Sessizce girerdik yazdan kışlara.
Geçişlerin acısını bilirdik de bildirmezdik. Uzundu kış geceleri. Bu uzunluğa
ocak başı sıcaklığının yanı sıra on dört numara gaz lambasının aydınlığı eşlik
ederdi. Ninemin devli, perili masalları
17 Eylül 2013 Salı
23 Nisan 2013 Salı
RESSAMLARIMIZ VE DOĞA
Nisan ayının soğuk geçen
günlerinden sonra doğayla kucaklaşmak oldukça sevindirici. İnsan doğada olunca
özgürlüğü bir başka filizleniyor. Çocukluğunuza dönüp, çam ağaçlarının yeşil
yapısı altında sessizliği dinleyerek yürüyüş yapmak keyif veriyor. Akışan suların
şırıltısına guguk kuşunun melodisini ekleyince yepyeni ritimler yakalıyor insan.
Beste yapsan yapılacak, türkü yaksan yakılacak. Kışlarda unuttuğumuz ne varsa önünüze
serilmiş. Bülbül baharla yeniden dillenmiş. Çeşmeler şırıl şırıl, çimenler en
taze yeşilini örtünüp yaza koşuyor.
Dağların sessizliğinde her kuşun
sesini ayırt ediyor, minnacık derelerden
koşar adım giden suların çıkardığı şırıltıyı fark ediyorsunuz. Hele Tavşanlılı
ressamlar yanınızdaysa; her kare tablo, her ses şiir olup doluyor yüreğinize. Fotoğraf
makinelerinin deklanşörlerine basıldıkça çıkardığı ses sevinçleri çoğaltıyor.
Yolculuğumuz 23 Nisan Ulusal
Egemenlik ve Çocuk bayramının sabahında Tavşanlı şehir merkezinden başlıyor.
Başlangıçta sorular peşpeşe geliyor. Dereler, çiçekler, ormanlar, insanlar,
hayvanlar, evler ve dahası dilinize dolanıyor. Her geliş heyecan yüklenmiş şekilde
boy veriyor. Sekbandemirli, Emet/ Yeniköy, Kışlademirli, Değirmisaz, Kızılbük,
Çaldibi, Çobanlar, Soluganlar, Balıköy, Çıvgalar, Kadıköy, Yataklı, Öksüzler,
Çaltılı, Kargılı, Çamalan, Şapçı, Şapçı dede, Köprücek Köyü manzaraları ressam
hanımların fotoğraf makinalarındaki yerini çoktan alıyor. Eğrigözün
eteklerindeki Çatak mevkisinde en sıcak çaylar yudumlanırken mis kokulu havayı
ceplerine doldurmayı düşünüyor insan. Yetmişlik köy kadınlarının gönülden
ikramlarına ve samimiyetlerine yeniden şahit oluyorsunuz. Kızılbük Köyünde Ali
Rıza Çalışkan bey ve eşinin ressam hanımları görünce kardeşini görmüşçesine
sevinişini yüreğinize kaydediyorsunuz. Çobanlar Köyü yöresinde görülen demir
cevheri betonlaşan yüreğinizi yumuşatıyor. Yine Çobanlar köyünde, ota çapa
sallayan Ayşe ninenin sıcaklığı yüreğinizdeki soğukluğun yanında Eğrigözün
üşüten beyaz karlarını bile eritiyor. Ayşe nine ressam hanımların ilgisine
hayranlıkla bakarken kiraz mevsimine yeni davetler veriyor. Merkep sırtında
Çatağın yeşil derinliklerine yol alan amca, acelesi olmasına rağmen poz vermeyi
ihmal etmiyor. Poz verirken doğallığı korumaktan gocunmuyor, gocundurtmuyor.
Doğa ve insan manzaraları içinde gelgitler yaparken ve mest olurken, deklanşörler
her kareyi kaçırmamanın telaşını yaşıyor. Yeşillikler içindeki kertenkelenin,
karıncanın, kamlumbağanın doğayla uyumunu hayranlıkla izlemek şiirleri
çoğaltıyor. Yağlıboya tabloları herkes görsün diye gökyüzüne asmayı hayal
ediyorsunuz. Poşetine “soğan doldurveren mi” diyen ninenin samimiyetini
resmetmek aklınıza düşüyor. Vaktin
telaşına düşen Gülseren hanım, koşuyor koşturuyor. Nesrin, Melek, Suzan, Pınar,
Bilgen, Füsun hanımlar doğanın sunduğu renkleri gözlerine dikmekten öte
gönüllerine yapıştırıyorlar. Kışlademirli Köyündeki Emine Teyzenin bükülen beli
yılları resmediyorcasına fotoğraf karelerine giriyor. Girerken düşünüyorsunuz
çok şeyi. Kokar ağacın kadifemsi , dağ
sümbülünün mor rengi fırçanıza bulaşıyor yumuşacık. Rukiye’nin, Ayşe’nin,
pampak kuzuları ürkek ürkek sevişinin mutluluğunu yaşıyorsunuz an an. Çaltılı
köyünde yeşil urbalarını örtünmüş çevreyi
gösterebilmenin heyecanını yaşayan köy imamına alkışlar tutuyorsunuz. Cami
avlusunda çay ikram eden amcanın gönülden verişini gözlüyorsunuz. Akil adam bu
diyorsunuz içinizden. Soluganlar yolunda olup biteni anlamaya çalışan
kaplumbağaya uzum uzadıya bakıyor, bakıyorsunuz. Mustafa Uysal’ın
organizasyonuna katkılarının teşekkürle ödenmeyecek kadar önemli olduğunu
düşünürken ne yapacağınızı bile bilemiyorsunuz.
19 Nisan 2013 Cuma
BENİ BANA BIRAKIN
Eski yeni
çatışması nedense hep vardır. Nerde o eski bayramlar? Derken, nerde eski
komşuluklar, dostluklar derken, nerde tarlamızdan kalkan domatesler, kavunlar
derken içimizde hep eskiyle yeninin çatışmasını yaşarız aslında. Sonuçta
sürekli değişen ve yeni dediğimiz şeyleri istesek de, istemesek de tüketiyoruz.
Belki de tüketmek zorunda kalıyoruz.
| KÖYLERİMİZDE KİLİM MOTİFİ |
Yeni dediğimiz
şeyler akın akın hayatımızın içine sokuluyor sokuluveriyor. Yeniyi çağdaşlık
etiketiyle modernliğin göstergesi yutturmacısıyla bağdaş kurduruyorlar içimize.
Çoğu zaman
kovulan bir bakıma atılıp dışlanan unsurlarda, nedense yerli, milli bünyemize
uygun, kendi özümüzün yarattığı değerler. Yerine konulanlara baktığımızda pek
çok şeyin gayri milli, yabancı, bünyemize aykırı, zararlı olduğunu görürüz.
Eskiye rağbet
olsa bitpazarına nur yağarmış. Atın, atalım öyleyse ne varsa. Atalımda
bünyemize uymayan ne varsa bize dikte etsinler. Özümüze düşman ötekiyle sarmaş
dolaş olunsun. Bunun adı çağdaşlık, bunun adı dünyayla kucaklaşma. Of , Of!
Kucaklaşırken
hamile bırakıyor birileri. Kucaklaştıkça dilimizi, kucaklaştıkça giysimizi,
sofralara oturdukça genimizi bozacaklar. Bu işler şaka götürmez, bu işler basit
işler hiç olmamalı.
Geçen
repçilerden biri geldi. Yüzüne baktım, köle kılıklı. Bizim gençlik onu
dinlemek, eline dokunabilmek için birbirini kırıyor. Kıçındaki dona baktım.
Düştü düşecek. Bizimkilerin tarzı ona uygun. Söylediklerinin hepsi bir acayip.
Gerçi ben anlamadım da.
Aa! O da ne?
Şarkılar koro halinde söyleniyor. Ezbere biliyor gençlik. Hatta mimikleri bile
aynı. O yabancıya eşlik ederken hiç falso vermeyen gençlik, Anadolu’mun en has
türkülerinde ne yapar acaba? Nerde kaldı dilimin hükümranlığı? Giysilerimin
asaleti nerde?
| KÖYLERİMİZDEN KİLİM MOTİFİ |
Ne diyebilirim
gençliğe? Oynasın çocuklar… Giyinsin
özgürce..
Anadolu
melodileriyle, giyim ve kuşamıyla, öz diliyle meydanlarda danslar edecek değil
ya. Dünyaya bu haliyle tanınacak değil ya.
Düm teke düm tek! Göbek şovuyla ne dendiğini bile anlayamadığım dil beni
iyi anlatır. Anlatsın çocuklar…
Yaşamak
yarışmakmış. Yarışalım. Kanallar yarışmayla doldu. Ne yarışması? Yemek.
Of ,Of.!
Nerdeyse komşuya yemeğe de gitmeyeceğim, kimseyi çağırmayacağımda. Hatta çaya.
Yemekte
başlıyor düşmanlıklar. Dostlukları
pekiştireceği yerde, düşmanlık üretiyor yemekler. Kim, neden yapıyor bunu?
Bilmem..
Yarışsın
çocuklar!
Yarışırken
birbirlerinin yemeklerine nasıl kıl atılır öğrensinler.
Evlensin
çocuklar! Nerde? Televizyon kanallarında.
Neden? Birbirlerine dost gibi değil, rakip gibi yetiştirildiler. Rep
şarkıları söylerken, başka diller içinde birbirlerini tanıyıp anlayamadılar.
Bekar kalacak değiller ya. Eski
usullerle izdivaç teklifleri sürüp gidecek değil ya.
İçecek ne
alırsınız? Siyahi olsun.. Olsun! Ayran istemeyeceği kesin herkesin.
Bir gün gıda
terörüne kurban gitmezsem iyi.
Sağlıcakla…
12 Nisan 2013 Cuma
GÖZÜMÜZ AYDIN
Kelime olarak “aydın” tek başına bile insan kulağına hoş geliyor. Belki bu yüzden aydınlık havalarda çok daha mutlu hissederim kendimi. Puslu havalarda da inadına mutsuz ve karamsarımdır. Aydınlıkta görür gözüm her şeyi. Hele aydınlığın teni ısıtan, yüreğe bin bir hülya katan, umut yükleyen yanı da varsa deyme keyfine.
Her ne kadar karanlık anlarda arayış içine girse de insan, o anlarda çıkış ve çözüm arayışına yönelse de, ben hep aydınlığı yeğlerim. Aydınlığı hangi kaynağın sağladığına ya da karanlığı hangi sebeplerin doğurduğuna dikkat ediyor muyuz bilinmez. Ama karanlık içindeki el yordamı arayışlarda bir yere toslamak, kazalara uğramaktan korkarım her vakit. Belki de beni bu korku, aydınlığa meylettirir.
Aydın olmak ya da aydınlanmak. Aydınlandığın kadar ışık saçmak! “Ay” böyle değil midir? Aydınlandığı kadar, açıkçası aldığı kadar ışık saçmaz mı gecelere. Aldığını aktarabilmek de önemli midir? Elbette önemlidir.
Gündüzü aydınlatan güneşe bakın. Aydınlatan gün, aydınlanan gündüz. İçinde aydınlatan olmasını sağlayan enerji olmasa ona güneş demek mümkün mü? Ya da gündüz o enerjiyi alma, yüklenme arzu ve gayretinde değilse, gündüzler aydınlık olabilir mi? Bazen de aydınlanmayı engelleyen o kadar çok etken çıkar ki ortaya. Canınız sıkılır, daralırsınız durduk yerde. Bulutlar inadına engeller “gün”le gündüzün ilişkisini. Aydınla aydınlanması gerekenlerin arasında bazen öylesine engeller oluveriyor ki Bazen de öylesine bir duruş sergileniyor ki, aydın aydınlatmak, karanlık aydınlanmamaya direniyor. Neden ve nasılları cevaplamak zorlaşıyor kimi zaman.
Aydın nedir? Sorusuna cevap arayalım isterseniz. Sözlükler şöyle tarif ediyor aydını. Bilgili ve kültürlü, münevverdir diyor. Yani bir donanımı olacak, bir birikimi olacak.
Bana göre bu donanıma sahip olan kişi, kendisi ve toplumuyla ilgili sorunları görecek, sorunlar konusunda öneri üretip geliştirecek. Dahası içinde yaşadığı toplumu sevecek.
İçinde yaşadığı toplumu ve değerlerini dışardan gelmiş turist gibi seyreden, sorunlara çözüm üretmeyen, öneride bulunmayan kişi ya da kişilere nasıl aydın diyebiliriz. Aydınlar susarsa, aydınlıklar nasıl oluşur?
Birbirimizi rakip gibi görerek aramıza sis perdelerinin girmesini nasıl engelleyebiliriz? Aydınlar aydınlatmaya arzulu, ihtiyacı olanlar aydınlanmaya istekli değilse nasıl gelişebiliriz?
Her iki tarafın arzulu olmadığı durum sürerse, sokakları kirletmeye, kamu mallarına zarar vermeye, ormanları yok etmeye, ülkeyi ağaçsız bırakmaya, doğayı kirletmeye, televizyonların reyting programlarına kurban vermeye, dedikodu yapmaya, okumak için değil kupon kesmek için gazetelere almaya devam ederiz. Dahası? Dahası saymakla bitmez. Karanlıklar sel gibidir. Siler süpürür.
Bu noktada birazda insaflı ve insancıl davranarak dönüp kendimize bakalım. Alıcı mıyız vericimi? Yoksa her ikisi mi? Aydın mıyız değil mi? Güneşin yanında ay olamıyorsak, mum bari olur muyuz, olamaz mıyız? Hiç olmazsa ışığı yansıtan aynalığı tercih eder miyiz etmez miyiz?
Ya enerjiyi toplayan bir güneş kolektörü? Hangi konumdayız, siz sahiden hangisi olmak istersiniz? Hep birlikte düşünüp, kendimize rol belirleyelim. O zaman gelecek daha da güzel olacak. Evet diyorsanız gözümüz aydın, gözler aydın. Sağlıcakla.
SULU SABUN
Kimileri anket meraklısıdır. Üşenmeden bu işi yaparlar. Kimileri de bu işi meslek edinmiştir. Yaptıkları anketlerden de gerçekten ilginç sonuçlar çıkar Sorulara cevap aramak zevkli olduğu kadar, düşünceye ahenk katan bir yanı da mutlaka vardır. Anketlerin en zevkli yanı soru hazırlama bölümüdür herhalde. Yazılı yapacak öğretmen edasıyla, kafaları karıştıracak çapraşık sorular hazırlamak ve dahası hazırlarken insanların apışıp kaldığını ya da nasıl kaçamak cevaplar vereceğini düşünmek en eğlendiren bölümü olmalı.
Bendende anket ya da anketler için soru hazırlamamı isteseler, herkese ama herkese “Ahlaklı bir insan mısın?” sorusunun sorulmasını isterim.
Kim “ahlaksızım” der? Asla demez. Hatta tek tek kişiler soru karşısında; dünyanın en erdemli, ahlaklı kişisi olduğunu iddia ederler. Ahlaksıza ahlaksız olduğuna inandırmak mümkün müdür? Hayır.
Ama genel bir soru olarak;“Ahlaki çöküntü var mıdır?” desek, sonucun “evet” olması kuvvetli muhtemeldir.
Evdeki hanım ikide bir parlayan, sinirli, durduk yerde kıyametleri koparan biri olsa; davranışlarının normal olmadığını ispatlamak zor mudur? Zordur. Dırdırcı kadına başka kadınlar hakkındaki görüşü sorulsa onca olumsuzluğu peş peşe sıralar.
Toz kondurmayız kendimize, kondurtmayız da. Sormayız, sorgulamayız, sorgulatmayız. Çünkü biz en faziletliyiz.
Peki, medyada sıkça rastladığımız; “kötülük, üzüntü, karamsarlık, sıkıntı, yalnızlık, korku, stres, güvensizlik, vicdansızlık, endişe, öfke, hırsızlık, kaçırma, dolandırma intihar, yaralama, uyuşturucu bağımlılığı, savaşlar, çatışma, zulüm, öldürme” gibi olumsuzluk içeren eylemlere kim konudur? İnsan ya da insanlar.
O zaman gocunmadan herkes dönüp kendine bakmalıdır.
Ahlak ya da ahlaksızlık üzerinde hassasiyetle durulması gereken önemli bir konudur. Kişilerde başlar, topluma yayılır.
Ahlak ya da ahlaksızlığı sadece namus kavramı içinde düşünmek oldukça dardır. Fiyat etiketinden tutun, bir şeyin varlık veya yokluğunu görmezlikten gelmek bile ahlak- ahlaksızlık içinde değerlendirilmelidir. Ahlakın güzeli birbirini sevmeyi, kötüsü düşmanlığı körükler.
Sadece kendin için mutluluk, çıkar ve fayda düşünmek ahlaksızlığın başka boyutu değil midir? “Suya sabuna dokunmadan yaşamak” hangi ahlak kuralıyla tam olarak bağdaşır?
Halkın oturup kalktığı parklarda abdest bozan gençleri görünce uyaran profesörün kolunu kırma eylemini gerçekleştiren “bizim çocuklarımızsa” durum hangi boyuttadır.
25 -26 yaşına kadar okullarda olan ve hep hazır para harcamaya alıştırdığımız dolayısıyla hala çocukluktan kurtaramadığımız gençliği hangi ahlak duvarları koruyabilir? Umutsuzluk ahlaksızlığa başlangıç değil midir çoğu kez.
Kentlerin ve beldelerin meydanlarında eğlencenin birliğini yaşayan insanlar neden üretimin birliğini kuramıyor. Çünkü ütülmekten korkuyor. Ortak olacağı insan ya da insanların ahlakına güvenemiyor da ondan. Sevgi, saygı ve fedakârlığın olmadığı yerde cömertliğin yanı sıra güzel ahlaktan bahsetmek mümkün olmuyor. Ya da tam tersi. Neresinden bakarsan bak.
Günlük hayatta sıkça karşılaştığımız, “Sana mı kalmış?, Sen mi düzelteceksin?, başına dert mi alacaksın?” gibi sorularda ahlaksızlığın yayılmasına prim vermiyor mu? Makam ve mevkiler en güzel işleri yapmaya müsaitken, zamanı harcayanlara “ahlakı güzel” diyebilir miyiz?
Yazmaktan öteye en rahat döşeklerde sabahlara kadar gözlerine uyku girmeyen bir çaresiz olarak, çare sahiplerinden bu millet adına umduklarımı beklemek, hakkım olsa gerek. Konu çok önemli. Konu memleket, konu millet. Konu güzel ahlak, toplumun el birlik sağlıklı saadeti kısaca. Dahası huzur ve mutluluk. Sağlıcakla.
Bendende anket ya da anketler için soru hazırlamamı isteseler, herkese ama herkese “Ahlaklı bir insan mısın?” sorusunun sorulmasını isterim.
Kim “ahlaksızım” der? Asla demez. Hatta tek tek kişiler soru karşısında; dünyanın en erdemli, ahlaklı kişisi olduğunu iddia ederler. Ahlaksıza ahlaksız olduğuna inandırmak mümkün müdür? Hayır.
Ama genel bir soru olarak;“Ahlaki çöküntü var mıdır?” desek, sonucun “evet” olması kuvvetli muhtemeldir.
Evdeki hanım ikide bir parlayan, sinirli, durduk yerde kıyametleri koparan biri olsa; davranışlarının normal olmadığını ispatlamak zor mudur? Zordur. Dırdırcı kadına başka kadınlar hakkındaki görüşü sorulsa onca olumsuzluğu peş peşe sıralar.
Toz kondurmayız kendimize, kondurtmayız da. Sormayız, sorgulamayız, sorgulatmayız. Çünkü biz en faziletliyiz.
Peki, medyada sıkça rastladığımız; “kötülük, üzüntü, karamsarlık, sıkıntı, yalnızlık, korku, stres, güvensizlik, vicdansızlık, endişe, öfke, hırsızlık, kaçırma, dolandırma intihar, yaralama, uyuşturucu bağımlılığı, savaşlar, çatışma, zulüm, öldürme” gibi olumsuzluk içeren eylemlere kim konudur? İnsan ya da insanlar.
O zaman gocunmadan herkes dönüp kendine bakmalıdır.
Ahlak ya da ahlaksızlık üzerinde hassasiyetle durulması gereken önemli bir konudur. Kişilerde başlar, topluma yayılır.
Ahlak ya da ahlaksızlığı sadece namus kavramı içinde düşünmek oldukça dardır. Fiyat etiketinden tutun, bir şeyin varlık veya yokluğunu görmezlikten gelmek bile ahlak- ahlaksızlık içinde değerlendirilmelidir. Ahlakın güzeli birbirini sevmeyi, kötüsü düşmanlığı körükler.
Sadece kendin için mutluluk, çıkar ve fayda düşünmek ahlaksızlığın başka boyutu değil midir? “Suya sabuna dokunmadan yaşamak” hangi ahlak kuralıyla tam olarak bağdaşır?
Halkın oturup kalktığı parklarda abdest bozan gençleri görünce uyaran profesörün kolunu kırma eylemini gerçekleştiren “bizim çocuklarımızsa” durum hangi boyuttadır.
25 -26 yaşına kadar okullarda olan ve hep hazır para harcamaya alıştırdığımız dolayısıyla hala çocukluktan kurtaramadığımız gençliği hangi ahlak duvarları koruyabilir? Umutsuzluk ahlaksızlığa başlangıç değil midir çoğu kez.
Kentlerin ve beldelerin meydanlarında eğlencenin birliğini yaşayan insanlar neden üretimin birliğini kuramıyor. Çünkü ütülmekten korkuyor. Ortak olacağı insan ya da insanların ahlakına güvenemiyor da ondan. Sevgi, saygı ve fedakârlığın olmadığı yerde cömertliğin yanı sıra güzel ahlaktan bahsetmek mümkün olmuyor. Ya da tam tersi. Neresinden bakarsan bak.
Günlük hayatta sıkça karşılaştığımız, “Sana mı kalmış?, Sen mi düzelteceksin?, başına dert mi alacaksın?” gibi sorularda ahlaksızlığın yayılmasına prim vermiyor mu? Makam ve mevkiler en güzel işleri yapmaya müsaitken, zamanı harcayanlara “ahlakı güzel” diyebilir miyiz?
Yazmaktan öteye en rahat döşeklerde sabahlara kadar gözlerine uyku girmeyen bir çaresiz olarak, çare sahiplerinden bu millet adına umduklarımı beklemek, hakkım olsa gerek. Konu çok önemli. Konu memleket, konu millet. Konu güzel ahlak, toplumun el birlik sağlıklı saadeti kısaca. Dahası huzur ve mutluluk. Sağlıcakla.
9 Nisan 2013 Salı
LAF OLSUN TORBA DOLSUN
Yıllardır karınca kararınca yazmak
için uğraşıp duruyorum. Bu uğraşıların bedenime, ruhuma kattığı gıdanın çoktan
farkındayım. Bir gıda alamamış olsaydım yazmak benim için gerçekten zordu.
Yazmak için okumak, araştırmak, pek çok soruyu kendi içinde sormanda gerekiyor.
En başta, neden yazdığının farkına
varmak gerekiyor. “Laf olsun torba dolsun” misallerini çok görmüş biri olarak
“laf olsundan” öte şeyler yazabilmek en önemli unsur. Sahici olan, raydan
dışarı çıktımı sözde şuursuzluk başlar. Bunları derken çok iddialı laflar
ettiğim düşünülebilir. Az önce söyledim. Kendi çapımda, kendi birikim ve
gözlemlerim dairesindedir benim iddiamda. Engin birikim ve donanımı olanlar çok
daha usturuplu laflar etmesini en iyi bilenlerdir. Onları alkışlayıp kutlamak
gerek.
Geçen, fakülte bitirmiş yerel köşedarlarımızdan biri
çevre konusunda yazmış mesela. Çevre önemlidir deyip, birkaç hadisle de
yazısını takviye etmiş. Ufacık çocuğa sorsan çevrenin önemi konusunda onlarca
laf söyler. Aynı yazar, gelişen teknolojiden de bahsetmiş yazısında. Yani “laf
ola torba dola”. Hadisle desteklemeye çalıştığı yazıda gelişen teknoloji
karşısında çevreyi nasıl korumalıyız? sorularını kendi içinde sorup bir şeyler
sunsa başım gözüm üstüne. Yok, yok..
Değişik illerimizde yapılan şiir
şölenlerinde de çok karşılaşırım şuursuz şiir ve söylemlere. Kürsüde endamıyla
boy göstersin yeter. Gerisi, gerisi boş. Diğer yandan yazdıklarıyla, söylemleri
ve şiirleriyle toplumsal bilinç oluşturmaya çalışanlar, yol yordam gösterenler de
ne yaparsınız ki, çoğu kez yanlış anlaşılır. Laf olsun torba dolsuncular
kolaycılığın konforunu yaşarken, sahicilerin payına sadece “yuhlar” düşer.
Neyse.. Laf olsuncular incineceğine ben incineyim ne çıkar?
Okullarda Türkçe derslerinde
hepimiz rastlamışızdır. Ne, nerede, nasıl, kim, ne zaman, niçin, neden? Gibi
soruları sormazsak okumayı çözmek de sıkıntı doğar. Bu soruları sormadan yazmak
da gerçekten zor. Bu soruları sormak insanın içindeki merakları da ortaya
çıkarır. Toplumumuzda merakla ilgili
olumsuz sözlerde maalesef vardır. Vardır da
gerçek de şudur ki, merak duygusunu kaybetmiş olanlar hem ruhen, hem
fiziken çok çabuk çökerler. Toplumda en
dikkat ettiğim şeylerden biri de budur. Merakını yitirip kenara çekilmiş kişiler
genç yaşta çift yönlü çökmüş gözükmektedirler. Bu yaşta yağlı boya tablo
yapıyor. Bırakın yapsın. Şiir yazıyor, yazsın. Tarla da üretim yapıyor, bırakın
yapsın. Bunların her birini yapmak için merak duygusunun diri olması lazım.
Laf olsun torba dolsun insanı
bunaltır, sıkar. Sıkıntı insanı erkenden
kocatır. Sıkıntılı insanlar çoğaldıkça toplum da huzur olmaz.
Yazılarımdan birinde yerel
üretimlerimizden bir ürün konusunda bir sürü sorular sormuş, bu konuda
özeleştiri de bulunmuştum haklı olarak ve de sahicilikten sapmadan. Aman, aman!
Öz eleştiriye bile tahammülü olmayanlar neler demedi ki? Onların gözünde sadece
işçi parçasıydım. İşçi parçası diyenler yukarıdaki soruları merak edip
kendilerine sorsa doğru ipe sarılacak. En azından raydan çıkmayacak.
Emeklisin, ne uğraşıp duruyorsun
diyenlerde pek çok. Hatta yazdıklarımdan kaç para kazandığımı soranlar bile
var. Hay Allah! Emekli olduysam, bu
ülkeye hizmet etmekten geri mi duracağım. Asla. Emekli olmak her şeyden elini
eteğini çekmek midir? Yazdıklarımdan kazancımı merak edenlerse benim gözümde
sadece paragözlerdir. Yazmanın gelişirken geliştirmek olduğunu bilmeyenlerdir.
Manevi gıdanın ne demek olduğunu bilmeyenlerdir. Sadece para kazanmayı
düşünenler etrafında ne olup bittiğinin bile farkına varamayanlardır. Sadece
paraya odaklanan insanın, kafasında sağlıklı merak ve soruların çoğalmasını
beklemek hayaldir bence.
Ben bu ülkenin bir bireyi olarak
meraklarımı canlı tutarak zinde kalmak, bu zindeliğimle topluma fayda sağlamak
istiyorum.Bu duygularla “aman doktor derdime bir çare” türküsünü Ossu..tan
tayyare /selam söylen o yare türküsüne değişmiyorum. Bilmem yine yanlışta mıyım? Sağlıcakla.
28 Mart 2013 Perşembe
SEVDA YÜKLÜ KERVANLAR
![]() |
Âşıklık
gönül dünyasını yoran, yıpratan işlerden biridir. Sevda yüküdür omuzlarınıza
yüklenen. Peşinden koştukça yorgunluktur. Gerçek âşıkların dinginliğinden,
gönül rahatlığından bahsetmek esasen zordur. Bu yüzden âşıkların ömrü
yenilgiler yumağıdır aslında. Eğer âşıksanız galibiyetten bahsetmek neredeyse imkânsızdır
bir diğer yandan. Âşık olanın kovaladığı bir Şirin’i mutlaka vardır. Şirin’in peşinden koşanlar dertlidir.
Geceleri uykusuz, gündüzleri kaygıdır. Uykusuzluk ve kaygı hali asla
kayıtsızlığı değildir. Şirin idealdir, hedeftir. Şirin aslında bencilce bir
duyguda değildir. Bu ideal; güzelliğin, doğruluğun, hakkın, hukukun, topyekun gönülde yatan toplumsal sevdanın
sembolüdür.
Şarkı
ve türküler bizi, hatta demek isteyip de diyemediklerimizi dillendirir. Bakın
bir şarkımızın sözleri nasıldır ve neleri anlatır.
Sevda yüklü kervanlar
Her gün kapından geçer
Aşk şarabı içenler
Senin derdine düşer.
Her gün kapından geçer
Aşk şarabı içenler
Senin derdine düşer.
Bu sevda kervanına
yüzeysel bakmak yanılgıya düşmektir. Bu sevda kervanının peşine düşebilmek
herkesin harcı da değildir aslında. Maddenin fizikselliğinden etkilenip
sevdalandığını sananlar, âşıklığı sadece bundan ibaret sayanlar ancak yalancı
âşık olarak adlandırılabilir.
Oysa aşk söyletir dert inletirmiş. Âşıklar aslında yalnızlık
içindedirler. Bu yalnızlığı yüreklerindeki çırpınan bülbülle gidermeye
çalışırlar çoğu kez. Gariplik ve mahzunlukları bu yüzden hat safhadadır.
Bu han garip yatağı
Bülbül derdim ortağı
Aşkın söyletir beni
Feryat feryat..
Bu han garip yatağı
Bülbül derdim ortağı
Aşkın söyletir beni
Feryat feryat..
Maddenin fizikselliğine tutkun olanlar; bu
feryattan, bu aşktan, bu sevdadan anlayabilir mi? Derinliğe inebilir mi? Onlar
ancak maddeyi ele geçirmenin kurnazlığını keşfetmiş bedavacılardır. Gerçek âşıklar
azınlıkta kalınca istilalar hat safhaya çıkar. Bu bedavacılar gerçek âşıkları
bile katletmenin hesabına düşerler. Ah ki ah!
Sevdan öyle zor imis
Düşmeden bilemezsin
Eller erdi murada
Ben ermedim murada
Bu han garip yatağı
Bülbül derdim ortağı
Aşkın söyletir beni
Feryat feryat..
Sevdan öyle zor imis
Düşmeden bilemezsin
Eller erdi murada
Ben ermedim murada
Bu han garip yatağı
Bülbül derdim ortağı
Aşkın söyletir beni
Feryat feryat..
Şarkının
sözlerinden de anlaşılacağı üzere sevdalanmak zor iştir. Zorlu tercihtir.
Murada erememe gibi pek çok kaygıyı, gönül yangınlarını içinde barındırır.
Belki de bedavacılara göre aldanışıdır aşığın. Üstelik âşıklar, ancak âşık
olanların gönlünde yaşar. Kimi de azgın denizlerde kaybolup giderler. Bazen
dağlar engelidir âşıklığın. Aşmak zordur dağ olan dağı. Feryatlarıyla delmeye kalkar kimi zaman. Bu
feryadı bile boğmaya kalkanlar hep olmuştur olacaktır da. Maddenin fiziksel
yapısına aldananlar gerçek âşıklar karşısında öfkeden değirmen taşı gibi
dönerler. Bu öfkeye eklenen sert
fırtınalar bir tür kıyamet yaşatır insanoğluna. Hey ki hey!.. Vay ki vay!..
Diyeceğim
o ki; sonunda murada erememek olsa da,
kapısının önünden sevda kervanları geçerken bedavacılığa soyunan yalancı
aşıklara yuh olsun..
Dünya
da sevda sürgünü yapmaya yeltenseler de, ben sevdalarımın tutkunuyum. Biliyorum ki bu
sürgün ben ve benim gibileri daha da özgürleştirecek, gerçek âşıkların
çoğalmasını sağlayacaktır. Benim aşkım
aldanma değil, hakikattir. Ya sizin ki? Sağlıcakla..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


