımı bölüyor. Düşler gerçekmişçesine uyanıp yatağın üstüne doğruluyorum. Bir müddet nerde olduğumu anlamanın şaşkınlığında kalıyorum öylece.  Bağlar kurup bağlar dizecektim gündüzünde. Şıralar akıtacaktım pekmezliğe yol alan. Ekmekler banacaktım yumuşacık…

Ensemden aşağı ter boşaldığını sağ elin tersiyle yoklayınca fark ettim. Uykusunda doğan saldırmış kuş telaşesindeki hamleyle, çeşmede elimi yüzümü yıkarken, saçlarımın dalaşmış horoz tüyüne döndüğünü gördüm. Hey Allah’ım!.. İnsan rüyaları bu kadar gerçek mi yaşar.  Düşünceden düşe koşarken rüyalar bu kadar mı bunaltır insanı.

Saf saf her ayrıntıyı anlatmaya çalışırken, çaktırmadan kıs kıs gülen adam, “kardeş, kıçın açıkta kalmış” diyecek, diyemiyor. Diyecekte, dediğinde verilecek tepkiyi kestiremiyor. Kestirse; katıla katıla gülerken, dalgasını geçip rahatlayacak.

Aslınsa bi kurulsa şu bağlar!! “Bi kurulsa”!  “Naparsın şehir yerde aylak aylak” diyececğim kendini işe yaramazlığa ayıranlara. “ Gel, şurda kendi ekmeciğini ye!”demeyi görev sayacağım tam olarak. Yani, domatese, börülceye, kavuna, altın sarısı üzümleri eklemenin çığırtkanlığına ben soyunacağım gün boyu, günler boyu…

-Gel gel! Altın bunlar!. Demirli’den!! Ata sarısı, Arap karası!  Ye, ye, ye!!! Yemeden alma! Tadına bak kardeşcazım!....

Hey gidi hey! İnsanın düşlerinden çıkarıp çıkarıp ortaya atması, böyle bir şey kardeşim! Çok şey önce hayaldir, sonra gerçek! Doğanın dalgınlığı olmaz ama insanın dalgınlığı çok şey kaybettirir.  “Geçimin darlığı biraz da düşüncelerin darlığındandır!”, yalan mı? Sağlıcakla..