29 Aralık 2022 Perşembe

YALNIZLIĞIN DEFİ İÇİN


Geçmişte bizim oraları yaylak olarak kullanan Yörükler gelirdi. İlkbaharda gelirler, sonbahara doğru göçer giderlerdi. Göçleri kalabalık olurdu. Merkep sırtlarında tavuğuna horozuna kadar bulunurdu. Daha sonraki yıllarda yükleri motorize haline geldi.  Arazideki hangi taş, hangi ağaç, hangi kovuk var çok iyi bilirlerdi. İş bölümü de yaparlardı mutlaka.. Onların yaşam ve iletişimleri ile ilgili çok hikâyeler dinlemişizdir büyüklerimizden. Kendilerine has inançları(!) olur, kesin ve kesgin konuşmazlardı. Yuvarlayıp geçerlerdi sözü… Kendi içlerindeki sırrı çözmek oldukça zor olurdu.

Yörük kadını karşı yamaçtaki oğluna seslenir;  Akçamın dalında heybe var, heybenin içinde torba, torbanın içinde çıkın. Çıkının içinde azık var al da ye emi!.. 

Eh! Eh!...  Şeklinde diyalog ve iletişim sürer gider.

Bazı insanlar vardır ki boş bohçadır. Bazıları bohçanın içindeki azık. Bazıları ise ışık. Bazıları top yekun hepsi.

Bohça azığı dış etkenlerden koruyup kollayan koruyucu.  Maddi açlığın süreğenliğinde önemli iki unsur kısaca. Öyle azıklarda vardır ki manevi açlığı giderir kardeş.  Işık tutanlar ise işaret eden, yol gösteren tecrübe sahibi bilgelerdir. Tüm bu vasıfları el birlik taşıyan insanları başak yüklü ekinlere benzetirim. Harman yerinde tanelerinden ayrılan başakların bereketi tartışılmaz. 

İnsanın hayatta bir duruşu ve tavrı olmalıdır. Bencil duruş ve tavırların kendisinden başka kime ne faydası olur ki. Bohça değilsin, azık değilsin, ışık değilsin. Hadi söyle, nesin sen? 

Her köyün, her beldenin hatta her ülkenin sıradağları mutlaka vardır. Hatta insanlığın. Sıradağlar malum peş peşe uzarlar. Kimileri bu sıradağların başlangıcıysa kimileri de sonuncusudur bu dağların. Öyle görürler kendilerini nedense. Taş yapılı dağlar olduğu gibi, kar başlıklı dağlarda vardır.  Aslında dağlar coğrafi duruşları yüzünden hep bir engeldir. Aşılması zordur kısaca. 

Yunus Emre şiirin bir kapısını açansa, bizim şair dostların kimi, sonuncusu gibi görürler kendilerini. Arada gelip geçenler sıradağların bir parçası. Gerisi ıvır zıvır işte.  Bu dağlar geçit vermediği için borularını öttürüp dururlar vesselam. 

Kendini küçümseyen insanların, kendi kendine duyduğu saygı büyüktür. Sıradağlar kendini büyük gördükleri için, kör bir arzu, kendilerine has tutku ve korkuyla yaşar giderler.

Doğayı gözleyen ve içinde yaşayan biri olarak benzetme ve yakıştırmalarda bulunmanın negatif yönleri var mı, yok mu tartışılır. Kiminin sıradağlarında güle de bülbüle de yer yok cancağızım. Madde ve manaya açık olan gönül esasen gül bahçesine benzer ki,  arı bir kalple marifeti, bilgiyi, irfanı donanan insan huzur bulan, huzur veren yöne yönelir. Kendini sıradağlara konumlandıran insan dağların bahçıvanını unuttuğu an kendi zindanındadır. Allah korusun, Allah Korusun!

Yörük göçlerinden yola çıktığımız bu yazı anlaşılmaz bir hal aldığı düşünülebilir. Yazarlar her yazdıklarının anlaşılır olmasını istemezler. Bazen anlaşılmamayı tercih etmek de bir yoldur.

Hissettiklerimi harf harf, kelime kelime, cümle cümle yazıya dökme yürekliliği gösterdim. Mesele bu. Sizden isteğim yazdıklarımda yalnızlığımı defedin yeter. 

Sağlıcakla..

27 Aralık 2022 Salı

DÜŞÜNCE

 

Hanemizde altı baş idik. Biri kız üç erkek kardeş. Zenginlikti hanenin içi. İş paylaşımı, aş paylaşımıyla huzurluyduk gerçekten. Topraktan çıkardığımız rızkı paylaşırdık el birlik. Önce birer birer evden ayrıldık, sonra köyden. Dört kardeşin arasına uzak mesafeler girdi. Her birimiz yeni haneler diktik şehir yerlerinde. Diktikçe yeni ihtiyaçlar çıktı karşımıza. Her yeni ihtiyaca yetişmek için didindik durduk.  Her didiniş selamı sabahı azalttı. Düğün, bayram, cenazelerdeki buluşmalar azaldı gün gün.  Sonra akranımızın, komşumuzun çocuklarını tanıyamaz hale geldik.

Akranlarımızla oynarken birlikte kanardı dizlerimiz. Mahalle arkadaşlığı kavramını yitirdik vakit vakit.

Tüm çocuklar sokak oyunlarının oyuncusu aynı zamanda kahramanıydı. Oyunların bile üreticisiydik. Ürettik ve tükettik. Kendi ürettiklerimizi bile zamanın değeri içinde değersizleştirdik. Mahalle arkadaşlığı yerine sosyal medya arkadaşlığı peydahlandı bilmeden tanımadan. Sosyal problemleri beraberinde getirdi bilinmeyen arkadaşlıklar. Uf uf!..

Oyuncağa boğsak da çocuklarımızı, biraz oyunla fırlatıp attılar. Attıkça biz yenilerini aldık durmadan. Kendi oyuncağını üreten çocuklar kadar mutlu edemedik yine de. Tüketimin kahramanı olma yolunda eskitmeye eğilimli hale getirdik. Tablet ve telefondaki çizgi filmler eşliğinde beslemelerini gerçekleştirdik.  Evi dağıtıp kudurmasın, saatlerce sessiz sedasız kalsın diye televizyondaki çizgi filmlerin karşısına oturttuk.  Çizgiler baş kahramanları oldu. Oturttuğumuz çocuklar toplumun sosyal faaliyetlerinden bile uzak duruyor. Sosyal medya dünyası haline geldi çünkü.

Yetişmenin zorlaştığı ihtiyaçlar çoğaldıkça anneler de çalışmalı dedik.  Çalışsın!.. çalışırken bıraktık çocukları kendi yalnızlığına. Ebeveynsiz halleriyle ne yaşadıklarını bilmeden, düşünmeden.  Kendi çocuklarımızla ilgilenecek vakti tükettik. Şefkate muhtaç çocukları vermemiz gereken şefkatten mahrum bıraktık.

Herkes kendine dönüp baksın. Yetişkin çocuklarımızın her biri başka şehirlerde uzak kentlerde. İmkânı olanlar torun bakmak için uzak şehirlerin yolunu tutuyor. Yolu tutabilmek önemli. Ya tutamayanlar. Sevgiden, ilgiden, alakadan, birlikten uzak yeni bir nesil başımıza inşallah yeni sorunlar çıkarmaz.

Kötü olan her şey zayıf kalıştan çıkar. İlginin alakanın zayıflığı korkutur beni her daim.

Her düzgün alışkanlık insanı zarif kıldığı gibi huzurun zarafetini de beraberinde getirir kardeş!

Bazen küçük ayrıntıları düşündükçe, eksikliği fark ettikçe iç huzurum bozuluyor. Tek başına düşünmem yeter mi? Ne mümkün!

Yüzeysel bilgiye sahip olmak çok zevkliymiş. Benim gibi yüzeysel bilgi sahiplerinin özgüveni de yüksek oluyor nedense. Yabancı dili az bilenin, iyi konuşandan daha keyifli durduğu gibi.

Düşünen insanların gözümdeki büyüklüğü(!) farklıdır. Düşündükçe gelişir insan. Geliştikçe toplumsal faydası çoğalır. Çoğalan faydayla artar huzur.

Bu yazı yüzeysel ve de yetersiz bir bakışla düşündüklerimin kelimelere dökülmüş halidir. Belki de yaşamsal bir yolculuk kendimce. Duyguların derinliğine inip çitileyip kurutarak öne sermek apayrı bir uzmanlık. İçine koyacak bir şeyleriniz varsa vaktin cebi çok.

Haydi hayırlısı. Sağlıcakla

26 Aralık 2022 Pazartesi

ÖLÜM VE MESAFE

 

Dünya hayatının geçiciliği muhakkak ve gerçek. Geçici bir heves ve sınırlı nefes sahibiyken, aynı zaman da oyalanmadan ibaret olan bir nimet. Canımızın bile gerçek sahibi kendimiz değilken, hırsımıza, doyumsuzluğumuza, bencilliğimize, cimriliğimize bakar mısınız?

Frigyada köle olarak doğduğu bilinen filozof Epiktetos “ölüm daima gözünün önünde olsun. O zaman asla adi endişelere düşmezsin ve maddi hiçbir şeyi hırsla arzu etmezsin demiştir. Bu anlam da Yunus’un daha anlaşılır sözleri vardır mesela. Mal da yalan mülkte yalan. Al biraz da sen oyalan misali…

 Malı, mülkü, makamı mevkiyi, şanı şöhreti velhasıl maddi zenginlikleri hava atma aracı, büyüklenmek için gerekli görmenin esaretini birazcık(!) bilmek gerek.

Cahit Sıtkı Tarancı bir şiirinde;

“Neylersin ölüm herkesin başında

Uyudun uyanamadın  olacak.

Kim bilir nerde, nasıl kaç yaşında.

Bir namazlık saltanatın olacak,

Taht misali o musalla taşında..” diyerek hatırlatma yapmıştır.  

Of of! dünyaya sığamıyoruz dünyaya.. evlerin içinde basıyor daraltı, yeryüzü kibrit kutusu geliyor çok vakit.

Krallar, imparatorlar, hanedanlar, hükmedilen topraklar….nelere hükmetmiyor insanoğlu. Ölüm karşısında bitiyor tüm ihtişam. Ölümün hakimi kim, ya taşıdığımız canın?... Ölüm karşısında malını mülkünü, sahip olduğu zenginliğin ihtiyaç sahiplerine verilmesine razı olmayacak kaç kişi çıkar acaba…

Küçücük kılcal tıkanma, nefes almadaki zorluk için neleri feda etmez ki insan.  Feda etsen de hükmü nedir ki insanın… Benimdir dediğimiz can ve hayat kendimizin değilken malın mülkün sahibi biz nasıl oluruz?

Gazneli Mahmut;

Yoklansın kafası mezarda her ölenin

Farkı var mı bakalım, hükümdarla kölenin? diyen sözleri bize hangi erdemli hal içinde olmamız gerektiğini açıklamaya yetmiyor mu?

Yunus’un,

“Ana rahminden geldik pazara

Bir kefen aldık döndük mezara” mısraları neyin anlatımı acaba? Fizyolojik ve biyolojik kapasitemiz oldukça sınırlıyken neyin hesabındayız ki biz? Kaplayacağımız alan bedenimiz ölçüsündeyken sokaklardan, meydanlara taşmanın hesabı neyin de nesi. Ah ki ah!

Allah yapıp ettiklerimizden hatta niyetimizden bile haberdar olduğuna göre, süresi gelen her canın geriye kalmadığını bildiğimiz halde, ölüm bizim mayamızken nelerin meylindeyiz biz. Of! of!

Malımızdan, mülkümüzden, paramız pulumuzdan, bilgimiz ve yeteneğimizden, düzgün duruşumuzdan, gönül güzelliğimizden velhasıl varlığımızdan olumlu katkı yapmanın hesabında değilsek mezara nasıl sığacağız ki?

Oysa doğduğumuz gün ölmeye başlamıştık biz. Ya işte böyle!

Şu geçeni durdursam, çekip de eteğinden;

Soruversem; Haberin var mı öleceğinden..(Necip Fazıl Kısakürek). 

Sağlıcakla..

11 Haziran 2022 Cumartesi

OLGUN MEYVE

 

Saçlarım aklaşmaya bile fırsat bulamadan dökülüp gidiyor kardeş.. Hatırlıyorum nasıl da tarardım delikanlıca..Her bir telin dökülüş hikayesini sorabilseydim keşke. Savrulup giderken bilebilseydim en içteki duygularını. Ne hikâyeler çıkardı kim bilir? Kimi olgunluğa kimi yorgunluğa veriyor olanları. Kafa çıplaklaştıkça yapıyor gün yapacağını. Nasıl da meyletti bu kafa bu gidişe. Hangi bozkırlara ayak uydurdu durduk yere bilmem ki. Üfül üfül rüzgârlarla sarmaş dolaş oluşunu hatırlarım da kahrolurum bir an. Hey gidi hey!

Meyveler olgunlaştıkça ağırlaşır mı? Dizlerimin ağırlaşması, sekerek koşturmalarımın durması hangi rotanın yol haritası? Anamın “Len oğlum koşturup durma deyişi’ rotayı çok iyi bildiğinden miydi? …        Bilmem!...

On yılda on beş milyon her yaştan genç yaratan neslin içindeydi onlar. O tepeden bu tepeye oyun olur mu türkülerini söylerken o tarladan bu tarlaya yeldirip durmuşlardı da uçurtmanın kuyruk süsü bile olamamışlardı yine de. Yaşadıkları onları da olgunlaştırırken yedi bitirdi yeğenim! Bir alkış bile alamadan. Bir teşekkür bile görmeden. Ne olduğunu anlamadan anlayamadan hem de.   Uf, Uf!..

Bu olgunluğa gelince düş bile kuramıyor insan. Biriktirdiğin masallar bile birbirine dolandığında çözüme ulaşamıyorsun. Çözümsüzlükte düğümlenip kalıyorsun. Tevekkel bir duruşla olgunluğun tefekkürüne dalıp gidiyorsun o kadar.

Saçlar döküldükçe cesaret bile korkuya meylediyor nedense. Çeliği bükmeye meyleden yüreğin gücü tükeniyor gün gün.  Yüreğin geçmişteki gücünü bildiğinden midir kirpiklerin ıslaklığı bilmem ki!

Bu yazının başlangıcı yani serimi, dalgalanan saçların kafamdan uçup gidişinin  tespitiydi. Bu tespitle nereye varılır bilmem ki? İç sesiyle düğümlenirken hangi çözüme ulaşılır? Gücünün tükendiği yerde gücenmeler başlıyor kardeşim. Kime, nasıl, neden, niçin gücendiğini açığa vurmadan, vuramadan.  Bağ bozumları böyle oluyor demek ki. Bağ bozumlarına sonun başlangıcı denebilir mi acaba? Saçların bir bir dökülmesi de bağın bozumuna nasıl da benziyor. İsteseniz de istemesiniz de..

Bizim düğünler bağ bozumlarından sonra olurdu. Bi şenlik, bi şenlik. Sorma gitsin.

Şimdi iklimler bozuldu, mevsimler bozuldu, dünya bozuldu, insanlık bozuldu. Mertlik bozuldu, sağlık bozuldu. Say da say.  Mesele bu bozumun sonunda nasıl bir şenlik olur mesele orda.

Benim saçlar bozulsa ne yazar. Ha varım ha yoğum nasılsa..Bağların bozumuna güçsüz gücenmelerim sürerken dışarıda bir yağmur bir yağmur. İçimde bir hüzün, gözlerim ıslak.

Dilimde bir türkü, Değmen benin gamlı yaslı gönlüme

Sağlıcakla..

29 Mayıs 2022 Pazar

GÖRDÜM


 

 

Bir gül bahçesiyken hayalim arzum

İlimle donanmış elleri gördüm

Vatan sevdasıdır sünnetim farzım

Aşk ile şakıyan dilleri gördüm.

 

Saniye yelkovan tık tık atarken

Takvimin yaprağı bir bir koparken

Çağı ellerinde gençlik tutarken

Çiçekle bezenmiş dalları gördüm.

 

Gözümde bayrağın yıldızı ayı

Arzuyla beslerim dilde duayı

İlim yuvasında tutan mayayı

Bozmadan taşıyan kulları gördüm.

 

İlimi irfanı ışık gözüme

Gençlik dayanaktır yolda dizime

Tohum atan el çoğalsın bozuma

Çiçekte biriken balları gördüm.

 

Dostluğa türküler çoğalsın aksın

Birlik bahçesine ağaçlar diksin

Gençliğim gözümde yürekte teksin

Baharı getiren yelleri gördüm.

 

Ülkem gençliğiyle erer menzile

Yeniçağ başlattı genç Fatih bile

Çalışmak ibadet denirse hele

Kolayca aşılan belleri gördüm.

 

Bülbül bir gül için durur figana

Bu ülke vatandır hem de bir ana

Haksızlıkta haykırırken cihana

Yatağa sığmayan selleri gördüm.

 

Şu vatan içinde nur gibi yüzler

Okunsun elinden yazılsın tezler

Gençlikle güzeldir baharlar yazlar

Sevinçle çınlayan zilleri gördüm.

 

Yıldız olup yücelerde parlayın

Yüreklerde güzelliği derleyin

Ülke için motor olup gürleyin

Işığı sönmeyen pilleri gördüm.

 

Çoban Çeşme bilir sünneti farzı

Gençliğe örnektir yaşamı tarzı

Olmaya hazırken ülkemin derzi

Vatana hasmane kılları gördüm.

 


 


9 Mart 2022 Çarşamba

DÜŞÜN-GEÇ!

 

Karşınızdaki bu köşe, klavyenin şekillendirdiği bu sayfa, yazmaya çalıştığım bu alan bana ait!. Benim meydanım yani.. Hangi itici yanım, hangi ukala tavrım varsa burada sergilemek haz veriyor bana! Hadi ordan diyenlere verilecek bir cevabım mutlaka var.

Hayat çalışmaktır, hayat soru sormaktır, hayat öğrenmektir, hayat beklemektir kardeşim. Hayat birliktir bir olmaktır. Dost olmak, dost kalabilmektir.  Hayat gelişmektir, geliştirmektir. .Hayat paylaşmak, pay edebilmektir.  Say da say, sırala da sırala. Ukalalığımı perçinleyen tespitlerdir bunlar benim.  Tespitin doğruluğuna itiraz eden var mı? O halde hayat nefes almaktır deyip bir tespit daha patlatayım! 

Nefes almanın derinliğine girmeyin siz. Pay etmenin zorluğunu göze almayın. Gelişmeyin geliştirmeyin. Dost kalmanın yüceliğine asla soyunmayın. Çalışmayın, çalıştırmayın.  Nefes alın verin sadece.. kendi kendine al, ver. Al- ver! Al -ver!.. hatta al da ver me! Oksijeni tükettiğin havanın bir başkasına zararı olmasın yeğenim. İtici yanımla lafı nereye getirdim gördünüz mü?

Nefesi alıp verdikçe boş işlerin kalfalığına soyun. Tiktokta soygun pozların kahramanlığına soyunurken ben ve benim gibileri cahillikle suçla bu yeter sana.  Dur gitme.  Boş işlere bakacak birileri lazım kardeş. Bu konuda üst perdeden siyasi söylemler geliştirecek birilerine ihtiyaç var yeğenim.  Kendine nefes alıp vermenin sonu iflastır iflas. İflas edecek, ettirecek birilerine de  o kadar çok ihtiyaç var ki! Bu konu da eşsiz olabilirsin.

Gel gitme! Benim ukalalığımı, itici yanlarımı kaydedecek, ipe sapa gelmez davranışlarımı, tespitsiz tespitlerimi alıp-verecek terazisiz adamlara ihtiyaç var. Gel gitme! Gün bugün…

Gel gitme! Ben çalışmak dedikçe, üretmek dedikçe, gerçek dedikçe çal buna dair nelerim varsa. Ben kafa yordukça sen yorulma! Ben sevdalandıkça, sevdanın zorluğundan dem vur/ma Nefes al-ver! Al-ver….

Hayatın toplamı ne kadar ki. Bir insanın ticari hayatı ne kadar sürer ki? İş hayatı? Uğraşmaya değmez be birader! Para  dediğin nedir ki, ya zenginlik?  İt yemez eşek giymez!  Sen nefes al-ver…

Benim yazıp çizdiklerime gül-geç. Üstüm başım, dilime dolanan fikirlerim, hatta sevdalarım inadına eski. Sen bunları sil-geç. Silip geçerken, kendine nefes alıp verirken vur-geç!

Ben toprağın kuyumculuğunda avunurken, tarım derken, sera derken,  çapa sallarken gül-geç.

Gülüp geçenler yağ kuyruğunda. Gülüp geçenler akaryakıt kuyruğunda.  Silip geçenler bir telaş, bir telaşta sorma gitsin.   Biraz da düşün-geç kardeşim. İşin ucundan tut kardeşim. İş tutanları azıcık alkışla. Başını göğe kaldırıp ne düşecek kolaylığından vaz-geç. Düşünmek iyidir. Düşünmek, felekten binbir gece çalmanın kolaycılığında kalmaktan iyidir.

Sen yine de benim ukalalığımı, kinayelerimi düşün-geç. Düşünmek üşengeçlikten evladır.

Üşen/geçlik hastalıktır be ya!

Kutsalımız olan bu vatanı seviyorum diyen her kim varsa düşünürken üretimin bir ucundan tutsun.  Ben, Sen, O, Biz her birimiz. Kuyruğuna girecek şeyler de olmayabilir. Aslan ürettiğinden bellolur! Üreten her kim varsa bu ülkenin kahramanıdır. Hazıra dağ dayanmaz!

Gel gitme! Gülüp-geçtiklerin şiir deseni olabilir?

Ukalalığımı bağışlayın. Sağlıcakla..

OSMANLI ÇAMI VE NECATİ ÜNAL

 


Bir insanı, bir bölgeyi, bir mücadeleyi tam olarak anlatamamanın çaresizliği yoruyor bazen insanı. Bir sonu, bir ölümü görünce yazabilir, göçün gerçeğini fark edince dizebilirmişim kelimeleri meğer. Çok kere birçok yerde sözünü etmiştim de yazıya dökmenin vefasını gösterememiştim belki de. Fark ederken fark ettirememek ne ağır hüzünmüş be kardeş. İçimdeki ağır hüznü ifade etme ölçüsünde hafifletebilirim belki de..

Balıköy ve yöresinde başlar bu hikaye.. Kırın, bozkırın, karanlık ormanların içinde yeşeren bir Osmanlı çamıydı Himmet Ağa.  Halkın tabiriyle “Ümmeta” kısaca.

Yazı kışı yokluktu Balıköy bölgesinin. Kim de ne vardı ki. Herkes birbirinden yoksuldu. Bu yokluk en çok da Himmet Ağa’nın canını acıtıyordu belki de. Bu acıyışın verdiği arayışla terkden kalma Değirmisaz maden ocaklarını can suyu olarak sunmasını bildi cesurca. Oğulları Necati ve Ahmet’in bölgeyi aşan çalışkanlık ve merhametleriyle sundukları iş imkanı pek çok haneye  aş oldu aş. Bölgenin kaderine en muhkem şekilde yön vermenin derdine düştüler alınlarına yapışan kömür tozuyla. Hey gidi hey! Atıl kalan kömürün zerresini ülkemin sanayisine kazandırırken yurdumun kahramanı olmasını bildiler. En bildik yerden canları acırken, acıtmadılar yeğenim. Keşfederken yolunda yoruldukları değerleri bölgenin insanıyla paylaşmasını bildiler. Yokuşları yorgunluk saymadılar cancağızım.

Mekanın cennet olsun “Ümmet’a”.

Bölgenin yoksulluk ve çaresizliğine boyun bükmeyen Necati ve Ahmet Ünal kardeşler babalarından devraldıkları gayretle ışık olmayı sürdürdüler bölgeye, dahası ülkeye. Zamana çok şey sığdırırken ülke ihracatına omuz verdiler. Doğdukları toprağı hiç ama hiç unutmadılar yeğenim.  Kömürünü aldıkları toprağı kaderine terk etmediler. Yüzbinlerce fidanı o sahalarda üşenmeden yeşerttiler. Toprağı karartmadılar, ağacı kurutmadılar. Madencilikten, turizme en son Seramika.. Bu yörenin değil ülkenin rol modeli olmayı başardılar vesselam.

Bugün Balıköy bölgesinin bir acı günü. Toprağı karartmayan, ağaçları kurutmayan namı değer “Necati patron” öldü.

Ah dost! Ah ağabey! Ağlamışlığım yüzümde, hüznün baş ucumda….Bölgenin seninle kazanmasına, seninle anılmasına nasıl da alışmıştık biz. Sen giderken, tam da şimdi kaybettik biz. Kaybettik ulan!....

Ölüm haberini ulaştıran teknolojik cihazlara bile kırgınım bugün. Öfkeliyim be abi! Nasıl da üşüttü ölümün yüreğimizi. Nasıl da kanattı içimizi. Kanayan içimizi inancımız bandajladı bunu bil!..

Bundan böyle biliyorum ki bölge insanın yüreklerinde yaşayacak yüreklerin de büyüyeceksin. Tek tesellimiz yüreklerde yaşayacak olman Necati patron!

Boş durmadın, boş konuşmadın. Durmazken kurtardın bölge insanını iflastan. Boğazımda bir düğüm ne yutkunmaya ne solumaya fırsat vermiyor. Bu daraltı içinde parmaklarım ifade etmeye çalışıyor hüznün alasını. Parmaklarımda hissediyor bölgede bir “baba”nın öldüğünü.

Ah dost! Ah ağabey!

Bölgede dağlı rüzgarların erittiği karlar bile ağlıyordur şimdi. Bölgenin kader maçını kazandıran bir fani olarak dilimizden dökülen sana sadece dua olacak. Gelecek nesillere çizdiğin yolu anlatacak  bir şeylerde gözlere dikebilirsek ne ala.

Sen rahat uyu!

Ailesine, yakınlarına ve sevenlerine sabırla…

Sağlıcakla