15 Aralık 2024 Pazar

KIŞ GÜNEŞİ

Kış güneşinin güzelliği de bir başka olur.  Vuvv! Vuuvv! diye diye rüzgârlar estikçe, ten üşümeye başlar.  Bu esişleri bazen yerin süpürgesi sanırsın. Kendi etrafında küçük dönüşler yaparak savurur tozu toprağı. Gözüme her seferinde öteberiyi doldurmuştur bu savuruşlar da, sayısını bilemem.  Bildiğim tek şey, gözlerimi ovuştururken duyduğum acı ya da acılar! 

Üşümenin kendini hissettirdiği günlerin aralığında bazen kiraz gibi gün doğar. Odun sobasının sımsıcak ettiği odanın camından dışarı bakarken,  sokağı özlemişçesine kendinizi dışarı atma hissi belirir. Güneşin yeryüzüne dokunuşu öyle güzel görünür ki sorma gitsin… Kışın yüzünü göstermeye meylettiği sırada güneşi görmenin sıcaklığı sarar bedeninizi. Sardıkça sarılırsınız güne, güneşe!  Aldandığınızı sokağa çıkınca fark edersiniz.

Rüzgâr durur, üşümeyle üşümeme arasında bir yerlerde kalırsınız. Rüzgârın nerede kaldığına, güneşin nereden geldiğine merak salarsanız.  Kimine göre çocukça, hatta aptalca gibi gelebilir bu tür meraklar. Merak, meraklanmamaktan iyidir kardeş! İnsanın dayandığı ya da dayanacağı noktayı güçlendirir en azından.

Bahar gönlümü aydınlatırken, yazlar bereketiyle geliyordu. Güz; terimi silerken, kış; abamı giydiriyor. Ne haber!? Tam unutmaya dair kaygıların arasında güneş “burdayım” dercesine yüzünü gösteriyor. Kışlar; dargınlığı mıdır yazın, öfkesi mi, özlemin kumbarası mı? Yoksa her mevsim kendince armağan mı insanoğluna? Gökyüzü maviliğinin denizlere vurması gönül gözlerinin aydınlığı mı?

Rahmetli anam, bahar “aşşadan”gelir derdi. “Aşağı” dediği yön bizim köyün tam olarak batısıydı. Yağmur, kar, kara kış da o yönden geliyor nedense. Hatta bulutlar “aşşanın tersi” batı yönüne gidiyorsa işe güce bakma vaktiydi. Tekerlemesi bile vardı hatırladığım.  “bulut gider Aydın’a, hadi işine gaydına’. Tam olark böyleydi. Bulutların Aydın yönüne gitmesi iş, güç demekti. İş güç de bereketin kendisiydi yeğenim.

Anamın tabiriyle “aşşadan” gelmeler kafamı karıştırıyor. Batıdan gelen ne varsa tenleri üşütmekle kalsa iyi, işten güçten alıkoyuyor, sömürüp süründürüyor.  Yetmedi öldürüyor!  Umulmadık işler” kavak yelleri gibi” esim esim esiyor. Yalan mı?

Kışın üşüten rüzgârından, güneşin sıcak yüzünden sözü açıp mevsimlerde gezinti yapmaya niyetlenirken türkülerin gerçeğine gelip dayanıyor söz.

“Aşağıdan bir yel esti/ kırdı yine dallarımı.”   Hatırladınız değil mi? Sevcan Orhan’ın dillendirdiği şarkının sözleri de, hem anamı, hem beni destekler nitelikte.  Türkünün ilerleyen sözlerinde; “Çalımıyam, çalımıyam/ Ben çalının dalımıyam/ Eller erdi muradına/ Ben bir bahtı karalıyam.”

Rüzgârlar batıdan esmeye görsün!.  Uf uf! Can alıyor, can yakıyor kardeş. Birileri muradına ererken, birilerinin kurban gitmesi hakka sığmıyor cancağızım. Batı rüzgârlarının, doğuyu nasıl hırpaladığını görüyor olmanın tanıklığı da yoruyor insanı.  İnsanın soğuğu yemesi, kazma kürek çalışmış etkisinde bedende yorgunluk yaratır. Bunu yaşayan bilir. “Yeme ve hissetme” öyleyse. Kış güneşinin aldatan bir yanı vardır. “cingen buyduran” derdi buna da anam.  Aldanıyor insanlar, aldatıyorlar  “kış güneşi” misali. Sırtın sıvazlanırken kalıyorsun üşüten kışlarda. Hey Allah’ım!

Kırda- bayırda, mahallede- sokakta köpekleri görenler ürperiyor son zamanlar.  Saldırıda yaralanan, ölen hatta kuduran insanları görünce korku normal hale geliyor. Hayvan severlerin köpeklerle ilgili sarılıp koklaşma videoları. Ühhü!  Gidip seninde sarılasın geliyor.

Bunu niye anlattım.  Kimileri beslenirken, kimileri yalnızlaştırılıyor. Beslemeler hak karşısında susuyor, sustukça kışın ayazına bir bir kurbanlar veriliyor.  Bu esnada hüpleniyor,  hüpletilecekler!

Sağlıcakla

10 Aralık 2024 Salı

ÇOMAKTAN ATLAR!

 

Kentin sokaklarından bunalıp daraltılar basmaya başladı mı insanı; kıra, ormana atma arzusu doğar içinde. Kırdan, bayırdan söz açınca, bu yazı da böyle başlayınca “tat verdi” diyenler de olabilir. Şehrin itfaiye düdüklerine,  polis sirenlerine, ambulansların yol isteme telaşlarına alışmış (farkında bile değildir kimi) olanlar, şuna rast gelirsem yüzüne karşı “yazma kırı bayırı” diyeyim, diyerek ortam kollayanlar bile vardır.  Sizce doğru mu? … şöyle anlatayım; yazılarımı okuyan (bir kişi hariç) çoğu edebiyatçı “aferin çekti” be ya.. Kırı bayırı oluşturan, üstüne basıp geçtiğimiz, toprak dediğimiz şey benim mayamı şekillendiren simgedir simge. Özümdür, özündür kardeş!.

Toprağa dokunmadan bırak edebiyatı,  tarih bile anlatılamaz. İnsanlar konuşa konuşa anlaşırmış! Niye kır, bayır dediğim anlaşıldı herhalde..

Oturduğum semtten Eğrigöz Dağı görünmüyor. Görünür görünmesine de, önde engel teşkil eden evler, tesisler filan… Gitmeye  kalksam çomaktan atlar lazım bana!

İlçenin hastanesi şehrin yüksek noktasında.  Ovaya ve çevre manzarasına oldukça hâkim. Oldum olası uzaktan küçük tepelerin sırtları,  dağların zirveleri, hele Eğrigöz’ün ak düşmüş saç gibi karlı başının uzak seyri huzur vermiştir içime.  Ak başın üstüne güneşin kılıcımsı altın aydınlığı  değmişse; gözlerim Dereli hamamında yunup çıkmış gibi olur.

İlçenin tüm yapıları bile ayağımın altında kalıyor buradan. Sokak sokak dolaş.  Şurası gar binası, şurası stad,   şu yeşillik Ada Mesireliği. Vay vay vay! Şurdaki görünen Emet yolu, Aha şura Balıkesir yolu. Şu yokuşa ağan yol Kütahya yolu. Geniş sandığım yollar uzaktan bakınca daralıyor kardeş.  Yere uzanmış “yılan ölüsü” sanki”!

Ovanın yakın noktasında gözüme takılan, uçuşa çıkmış kuş sürüsü. Hangi türdür uzaktan kestirmek zor mu zor. Hareketler kıvrak, sürü halinde yaptıkları esler, hayranlık uyandıracak şekilde. Sanırsın kuşların dans gösterisi. Milimlik arayla ve o hızla birbirlerine kanat bile dokundurmadan uçma tekniği insan aklını şaşırtacak biçimde. 

Bu noktada yepyeni düşüncelere dalmamak mümkün değil. Motorlu araçlar karayollarında birbirlerine toslayıp, ölümlü kazalar yaşarken, kuşların havadaki dansı üzerinde düşünmemek;  görmezlikten gelme, ihmalden öte ne olabilir. Bu uçuşun, projesi ve mühendislik ilmi üzerinde durmak lazım kardeş! Kendi payıma “kuş kadar olamıyoruz” demek geliyor içimden. Uf, Ufff!

 Uzak ufuklara ve manzaraya nasıl da dalmışım.  Yanımda şimdi bir çakı bile yokken, ağaç yapılı çomaktan atlara binip, sulak alanlarda çokça biten yıngıl bitkisinden kestiğim kımçaklar aklıma düştü. Deh dehh!.  “Dehh!”dedikçe Viyana kapılarında, Hicaz yollarında at süren dedelerime vardı iş.  Vardı da, meramım kıra bayıra dair yazı yazmaktı.  Konu nerelere uzandı gördün mü?  Hayal kurmaya gör.  Görmekle bakma arasındaki çizgi farklılığında yaşamaya gör! Velhasıl düşünen varlık olarak insan ol da gör!

Kendi iç dünyamda duygudan duyguya yeldirip dururken acil girişindeki görevlilerin telaşı, hastane yokuşunu hızlı tırmanışla can derdinin sinyalini veren ambulansın sesi, daldığım hayallerden geri getirdi.

Sedyeler, koşturan hemşireler, doktorlar, açılan kapılar, başından yanağına pıhtılaşmış kan birikmiş kazalılar.  Nasıl haber aldılarsa, kazalının etrafında ağlaşan kadınlar,  kızlar, oğullar!

Viyana kapılarına dayanıp, Mehtere vaziyet aldırmışken; görünmez kazaların kaygısına düşüyor insan. Tüm bunlar, Esedin yer altındaki ölüm hapishanelerinin keşfedildiği anda oluyor.  Rüyadan rüyalara geçiş gibi.  Benim derdim bana yeter. Kimi tatlı kimi acı.. Sağlıcakla

DÜŞ/ÜN DARLIĞI!

 

Öteden beri pazar yerlerinde esnafın hatta üreticilerin ürünlerini tanıtmak için nasıl çığırtkanlık yaptıklarına şahitlik ederim. Hangi ürün hangi köyden ya da hangi bölgeden geldiğini de bilirim. İnsanın toprakla bağı olunca iddialı cümlelere takla attırıyor kardeşim. Dereboyu köylerinin biberi, Kışlademirli Köyünün kavunu,  domatesi, börülcesi,  Değirmisaz’ın bal kabağı,  Dağdemirli’nin çırası gibi üretim alanıyla anılan ürünleri vardır. Kavuna tek başına kavun, domatese domates denmez, yöresiyle birlikte adlandırır. Adlandırma bu şekilde sürünce; bölgede domates de desen, kavun da desen Kışlademirli adını bilirsin.

Demirli bölgesi geçmiş yıllarda meyvecilik açısından oldukça cılızdı.  “Cılız” kelimesinin yanıltıcı yanı olur.  “Yoktu” demek daha doğrucu. Hep var olan bağlarından bahsedilir. “Bağ” ön adı veya ekiyle adlandırılan arazileri vardır. “Ebeciğin Bağ ardı”, “Kırbağlar”, “Devşimentlerin bağ yanı” adıyla zikredilenlerden bazılarıdır.  Sahi, “Bığışın bağları” vardır birde.

Aslında adı var da bağ yok.  O mevkilerden geçerken olmayan bağlar gözlerimin önüne dikiliyor. Durup dururken ad konmaz kardeş.  Konmuşsa hikmeti vardır mutlaka.

Hayal dünyamda yapılandırıyorum araziyi.  Şu tarafa eksenez,  bu tarafa ata sarısı,  yan bölgeye karası,  aha da şuraya sakaryası...  Asma kütükleriyle süslüyorum çevreyi. Üzüm yiyen karatavuklarla, saksağanlarla, bin bir türlü kuşla, hatta arılarla dostluğumu pekiştiriyorum gün gün. Öğleye kadar bir asma kütüğünün, öğleden sonra bir başkasının altında oturuyorum. Keyfe bak keyfe!.. “Beş yıldız” kondurmak kâfi gelmez bu keyfe. Hayalimde yaşayan bu keyifle coşuyorum desem yalan değil!

Umut etmek ne güzel duygu. Bak, ikindiüstü Alabarda istikametinden gelen yelle, asma yapraklarının narin, bir o kadar da ağır başlı sallanışlarına bakar mısın?  Toprağımda sallanan asmanın yaprağı değil, al bayrak sanki.

Gündüz arazide dolaşıp hayaller kurarken, rüyalar uykularımı bölüyor. Düşler gerçekmişçesine uyanıp yatağın üstüne doğruluyorum. Bir müddet nerde olduğumu anlamanın şaşkınlığında kalıyorum öylece.  Bağlar kurup bağlar dizecektim gündüzünde. Şıralar akıtacaktım pekmezliğe yol alan. Ekmekler banacaktım yumuşacık…

Ensemden aşağı ter boşaldığını sağ elin tersiyle yoklayınca fark ettim. Uykusunda doğan saldırmış kuş telaşesindeki hamleyle, çeşmede elimi yüzümü yıkarken, saçlarımın dalaşmış horoz tüyüne döndüğünü gördüm. Hey Allah’ım!.. İnsan rüyaları bu kadar gerçek mi yaşar.  Düşünceden düşe koşarken rüyalar bu kadar mı bunaltır insanı.

Saf saf her ayrıntıyı anlatmaya çalışırken, çaktırmadan kıs kıs gülen adam, “kardeş, kıçın açıkta kalmış” diyecek, diyemiyor. Diyecekte, dediğinde verilecek tepkiyi kestiremiyor. Kestirse; katıla katıla gülerken, dalgasını geçip rahatlayacak.

Aslınsa bi kurulsa şu bağlar!! “Bi kurulsa”!  “Naparsın şehir yerde aylak aylak” diyececğim kendini işe yaramazlığa ayıranlara. “ Gel, şurda kendi ekmeciğini ye!”demeyi görev sayacağım tam olarak. Yani, domatese, börülceye, kavuna, altın sarısı üzümleri eklemenin çığırtkanlığına ben soyunacağım gün boyu, günler boyu…

-Gel gel! Altın bunlar!. Demirli’den!! Ata sarısı, Arap karası!  Ye, ye, ye!!! Yemeden alma! Tadına bak kardeşcazım!....

Hey gidi hey! İnsanın düşlerinden çıkarıp çıkarıp ortaya atması, böyle bir şey kardeşim! Çok şey önce hayaldir, sonra gerçek! Doğanın dalgınlığı olmaz ama insanın dalgınlığı çok şey kaybettirir.  “Geçimin darlığı biraz da düşüncelerin darlığındandır!”, yalan mı? Sağlıcakla..

8 Aralık 2024 Pazar

YOLA DÜŞEN TÜRKÜLER

Tren yolu da,  değişik istikametlere giden karayolları da oturduğum semtin çevresinde.  Evden çıkıp azıcık yürüsem başka şehirlere giden yol boylarına ulaşıyorum. Bir de, emekliyim ya ben…yollar bana kalıyor. Yürü de yürü! Bilerek ve isteyerek yüreğini de verdin mi yollara, hikayeler çoğalıyor, dostluklar birikiyor. 

Ühhüüü! Neresinden başlasam, hangisini anlatsam size yeğenim! Her adımı bir türkü,  her metresi bir ağıt, düş ve düşünce. Her kilometresi bir roman belki de. Hele demiryolu, demiryolları!.. Her travers arasında yığım yığım yaşamın ve düşlerin izi. Birikmiş, üst üste yığılmış öylesine duruyor. Hava şartlarında sararmış, kırılganlığı dokununca anlaşılan gazete parçaları, zamana bırakılmış mektup sanki. Gazete deyip geçme. Derinden derine bugünden yarına izler bırakan yavuklunun mendili gibidir o. En sevinçli anlar da, sevgiye dair kokular da üzerindedir. Hatta ağlayışlar da.  Hangi kompartıman camından bırakılıp savrulmuştur boşluğa, düşün düşle artık.   Bu da sana, bana kalan ayrıntı işte.

Mürekkebin kokusunu duymayana o derinliği anlatmak zor mu zor. Hatta “kafayı bozmuş” damgasını vurmaya hazırdır senin benim gibilere. Kim bilir? Öyleleri kendi duvarını kendisi örüp; hapishane psikolojisinde, kendi hapis hayatındadır. Bu söylemime“ön yargı”, “yargısız infaz” karşıtlığı koyabilir kimileri. İki travers arasında pusula bitkisini, demirin bungunluğuna boyun bükmüş gelinciği, yol kenarlarına rastgele sıralanmış tesadüfün ürünü gül hatmileri görmemiş olanın duygu derinliğini anlaması zordur zor. Zorlar, mevsimleri bile fark etmeden öylesine duran kaba- saba yol durağı gibidir kardeş! Havanın sıcaklığından genleşme hareketi yaşar raylar. Bu esna da “ küt, küt!” diyerek esneme hareketleri yapar. Katılığını bildiğimiz demirce demir iklimden etkilenip bir aldırış sergiler de, kimileri kafasındaki karmaşanın şilahşörlüğündedir sadece. 

Şu yol boyundaki dağ eriği,  kuzeye bakan yönünü yosun bağlamış ahlat ağacı; kaç lokomotifin dumanına,  kaç marşandizin çuf çuf! edişine şahitlik etmiştir?  Ya da kaç yolcunun gözlerine dokunmuştur gözleri.  Çizelge oluşturmaya kalksan kafayı yer adam!

Bütün yıl, yol boylarında dolaşıp durmak; düşünceye, duyguya dair kazanımlarını artırıyor insanın. İddialı bir laf olacak belki ama “yolların dervişi” oluyorsun baktıkça ve düşündükçe.  Menfezlerden şırıldayarak akan kış sularında duygularını yıkamaya niyetlenirken, üşüyüp üşüyüp gidiyorsun. Bu üşüme esnasında diline Narin’in türküsü dolanıyor. Dolandıkça, öyküsünü hatırladıkça nefesin gırtlağında düğümleniyor. 

“Tren gelir yol boya/İçi dolu mor boya/ Bölolcemi bilseydim/ Sarardım doya doya.” Hey gidi hey! Ağıtlar var bozlaklardan öncelikli, düşünce var düşünceden ileri, duygu var duygulardan öte. 

Yıllarını demiryollarına vermiş Sülyeli Hamit çavuşa sorsak; hangi dönemecin duygusuna, hangi rayın kıvrımına hikayeler kondururdu kim bilir?  Hangi kara trenlerin türküsünü traverslerin arasına dökerdi? Her birinin kendince teknik adlandırmaları olan demiryolu yarmalarında kaç sessiz ağıdın sahipliğini yapardı. Hamit Çavuşun anlatımlarının yanında benim söylediklerimin esamisi okunmazdı. Uy, uy, uy!   Düşünceden düşünceye geçerken, Trakyalı ağzıyla “yüreciğim” titreyip titreyip gidiyor be ya!..

 Daha demiryolu boyuna giriş yapmışken su gibi aktı cümleler. Sayfamın sınırını aşmaya meyletti kelimeler. Oysa kara trenin düdüğünün makam tartışmasına bile giremedik. Marşandizin ray eklerine öfkeli dokunuşuna değinemedik. Motorlu trenin gelişinden ürkerek havalanan kuş sürülerine bakamadık. Rayları kendi aralığında tutan pabuç ve cıvataların güneşin altında artan ağır yağ kokusuna  sözü vuramadık. Nasipse başka zamanda, yeni sayfaların sahipliğinde ve de, Yola yolladım seni/ Yollar yormasın seni türküsü eşliğinde..Sağlıcakla

5 Aralık 2024 Perşembe

KULAĞIMDAKİ FISILTI

 

Köyler terk edildikçe geride kalan yapılar öksüzleşiyor. Öksüzlüğü, kaburgaları sayılabilecek Afrikalı çocuklar görüntüsünde, tükenişe sürüklüyor. Herkesin her seferinde klasikleşen bir ifadeyle dillendirdiği gibi; “eskiden öylemiydi?” cümlesi dökülüveriyor iki dudağın arasından.

Dedemin hikâyeleri giriş nakaratıyla başlardı oysa.   “Evvel zaman içinde” diyerek söze girmenin ciddiyeti olurdu. “Eskiden öyle miydi?” ifadesi geçmişe özlemin dışa vurumu mu yoksa bugünü eleştiriye açmanın en kestirme yolu mu bilinmez. Hangi anlam ve mana yüklenirse yüklensin, gerisinde derin duygu barındırdığı aşikâr.

Bakın, “köy” deyince içimi burkmaya meyilli ne varsa depreşti kardeşim!.  Akın akın, sağanak sağanak dökülüyor içime. “Yazık!” desem ağlayacak denir ya, tam o moddayım şu an.

Hal bu ki; yazmaya niyet ettiğim de, köyümün, köylerin düğünlerine atacaktım kendimi. Köy odalarına düğün yemeği adına keşkekleri, hoşafları hatta etli yufka tiritlerini delikanlı tayfasına bir bir taşıttıracaktım. Üzeri işlenip boyanmış tahta kaşıkları kendi ellerimle dağıtacaktım. “Hoşaf Tası”na kaşıklar sallanırken, hoşafın suyunda biriken yağın sıvılaşmış halini resmedecektim. Aşağı Mahalleli Irmızan’ın sofranın altına ikinci bir tatlı almak için sakladığı “saraylıyı” görmezden gelecektim. Köy meydanında ikili, dörtlü oyunlar oynarken kaşıkları vurduğumda “şakkıdık, şakkıdık!” sesler çıkarttıracaktım.  Düğüncü evlerine merkep yükleriyle odunlar yıktıracaktım. Düğün bayrağının ucuna elmalar ayvalar takacaktım. Bayrağın renklerini göynüme yapıştırıp seymenleri seyre dalacaktım. Daha neleri nelere ekleyerek anlatacaktım, bir bilseniz, hele bilebilseniz! Yol olup, kitaplar dolacak yeğenim!. Dolarken, gelin atının süsünden, seymenlerin boynundaki grapa kadar gözünüzde resmolacaktı. Kadın giysilerinin renklerinden dem vuracaktım! Yörük Ali’nin boynuna bağladığı düğüncü mendilinden, kafasındaki şapkanın duruşuna varana dek anlatacaktım. Köprücekli Ali’nin zurnasını üflerken avurtlarının pinpon topu gibi şişirip, dağarcık gibi pörsümesine dikkat çekecektim.  Düğün aşlarını pişiren Çakır’ın Karısının kendince tiflenip, bahaneler uydurup çekip gidişinin hikayesini orta yere dökecektim.. Ühhü! Daha neler neler…

“Anlatma”  diyenlerin varlığını hissetsem Acun’un, programında kırmızı çarpı yemiş adamın ezikliğinde kalacağım be ya… Hani bu durumu da gözetin, müşgül duruma düşürmeyin demeye getiriyorum lafı.

 Araziye dağılan toprak yolların dilleri olsa da konuşsa. Kağnı tekerlerinin yollara döktüğü ağıtlar türkü olur çıkar karşımıza. “Isca yolu” dillense de düğüncü alaylarının Dereli Kaplıcasına gidiş gelişlerini anlatsa. Ühhüüü!  Ne şamata, ne ahenk. Birliğin, beraberliğin, dayanışmanın, acabasızlığın, huzurun seremonisi… Hamamcı yolu molasında dilimlenmiş susamlı çöreklerin tadı damaklarda. Yumruk yemiş soğan bile bir başka kardeş.

Asarcıklı Topalın kemanıyla, Gırnatacı Memedelinin gırnatasının sesi Isca yolundan Eğrigöz dağının eteklerini yalayıp kültüre dair izler bırakıyor birader. Dereli bahçelerinin yol boylarında kuşlar bile kulak kesiliyor. Hamamın tatası kireçten olur/ Oğlanın güzeli traştan olur türküsü Fırın hamamının kubbesinden su buharıyla birlikte kadınların sesiyle göklere yükseliyor.  Hey gidi Heyy!..

 Küçük küçük anlatıyorum, hatırladıkça ayrıntıları tamamlayın diye. Yoksa sonu gelmez anlatımların. Kör kâtip gibi yaz da yaz! Damat traşına, gelin hamamlarının ayrıntısına, güvey giydirmelerinin ayrıntısına, Sabahın er vaktinde gelin anasını ağlatmaya niyetli kadınların türkülerine dokunmuyorum bile.  Dokunsam düğünlerin şenliği bütün köylere yayılacak!   Yayıldıkça köy giriş çıkışlarında düğüncü karşılamaktan en çok da Kemaneci Topal Amet yorulacak. O, karşılamadan karşılamaya koşarken; patlayan silahlar köylerden köylere duyulacak.

Bir fırtına tuttu bizi deryaya kardı. Sağlıcakla…

4 Aralık 2024 Çarşamba

GECELERİN SIRRI VE GÖLGELER

Akşam geç vakte kadar yazılar, belgeseller, birikmiş işler derken uykuda dağıldı gitti. Sabah işe gitme derdi olmayınca er yatmışsın, geç yatmışsın mesele olmuyor. En azından gündüz şekerleme yaparım rahatlığında oluyor insan.  Daha da uyku tutmayınca camın gerisinden gökyüzünü, yıldızları, ışıklarından tanıdığım uçakları, alev şelalesi şeklinde atmosferde kayıp giden göktaşlarını seyre dalıyorum bir vakit. Daldıkça,  düşten düşüncelere sarkıyorum. Hatıralar geceye düştükçe,  uykuları silip süpürüyor.

Kavun tarlasını geceleri özellikle domuz gibi yabani hayvanlardan korumak için beklerken hele gökyüzünün seyri bir başka olur. Sırt üstü toprağa öylece uzanıp santim santim gözlersin. Kimi yıldızların göz kırptığını sanır yakınlıkduyarsın!. 

Cırcır böceklerinin cırıltısı, minik derenin küçük göletlerinde koro halinde kurbağa sesleri. Az ötedeki tepeden tilki ve çakal ulumaları. Yabani hayvan koku ve  seslerini duyan tarlaya bırakılmış bekçi köpeklerin havlamaları. 

Sessiz sandığımız gecelerin kendine has curcunası vardır vesselam. İçimde en ürperti yaratan,  geceye hüzün salan, kuzu kuşunun sesi olurdu. Bunu duydum mu, içimde korkuya meyilli derin bir sessizlik peydahlanırdı. Hep de gece yarısından sonra karanlığın içine ağıt olur düşerdi bu ses.

Kuzu kuşunun kendince acıklı bir hikâyesi vardır. Bu hikâyeyi de anamdan ağzım açık dinlemiş, dizinin dibine yanaşarak yeniden anlatmasına ısrarlarım olmuştur. Belki de bu yüzden Kuzu kuşunun çığlığını duyduğumda annem dikilir karşıma. Bu dikiliş hüznümün katlanmasına sebep olur.

Kuzu Kuşu’ndan bahsedince kısaca öyküsünü unutanlar için hatırlatmak gerek.

Kötü huylu sürü sahibinin çobanı; dalgınlığına gelir kuzuları kaybeder.  Çoban çok üzülür ve sürü sahibinden korkar. Üzüntüsünden; Allahım kuş olup uçayım da buradan gideyim diyerek dua eder. Kuş olup uçtuğuna inanılan çobanın geceleri “kuzu kuzuuu” diyerek kaybettiği kuzuları aradığına inanılır. Bu kuşun sesini bölgemizin ormanlarında geceleri hala duyulmaktadır.

Gök yüzünü seyrederken acıklı hikâyesini bildiğin kuşun hüzün yüklü sesini duyunca gecenin zifirisinde duygularla yoğrulursun. Bu zifiri de yüreğin havalanıp havalanıp uçar da, ne yapacağını bilemezsin. Tam bu esna da ayakucundaki otların arasında Yıldız Böceğinin ışıltısı imdada yetişir. Onun varlığını bilmek ürpertini azaltır.  Gökyüzü, yıldızlar, kayan göktaşları, karanlık, cırcır böceği, çakal, köpek, kurbağa, karanlığı boğan kuzu kuşu sesleri derken önünüzde beliren Yıldız böceği. Uf uf! Derin karanlığın içinde ışığını fark ettiğiniz böceğin kendini görmek istersiniz de “pıt” diye söndürüverir lambasını. İçinizde azalan ürpertinin yerini derin düşünceler doldurmaya başlar yeniden. Yattığınız toprak zeminde doğrulup bir müddet öylece oturursun.  Bu oturuşla Kuzu kuşunun ağıdına  Neşet Ertaş’ tan duyduğun tüm bozlakları eklemek istersin. Haykırışlarına tercüman olduğunu bildiğin “ Böyle Büyüdük” şiirini bağıra bağıra seslendirmeyi düşlersin.

Hafiften esmeye başlayan yelin tesiriyle rastgele öteberi ve kuru çam dallarıyla şekillendirilmiş cergemsi yapıdan çıtırtılar gelir. Gecelerde bu sesler neden bu kadar net duyulur? Dikkat kesildikçe örtüde kullanılan kurumuş karaçalı yapraklarının rüzgârın vuruşuyla çıkardığı hışırtı olduğunu fark eder rahatlarsın. 

Uzak ufuğun gerisinden puslu aydınlık kendini göstermeye başlayınca “Ay”ın doğuşuna şahitlik edersin. Ay tepeye tırmandıkça geceye  gölge oyunlarının ritmi düşer de  üşür üşür gidersin.

Bu üşümeyle“Geceler Yarim oldu” türküsü dilimden dökülüverir….. Sağlıcakla…

3 Aralık 2024 Salı

YOLLARIN İNCESİ

 

Tavşanlı- Emet karayolu ovayı karnından boyuna yarıp geçer. Bu noktada hem yolculuğun seyri hem de doğanın gözlemi güzeldir. Suyun birikim oluşturduğu düz arazi içinde kaygısız seyrek adım atan, sürüden kalmış birkaç leylek, telefon direğinin üstünde dikkatli bakışlarıyla şahin kuşu,  Boncuk mavisi gökyüzünü, Ayvalı üzerinden beyaza bürümeye niyetli cıvıltılı bulut kümesini seyre doyum olmaz. Bu seyrin ortasını, yola kontrol noktası oluşturmuş ekip aracının varlığı keser.  Doğanın oluşturduğu büyüyü rastgele kusurdan yiyebileceğin ceza böler mi böler.  Hay Allah!

Derecik üzerinde bulutları yararak gelen, güneşin metalini parlattığı yolcu uçağı uçmaya ait duygularınızı depreştirirken yüksekliğin verdiği korku “pat” diye bedeninizi kaplar.  Bu korkuya, toplu halde aracınıza doğru fişek gibi gelen köpekler eklenir. Az önce yolun en sağına “cıkdık, cıkdık” diyerek ses çıkaran dörtlülerinizi yakıp aracınızı park etme fikrinden cayarsınız bu yüzden. Sol camı indirip bir nefes hava almakla yetinirsiniz. Hiç almamaktan iyidir kardeş!

Şehrin gürültüsü, kalabalığı, koşturmacası,  korna sesleri, fabrikalardan gelen ne olduğu belirsiz kokudan sıyrılış bile kuş tüyü kadar hafif  kılar sizi.. O esnada güzelliğe dair unuttuğun ne varsa şırıl şırıl su misali dökülür içine.. Hayalden hayale, düşten düşe koşarsınız. Yola paralel şekillenmiş Balıkesir demiryolu hattında “Selamsız Bandosu”nun karşılama yaptığı yerde, yükünün ağırlığı böğürtüsünden belli olan trenin düdüğüyle depreşirken sıyrılırsınız hayallerden. Bu sıyrılışla Çökren Deresinin kıvrımlı yolunun ciddiyetine bürünürsünüz. Yol medeniyettir, yol gitmektir, yol ehemmiyettir. Kavuşmak, kavuşturmaktır ötesi…

 Çökren Deresinin uzak derinliğinde göğe yükselen havaya ak düşüren buhar beyazı Dereli kaplıcalarının gökyüzüne savruluşudur. Sıcaklığının bedeninizi kuşattığını hissedersiniz bi an!

Eşi benzeri görülmemiş doğallığı karşısında pek çok eksikliği görmezden gelirsiniz. Kükürt kokusunun güzelliğini ancak onda bellersiniz. Hatta kaya diplerinde oluşmuş kükürt tozuyla islenmiş gab-gacağı ovmak istersiniz.

“Gab- gacak” dedim ya ben. Bunu da göze batıra batıra yazdım ya.. Beni dile, değil dillere düşürecek, nokta tam da burası. Gerisi ıvır zıvır.  Öğrencisinin yazılı kâğıdından ötesini okumamış, sırtını kendince ideolojilere yaslayarak güç devşirmiş edebiyatçıların mır mır edecekleri yer burası.       Olsun.. yol boyunda yaz kış yeşilinden taviz vermeyen iğne yapraklı çam ağaçları, bodur ardıçlar. Ardıcın kuytusunda gıli gıliyi kursağına indiren karatavuk. Ühhüüü!  Çam ağacının genç dallarına kesesini örerek Çökren rüzgarında salınıp, hakimiyetini haykıran böcek sürüsü. Gel de yok say doğada. Gel de o kesenin içindeki yaşam için meraklanma sen. Uf uf!

Yaşayan bir tek ben değilim doğada yeğenim. Sen de deği,lsini. Neler var, neler!.  Benliğinden çıkarak önünde pürüzsüz, yalın ve ıpılık duran doğadaki öykülere kulak vermemek, farkında olmamak eksikliktir cancağızım.

Çarşıya gidecektim. Mevsimin çilentisi içinde vakti öldürecektim. Tam çıkma fikrindeyken laptopu fark etmiş olmam Tavşanlı-Emet yolundaki yolculuğa attı beni.  Ne iyi oldu böylesi. Yalın ve duru bir yolculuğun öyküsüyle tanıştırdım sizi.

Uzun ince bir yoldayım/ Gidiyorum gündüz gece.  Yolculuğunuz bereketli olsun. Sağlıcakla