4 Aralık 2024 Çarşamba

GECELERİN SIRRI VE GÖLGELER

Akşam geç vakte kadar yazılar, belgeseller, birikmiş işler derken uykuda dağıldı gitti. Sabah işe gitme derdi olmayınca er yatmışsın, geç yatmışsın mesele olmuyor. En azından gündüz şekerleme yaparım rahatlığında oluyor insan.  Daha da uyku tutmayınca camın gerisinden gökyüzünü, yıldızları, ışıklarından tanıdığım uçakları, alev şelalesi şeklinde atmosferde kayıp giden göktaşlarını seyre dalıyorum bir vakit. Daldıkça,  düşten düşüncelere sarkıyorum. Hatıralar geceye düştükçe,  uykuları silip süpürüyor.

Kavun tarlasını geceleri özellikle domuz gibi yabani hayvanlardan korumak için beklerken hele gökyüzünün seyri bir başka olur. Sırt üstü toprağa öylece uzanıp santim santim gözlersin. Kimi yıldızların göz kırptığını sanır yakınlıkduyarsın!. 

Cırcır böceklerinin cırıltısı, minik derenin küçük göletlerinde koro halinde kurbağa sesleri. Az ötedeki tepeden tilki ve çakal ulumaları. Yabani hayvan koku ve  seslerini duyan tarlaya bırakılmış bekçi köpeklerin havlamaları. 

Sessiz sandığımız gecelerin kendine has curcunası vardır vesselam. İçimde en ürperti yaratan,  geceye hüzün salan, kuzu kuşunun sesi olurdu. Bunu duydum mu, içimde korkuya meyilli derin bir sessizlik peydahlanırdı. Hep de gece yarısından sonra karanlığın içine ağıt olur düşerdi bu ses.

Kuzu kuşunun kendince acıklı bir hikâyesi vardır. Bu hikâyeyi de anamdan ağzım açık dinlemiş, dizinin dibine yanaşarak yeniden anlatmasına ısrarlarım olmuştur. Belki de bu yüzden Kuzu kuşunun çığlığını duyduğumda annem dikilir karşıma. Bu dikiliş hüznümün katlanmasına sebep olur.

Kuzu Kuşu’ndan bahsedince kısaca öyküsünü unutanlar için hatırlatmak gerek.

Kötü huylu sürü sahibinin çobanı; dalgınlığına gelir kuzuları kaybeder.  Çoban çok üzülür ve sürü sahibinden korkar. Üzüntüsünden; Allahım kuş olup uçayım da buradan gideyim diyerek dua eder. Kuş olup uçtuğuna inanılan çobanın geceleri “kuzu kuzuuu” diyerek kaybettiği kuzuları aradığına inanılır. Bu kuşun sesini bölgemizin ormanlarında geceleri hala duyulmaktadır.

Gök yüzünü seyrederken acıklı hikâyesini bildiğin kuşun hüzün yüklü sesini duyunca gecenin zifirisinde duygularla yoğrulursun. Bu zifiri de yüreğin havalanıp havalanıp uçar da, ne yapacağını bilemezsin. Tam bu esna da ayakucundaki otların arasında Yıldız Böceğinin ışıltısı imdada yetişir. Onun varlığını bilmek ürpertini azaltır.  Gökyüzü, yıldızlar, kayan göktaşları, karanlık, cırcır böceği, çakal, köpek, kurbağa, karanlığı boğan kuzu kuşu sesleri derken önünüzde beliren Yıldız böceği. Uf uf! Derin karanlığın içinde ışığını fark ettiğiniz böceğin kendini görmek istersiniz de “pıt” diye söndürüverir lambasını. İçinizde azalan ürpertinin yerini derin düşünceler doldurmaya başlar yeniden. Yattığınız toprak zeminde doğrulup bir müddet öylece oturursun.  Bu oturuşla Kuzu kuşunun ağıdına  Neşet Ertaş’ tan duyduğun tüm bozlakları eklemek istersin. Haykırışlarına tercüman olduğunu bildiğin “ Böyle Büyüdük” şiirini bağıra bağıra seslendirmeyi düşlersin.

Hafiften esmeye başlayan yelin tesiriyle rastgele öteberi ve kuru çam dallarıyla şekillendirilmiş cergemsi yapıdan çıtırtılar gelir. Gecelerde bu sesler neden bu kadar net duyulur? Dikkat kesildikçe örtüde kullanılan kurumuş karaçalı yapraklarının rüzgârın vuruşuyla çıkardığı hışırtı olduğunu fark eder rahatlarsın. 

Uzak ufuğun gerisinden puslu aydınlık kendini göstermeye başlayınca “Ay”ın doğuşuna şahitlik edersin. Ay tepeye tırmandıkça geceye  gölge oyunlarının ritmi düşer de  üşür üşür gidersin.

Bu üşümeyle“Geceler Yarim oldu” türküsü dilimden dökülüverir….. Sağlıcakla…

3 Aralık 2024 Salı

YOLLARIN İNCESİ

 

Tavşanlı- Emet karayolu ovayı karnından boyuna yarıp geçer. Bu noktada hem yolculuğun seyri hem de doğanın gözlemi güzeldir. Suyun birikim oluşturduğu düz arazi içinde kaygısız seyrek adım atan, sürüden kalmış birkaç leylek, telefon direğinin üstünde dikkatli bakışlarıyla şahin kuşu,  Boncuk mavisi gökyüzünü, Ayvalı üzerinden beyaza bürümeye niyetli cıvıltılı bulut kümesini seyre doyum olmaz. Bu seyrin ortasını, yola kontrol noktası oluşturmuş ekip aracının varlığı keser.  Doğanın oluşturduğu büyüyü rastgele kusurdan yiyebileceğin ceza böler mi böler.  Hay Allah!

Derecik üzerinde bulutları yararak gelen, güneşin metalini parlattığı yolcu uçağı uçmaya ait duygularınızı depreştirirken yüksekliğin verdiği korku “pat” diye bedeninizi kaplar.  Bu korkuya, toplu halde aracınıza doğru fişek gibi gelen köpekler eklenir. Az önce yolun en sağına “cıkdık, cıkdık” diyerek ses çıkaran dörtlülerinizi yakıp aracınızı park etme fikrinden cayarsınız bu yüzden. Sol camı indirip bir nefes hava almakla yetinirsiniz. Hiç almamaktan iyidir kardeş!

Şehrin gürültüsü, kalabalığı, koşturmacası,  korna sesleri, fabrikalardan gelen ne olduğu belirsiz kokudan sıyrılış bile kuş tüyü kadar hafif  kılar sizi.. O esnada güzelliğe dair unuttuğun ne varsa şırıl şırıl su misali dökülür içine.. Hayalden hayale, düşten düşe koşarsınız. Yola paralel şekillenmiş Balıkesir demiryolu hattında “Selamsız Bandosu”nun karşılama yaptığı yerde, yükünün ağırlığı böğürtüsünden belli olan trenin düdüğüyle depreşirken sıyrılırsınız hayallerden. Bu sıyrılışla Çökren Deresinin kıvrımlı yolunun ciddiyetine bürünürsünüz. Yol medeniyettir, yol gitmektir, yol ehemmiyettir. Kavuşmak, kavuşturmaktır ötesi…

 Çökren Deresinin uzak derinliğinde göğe yükselen havaya ak düşüren buhar beyazı Dereli kaplıcalarının gökyüzüne savruluşudur. Sıcaklığının bedeninizi kuşattığını hissedersiniz bi an!

Eşi benzeri görülmemiş doğallığı karşısında pek çok eksikliği görmezden gelirsiniz. Kükürt kokusunun güzelliğini ancak onda bellersiniz. Hatta kaya diplerinde oluşmuş kükürt tozuyla islenmiş gab-gacağı ovmak istersiniz.

“Gab- gacak” dedim ya ben. Bunu da göze batıra batıra yazdım ya.. Beni dile, değil dillere düşürecek, nokta tam da burası. Gerisi ıvır zıvır.  Öğrencisinin yazılı kâğıdından ötesini okumamış, sırtını kendince ideolojilere yaslayarak güç devşirmiş edebiyatçıların mır mır edecekleri yer burası.       Olsun.. yol boyunda yaz kış yeşilinden taviz vermeyen iğne yapraklı çam ağaçları, bodur ardıçlar. Ardıcın kuytusunda gıli gıliyi kursağına indiren karatavuk. Ühhüüü!  Çam ağacının genç dallarına kesesini örerek Çökren rüzgarında salınıp, hakimiyetini haykıran böcek sürüsü. Gel de yok say doğada. Gel de o kesenin içindeki yaşam için meraklanma sen. Uf uf!

Yaşayan bir tek ben değilim doğada yeğenim. Sen de deği,lsini. Neler var, neler!.  Benliğinden çıkarak önünde pürüzsüz, yalın ve ıpılık duran doğadaki öykülere kulak vermemek, farkında olmamak eksikliktir cancağızım.

Çarşıya gidecektim. Mevsimin çilentisi içinde vakti öldürecektim. Tam çıkma fikrindeyken laptopu fark etmiş olmam Tavşanlı-Emet yolundaki yolculuğa attı beni.  Ne iyi oldu böylesi. Yalın ve duru bir yolculuğun öyküsüyle tanıştırdım sizi.

Uzun ince bir yoldayım/ Gidiyorum gündüz gece.  Yolculuğunuz bereketli olsun. Sağlıcakla

İŞ DELİSİ-TÖM TÖM AKILLI

 İŞ DELİSİ- TÖM TÖM AKILLI


Şu anam bitirim kadınmış vesselam. O olmasa yazıya başlamam da bitirmem de zor. Ne zaman anıları yoklayıp karıştırsam anam çıkıyor ortaya. 

Benim koşturuşlarıma bakıp bakıp, belki de uyarma ihtiyacı hissederdi kim bilir. ‘Bak hele’ diyerek seslenir “İş delisi olma” diyerek uyarısını yapardı.  Hay Allah!

İş delisi olmamın kime ne zararı var?  Faydası var kardeşim!  En azından üstüme ıhılırılan(yıkılan) işi itirazsız yapiyorum. Ama anam tembihleyecek. “O kadarını söyleyeyim ben sana, yeri gelir anlarsın” diyerek sözün derinliğini artırıp,  anlam gücünü katmerleştirecek. Kaytarıp dinelenleri gördükçe uyarma ihtiyacı hissediyor aslinda tam olarak. Sana kayış atıyorlar demenin usturuplusu.

Trakyalının hesap, ben alışmışım çalışmaya Aga! Boş duramam, tembellik candan bezdirir beya!..

Git Ada mesirelik alanına, bir çul parçası at çimenin üstüne gölgenin şekline göre seril yeğenim!. Kocaçayda vıraklayan kurbağa seslerinden esinlenerek derlediğin ne kadar türkü varsa mırıldan. Çevrede koşuşturan çocuk seslerinin şamatasında dünyadan ilişkini kes. Kes kardeşim..  Düşünerek üzme kendini! Yaa, öyle mi?  Yeşil çimenlerin arasında hasbelkader bitmiş sarıya meyilli çiçekte kanat çırpan arı bile umurunda olmasın. “Yorma kendini!”!.. Anam demişti. Kamu adına iş yapan çoğu insan da anamın dediğini diyor ve öylede davranıyormuş zaten. Benim için, yaşarken ölüme rıza göstermek bu kardeşim. Tembellik benim zorluğum.. O kadar. Yapamam birader. İş delisiyim ben, birazda abdal.. Kimine göre de enayimişim enayi! Bazı şeylere bön bön bakışım biraz da bu yüzden herhalde…

Köylerde çoğu toplumsal iş, imece usulüyle görülür. Bu tür iş görme biçiminin doğrusu Angaryadır. İşi görene de angaryacı denir. Halk dilinde bazı kelimeler şekil değiştirerek Angare- angareci şeklini alır.   Angareci, kendini yormadan yoruluyormuş hissinde iş görendir. Günlük hayattaki abdest bozma sayısı bile artar angareci olunca böylelerinin. Sıvışmak, zamanı öldürmek, kaytarmak için bahane abdest bozma..  Bu kandırmacayla vakit geçmez vakit! Bak bu noktada anamın dillendirdiği bir atasözü daha aklıma geldi.  “Hinayetlikle baykuş onmaz” derdi. Her birimiz angareci kimliğinde iş görecek olursak yürümez işler yeğenim! Varsın yorulayım ben. Varsın işin delisi olayım. Varsın uyanıkların enayisi olayım sevgili Anam.  Bana böyle kimlik yüklerken kimileri; içimde bir huzur, bin huzur, yüreğimde bir dinginlik  bir dinginlik, Ühhü! Sorma gitsin.

 Başarı çaba gerektirir.  Başarı bilgi gerektirir.   Bilgiyi edinmenin yolu da gayretten geçer. Terlemeden ekmek yutulmazmış. 

Rahmetli Necip Fazıl; “Bazı insanlar alçak gönüllüdür. Bazıları ise alçak olmaya gönüllüdür” Özverili olmak birazda işimizin delisi olmaktan geçer cancağızım. Başarılı olmanın yolu bilgili olmaktan, gayretli çalışmadan, özveriden aynı zamanda değerli insan olma yolunda adım atmaktan daha da önemlisi sevmekten geçer.

Angareci tavrında hareket etmek, gönüle ait zenginliklerden de uzaklaşmak demektir. Maddi zenginlikler evlerimizi, gönüle ait zenginlikler içimizi süsler. 

Hey gidi gönül Hey!

Hey gidi anamın iş delisi, hey gidi uyanıkların enayi diyerek yükseldikleri adam!

Yorgunluktan gocunmadan güzelliklerin en güzellerini yüreğinde toplayıp yazıya vurarak armağanmışcasına  ortaya seren töm töm akıllım, sana sevgim rast gele değil bunu bil! Çalışmak ibadetmiş! Sağlıcakla.

1 Aralık 2024 Pazar

BOŞLUĞUN SARMALI VE GAYRET!

 

Ben anlattıkça bıyık altından kıs kıs gülüyordur kimileri. Gülsünler hiç sorun değil. Ben de gülüyorum bazen kendi halime. Bu gülüşler kimi vakit hüzün yükünü de içinde barındırıyor canım.  Olsun yaşadık, gördük. Yaşama ve görmeler mücadele gücü kazandırdı bize hiç yoktan.  Yetenek ve becerilerimizin gelişmesine vesile oldu en azından. Zorlukların ve yoklukların tutsağı olmak insan olana ağırdır. Ağırlığın altında ezilmeye boyun bükmek insan olana yakışmaz velhasıl.

Çoban kültürünün ortaya çıkardığı hava raporu vardır. Eskiden meteoroloji mi vardı kardeş. Olsa bile radyo dediğimiz şey bile daha dün çıktı ortaya. Mesele şu ki insan her yeniliği, her buluşu zorluklar karşısında keşfetmiştir.

Bizim köye yağmur bulutları Eğrigöz Dağı üzerinden gelirdi. Hatta Eğrigöz Dağı üzerinde iki yol izlerdi.  Bu, rüzgârın koşma hızına ya da köyün kuzey ve güneyindeki sıradağ biçimindeki ormanların çekim gücüne göre güzergâh çizerdi. Birinci yol Samanlık tarla- Sarıkaya-Emirler istikameti, ikinci yol Düverlik ormanları üzerinden Taşlı dağ- Karakova- Dağdemirli.. Yağmur bulutları Eğrigöz Dağı üzerinden doğu yönüne alçalırken yönünü belirlerdi. Bulutların havadaki geliş gidişlerine göre de havanın açık mı kapalı mı olacağının tahmini şıp diye önceden bilinirdi.

Buğdayları kosayla biçer, yalk araba dediğimiz öküz arabasıyla harman yerine taşır, yığın ederdik.  Mümkün mertebe etrafa fazla dağıtmadan yalk arabanın üzerinden direnle olabildiğince tepeye atardık. Bu atışı kolaylaştırmak için arabayı harmana yanaştırma işini rüzgâr yönünü dikkate alarak yapardık.   İnönü dediğimiz yöne yaslandı mı yağmur, harman yerine koştururduk. Harmanın dağınık yerlerini toplar, var olan çullarla üstünü örterdik.  Harman ıslandıkça dövenle öğütme işi gecikir, zorlaşırdı.  Bazen dövenin altındaki buğdayı palas- pandaras savurup  su değirmeninde un yaptırmaya giderdik. Bu savurmayı, bu gidişi yaşamayanların anlaması zor kardeş. Hazırda başka buğday yok yeğenim. Bu kadarını söyleyeyim de gerisini sen tasavvur et.  Yokluğun buyurduğu yön mücadeledir. Mücadele etmemenin sonucu miskinlik, el açmaktır. El açacak kimse olsa aç ama el açmak utançtır cancağızım. Ya işte böyle..

Hey gidi günler hey!.. Çöplüğümden çıkarıp çıkarıp yazıyorum.  Olmayan takım elbiselerimi, ayakkabılarımı, çeşidi bol sofraları..

Düş gemilerimi bu limanlardan alıp en görkemli koylara sokup çıkarırken eğleniyorum şimdi. Eğlenirken cümlelerin hassasiyetine sığınıyorum bir taraftan.  Acıma, acındırma değil mesele. En zorluklarda bile kendi ekmeğimizi yedik biz.  Tarhana çorbasının ardından süpürgeliğin teliyle diş kurcaladık ne haber!. İsyan da çözüm aramadık bizim oğlan..

Doğada zorluklar ve yokluklar pusuda bekler durur.  Hangi yaşta, hangi gün ve saatte kimin kapısını çalar bilinmez.

Yağmur ve kar accıık daha yağmasa gör sen bağrış ve çığırışları. Barajlar kurudu barajlar. Geçmişteki bizim boş buğday ambarları gibi dibi görünüyor barajların. Anamın harman gözlediği gibi su gözleyeceğiz.

Suyu bulmak armağandır insana.  Doymak bilmeyen açgözlülüğümü bu şekilde bastırıp şükre soyunuyorum bazen ben.

Yapay zekânın gündemi hızla kapladığı zaman diliminde ilkel anılara yol verip armağan ediyorum size.  Bu edişle c,oşarken boşluğun sarmalından kurtulmaya gayret ediyorum. Sağlıcakla..

27 Kasım 2024 Çarşamba

YEL KAYADAN NE ALIR?

 

İnsan hayatının bir amacı olmalıdır. Bu amaç ölünceye kadar sürdürülmelidir.  Amaç yaşamın ana motorudur.  Bu ortadan kalkarsa hayatın savunma silahı denebilecek güç ortadan kalkar. Ya öylemi? Evet, aynen öyle… Amaçsız meydanlarda oturanlara bakın hele. Dikkatli gözlerseniz gün gün nasıl çöktüklerini fark edeceksiniz.  Öylesine oturanlardan biriyle koşu yapmaya kalksak inanın ben kazanırım. Neden mi? Ben sürekli hareket halindeyim de ondan! İlim adamlarının söylediklerinden de biliyorum ki kaslar çalışmazsa, çalıştırılmazsa ölürmüş kardeş. Biz oturmaya zaman bulamazken, kimi guguk kuşu gibi tünemekten vazgeçmiyor. Soruyorum size, tünemenin kime ne faydası var yeğenim. Otururken, yan gelip yatarken, keyif çatarken mutlu olduğunu sananlar boş ve boşluktadır amcoğlu! Boza kalan tarlayı işe yaramayan otların bürüdüğü gibi düşüncesizlik bürür akılı. Akıl dediğimiz şey de beyindedir beyinde.  Yani sadece kaslar ölmekle kalmaz, beyin ölür beyin!  Çalıştırmak lazım. Kim diyor? İlim diyor, bilim diyor bunları.

Pekiii;… kaslar güçlü beyin süper. Adam kasın gücüyle dövmeye, beynin gücüyle öldürmeyi amaç edinmişse n’olacak? Olanları görüyoruz dünyada. Arsızlık dünyanın her noktasına el atıp, ah alıyor ah! Ölümler şişiriyor rüzgâr misali bedenlerini. Kimin? Ah alanların!

İnsan hayatının amacı mutlu olmak değildir.   Yararlı, vicdanlı ve merhametli olarak yaşam sürdürerek fark gösterebilmek, bu farkla fayda sağlamaktır. Mesele bu!

Hangi etiket, hangi makam, hangi mevkide olursak olalım amaç kendi mutluluğumuzsa ehemmiyeti yoktur.

Sanayideki kaportacı da olsa mesleğini kendi mutluluğunu düşünerek yapıyorsa beş para etmez. Muhtar da öyle muhtar! Ek iş değil tek iş çıngırağı çalıp sokakta kaybolanların kime yararı olur ki?

 Kasları ve beyni güçlü olanları da gruplara, hatta kollara ayırıp konuşmak lazım.  Aynı avukatlık mesleğindeki dallar gibi. Kimi ceza, kimi icra, kimi iş, kimi aile, kimi tapu davaları gibi. Kası ve aklı ermeyenlerde bu dava kollarındaki çığırtkanların peşinde sürüklenir dururlar.

Karıncaya bakın, arıya bakın arıya. Otuz beş kırk günlük ömür için vızır vızır. Amaç toplum yararı. Ülke faydasını düşünmeyenler çoğaldı sokaklarda n’aber? Tabancayı beline takan kabarıp şişiyor!!. Mesele topluma fayda sağlamak!

Bilinçsizin arsızı da başka oluyor canım. Belki de bu yüzden deniyor “akılsız dostum olacağına akıllı düşmanım olsun” diye.

Amaç konusunda mevzu uzun, konu derin aslında. Sokaklarda ve şehrin bulvarlarında yorgun argın yürüyüp, az vakte çok gözlem sığdırmaya gayret ederken, yığılıp kalıyorum bazen. Düşlerimin kırığı beynime beynime çarpıyor.  Çarpıyor da baka kalıyorum öylece. Kala kaldığımı görünce yazıya vurmanın çaresizliğinde aklıma söz geçirmeye çalışıyorum yine de.

Karınca karıncalığına bakmadan kendinden büyük çöpleri santim santim götürmenin mücadelesini veriyor. Ya sen? Duymazlıktan gelen hu, huuu!!!, sana diyorum sana! Genel yarara dokunacak hangi çöpü kaldırdın? sorusunu sormak istiyorum.  İnsanda amaç olunca ölüm bile gecikirmiş yeğenim. Yel kayadan ne alır demeyin? Amaçsızlık çok şey alır çok.

Dağlar senin ne karanlık ardın var/ Lale sümbül boynun eğmiş derdin var. Sağlıcakla..

22 Kasım 2024 Cuma

UMMAYANLARIN DİLİ

 

Yılın sonuna yaklaşan Kasım günleri. Gündüzün de geceler kadar soğumaya yüz tuttuğu ay dilimi. İçinde belki de anlatılmayı ummayan “Öğretmenler Günü” nü barındıran öykünün adı. Her bir öğretmene kendi hikâyesini hatırlatan Kasım sıcaklığı. Adına şiirler okunacak, kendini anlatacak dili bekleyen günlerin topluluğu. Mesleğine meftun olmuş fakat yıllar öncesinde ebediyete erişmiş olanların unutulmuş tarla gibi adından söz edilmesini uman öğretmenlerin adıdır Kasım.

Rahmetli anam da, babam da en iyi öğretmenlerimdi. Bir anı, bir hikâye kitabı gibidir onlar. Çevir çevir oku!… Aç aç dinle!.  Yaşarken kendini anlatmaktan sıkılan anam, ardından benim anlatıcısı olacağımı bilse Anadolu kadını olarak “ Sakın ha!”diyerek ölmeden tembihler sıralardı belki de.

Anadolu insanı öyledir biraz da. Masalların kahramanıyken, hiçmiş gibi durmanın içselliğinde kalır. Tarlada yolmaya orak vuranda, harmanda seçe yaba sallayanda odur. Esvabın dikişine, çemberin oyasına can katan odur. Aşçıdır, hemşiredir, terzidir, işçidir, doktordur, öğreticidir. Hele anam aile işletmesinin müdiresi, bayındırlığın başbakanıdır. Keşke sağlığında yüzüne diyebilseydik çok şeyi. Haykırabilseydik onun kahramanlığını. Duygunun dışında bırakılmış heykel gibiydi anam. Sırtını umuda yaslayarak yoklukların en alâsına, bilgisizliğin çaresizliğine bile rehber oldu o… Öğretmendi, öğretmenimdi. Hayatımın, dinimin, ahlakımın, vicdanımın hocasıydı en başta. Anadolu kadını olmasının hakkını layıkıyla vermişti. En başta usta işi evlatlar yetiştirdi kardeş!. Sıkılgan ve alçak gönüllü tavrıyla öf dahi demeden ömür veren çiçekti o. Önüne çiçekler ekilecek, ağaçlar dikilecek mabetti.

Ben anamdan bahsediyor gibi gözüksem de, öğretmenlik mesleğinin meftunlarına dilimin dillendirebildiği sözcüklerle teşekkür etmek istiyorum aslında. Şu ana kadar söyleyip ifade ettiklerimde tam olarak onlara.

 Biz Anadolu insanı biliriz söyleyemeyiz, hissederiz ifade edemeyiz. Duygularımı ne kadar ve nasıl ifade edeceğimi bilmeden, düşünmeden klavyeye dokunuyorum işte.  Pusuya yatmış etiketçilere değil, ülke insanımın donanımlı hale gelmesine fedakârca gönül verenlerine selam olsun. Selam olsun ilk öğretmen anam gibi gayretli yollar yürüyenlere. Selam olsun kattığı güzellikleri armağanmışçasına tereddütsüz sunanlara. Selam olsun rastgele değil, eğitici ve öğretici olmanın heves ve heyecanında olanlara. Selam olsun bilginin dağarcığını tereddütsüz sunanlara…

Gözlerimin önünden gitmeyen, öğretmenliğiyle tanıdığım niceler! Çamurlu köy yollarında ayak sürüyen muallimler! Yaşadıklarınızı anlamak ve anlatmak tam da bana düşüyor bugün. Siz benden anlatılmayı ummasınız da, hakkı teslim etmek adına anlatıyorum işte. Yürekten alkışlıyorum. Ebediyete intikal edenlere rahmet diliyorum. Hakkı teslim etmek adına bildiklerim ve yaşadıklarımdan yola çıkarak dünyalık etiketler için kendi meslektaşlarını gammazlayanları da alenen kınıyorum.

Öğretmen üç heceyle ifade edilen kişidir belki. Fakat yetişen her insanın hayatında özgül ağırlığı en yüksek olandır.  Şahsen, içimdeki bilgi tarlalarına defineleri doldurandır.

Şimdi anamın diliyle onlara dualar edeceğim. “Allah tuttuğunuzu sarı altın etsin. Az sandığınız kazançlarınız karşınıza kimya olup, hazine olup çıksın!” Verimsiz diye kız çocuklarına bırakılan miraslar gibi kazancınız bereketlensin.24 Kasım Öğretmen gününüz kutlu olsun. Sağlıcakla..

14 Kasım 2024 Perşembe

BÖYLE ÇÜRÜDÜK !

 Bal tutanlar parmağını yalarmış

Nefisleri rehber yaptık çürüdük

Kaz bekleyen tavukları salarmış

Yanlışlara alkış tuttuk çürüdük.


Ata bindik kılıçları kuşandık

Yaraları onarmaya üşendik

Dürüstlükte ufukları aşandık

Tembelliğe boyun büktük çürüdük.


Ana baba eş dost unuttuk gitti

Hatırı gönülü tükettik gitti

Bedende urbayı eskittik gitti 

Düşmanlarla birlik yattık çürüdük.


Oklar attık eşe dosta sapladık

Güzelliği çirkinlikle kapladık

Sofralara haram lokma topladık

Yabancıya dizler çöktük çürüdük.


Bencil düşle yol yürünmez bilmedik

Dokumayı ilmek ilmek ilmedik

Miskinliği yaşamlardan silmedik

Kurnazlığı dosta sattık çürüdük.


Kitabımın özü hem de manası

Dili özdür yoktur onun anası

Hakikattir gönüllerin binası

Özümüzü çöpe attık çürüdük.


Ölçü bitti ölçek bitti sırasız

Dert bağırda okka okka darasız

Hamur maya tutmaz unsuz urasız

Kökümüze sözle çattık çürüdük.


Çiçeksiz bal olmaz imiş petekte

Sicim ile dikiş tutmaz etekte

Bağ bozuldu topraktaki kütükte

Dilden caydık kökten battık çürüdük.


Gelenek görenek atıldı taca

Katranlar bağladı evlerde baca

Baş tacı olunca fikirsiz koca

Kötülüğe ballar kattık çürüdük


Mevsimler dörttü indi şimdi ikiye

Ayrılığı koyamadık çekiye

Düşünmeden zarar verdik dokuya

Haramları toptan tattık çürüdük

 

Akıllar tutuldu diller dolandı

Hazine içinde kazan bulandı

Sevdanın içinde aşklar sulandı

Dualar tükendi bittik çürüdük


Çoban Çeşme dertle gamla dolsa da

Emaneti görevliler alsa da

Bedeninde güzelliği olsa da

Yön yitirdik yanlış gittik çürüdük.


Şair- Yazar, Halil Oral /Tavşanlı