3 Ocak 2021 Pazar

DAĞLARIN ADI SULARIN DİLİ

 


 Çevremizde pek çok şey vardır da, varlığının önemi yok gibi durur çoğu kez. Sıkıştığımızda ya da ihtiyaç duyduğumuzda fark ederiz. Fark edemediğimiz şeyler zenginliğimizdir aslında.

Oturduğum yerde dağlara takıldı aklım. Çevremizi çevreleyen dağlara kuş bakışı dalıp dalıp çıktım. Hay Allah! Oluyor böyle bazen bende.

Dağ deyince ürkütür insanı aslında. Engeldir, geçit vermeyen arazi parçasıdır. Şiirlere, türkülere, aşklara sevdalara, hasretliğe konudur da öylesine bakar geçeriz çok vakit. Dumanlıdır hep başı, yüreği dağlayandır. Yüreği yakandır. Derttir, tasadır nedense hep gözümüzde. Biz insanoğlu böylesine kötümser anlamlar yükleriz nedense.

Ressamlarda böyle mi bakar dağlara bilmem ki. En görkemli dağ manzaralarını fırçasıyla şekillendirirken başına kar kütlelerini koyuşu, soğuk duruşunu vurgulamaya dair bir eylem midir? Güneşle aramızdaki engel gördüğü için midir günü, dağın kıyı veya köşesinden usulca resmetmesi?

Kar neden önce dağlara yağar, yağmurları neden mıknatıs gibi kendine çeker bilmem ki. Neden başı hep dumanlı olur? Tam bilimsel bir konu. Bilimsel yanlarını bilimciler açıklasın bence. Dağların dili olsa da kendi haykırabilse başındaki dumanı çok daha güzel olur aslında.

Çevremizdeki dağları say deseler bir çırpıda sayamamanın korkusu sarıyor yüreğimi. Öğretmen karşısında ık -mık eden çocuk edasında kalmaktan korkuyor insan. Her gün gördüğüm, uzaktan seyrettiklerimi tarif edememek ne kötü.. Onlar benimle sürekli iletişim halindeyken, derinliklerinden en hayati yaşam malzemelerini bize sunarken ismiyle tanımamak ne hazin. Utancımı içimde gizlemeye çalışırken elim telefona telefona gidiyor. Orman Bölge Müdüründen öğrenme kolaylığına yöneltiyor aklım. Yuh olsun duyarsızlığıma, yuh olsun kayıtsızlığıma, yuh olsun vurdum duymazlığıma!.

Soluduğum hava, içtiğim su, etini yediğim keçi, sebze ve meyvesini tattığım dağların varlığından bi haber olmak ne derseniz deyin içimi burktu bugün. Evimin penceresinin bir tarafı Yaylacık’a bir tarafı Bodağan’a bakarken benim mutfaktaki musluğa bakmam ne kadar anlamsız. Uf uf!

Bu yazıyı okurken içinden benim anlamsızlığıma verip “ dert ettiğin şeye bak” deyip şarkılar bile mırıldanıyordur kimileri. Kim bilir? İçinden akıp gelen suların dili olsa da dağların yürek zenginliğini anlatsa bana. Anlatsa türlü nebatatı, bitkiyi, ağacı, börtü böceği, madeni de sevdalarım bir kat daha artsa. Anlatsa da Necip Fazıl’ın Sakarya Türküsü gibi türküler, şiirler düzebilsem dağlarıma. Düzerken Yaylacık, Bodağan  Alabarda, Taşlı dağ, Türkmen dağı gibi niceleri gözlerime dikilse. Eğrigöz’ün eğriliğine en kavi anlamları yükleyebilsem de dillerde  çağlayanlar gibi çağlasa şiirler. Karları yağdırsa Kütahya’nı dağına türküler. Dağları sevdadan delik deşik etse aşıklar. Of of!

Suyun hangi dağın suyu olduğunu, çiçeğin hangi dağın çiçeği olduğunu bilmek kadar güzel bir şey var mı? Bir çiçeğin kokusunu içimize çektiğimizde bütün zamanlar içimizde canlanır. Topyekûn dağların kokusunu çektiğinizi düşünün siz. Of Allah’ım! Neler canlanmaz ki!...

İnsanın sosyolojisi kadar önemlidir dağların sosyolojisi..İçinde yetişen nebatatların her birinin hikayesi yazılmalı aslında. Domaniç dağlarındaki kestanenin, Alıçın. Kantoron otunun bilimsel analizi olmalı..Esatlar dağından fırlayıp çıkan suyun insanlığı nasıl selamladığının destanı olmalı kardeşim. İçinde cirit atan yılkı atlarını resmetmek yetmez bana. Bir varmış bir yokmuşla başlayan masalları olmalı dağlarımın. Kulağımda fısıldaşan şarkıları olmalı. Sular şiirlerde akmalı, kuşlar uçmalı. Uçtukça, dağların sevdası yeniden depreşmeli.

Sahi neydi adı?.. Dağlar dağlarrrr…. Yolver geçem. Sağlıcakla

2 Ocak 2021 Cumartesi

ANAMIN ÇIKRIĞI

 


 

Anadolu insanı yaratıcıdır.!. Yaratıcılığı olmasa eskilerin tabiriyle yedi düvel karşısında ayakta kalması zordur. Ayakta kalmak kolay değildir. Kafa yormakla, araştırmakla bir yandan geliştirmekle olur çok şey. Çok uzak değil altmışlı yetmişli yılları yaşayanlar bilir neyin var neyin yok olduğunu kardeşim.

Anamın çıkrıkları vardı mesela. Dedemin körükleri. Sabanları, saban demirleri. Kahve tavaları, değirmenleri. Anamın toprak turşu küpleri, bakırdan mamul mutfak gereçleri.  Tahta kaşıkları, pekmez savuran kepçeleri, kazanları, saç ayakları. Uf uf!. Kıl, çulları, çuvalları. Tınaz savuran yabaları,  direnleri, döğenleri. Yün çırpan yayları, ditmeye yarayan tarakları. Susam sürten taşları, çamaşır kazanları. Bez dokuma tezgahları, halısı ayrı, Velhasıl yaşam için ne lazımsa hepsi mevcuttu kardeşim. Bu aletlerin her birisi kıymetliydi anam için, dedem için yine öyle.

Sevinilecek yanı çoktur da, türkülerin çoğu acıklıdır yine de Anadoluda. Hikaye ve romanlarımızda yoksulluğun ve acıların kol gezdiği koca bir bozkır olarak anlatılır Anadolu. Bir taraftan öyledir de.. Dedemin anlattığı savaş hikâyelerinde cevabını bulur çok şey. Anamın çıkrık başında söylediği türkülerin yoğunluğundan anlarsınız dramı.. of of!

Anamın raflarında dizili mutfak gereçleri, avlunun bir kenarında yıllarca kimsesiz öylesine duran saman çitleri, kağnı tekerleri, harman yabaları, dokuma tezgâhları, susam taşları velhasıl nerede şimdi? Yok oldu yok. Sahip çıkmadık çıkamadık. Anamın türküleri, düğünlerdeki seyirlik oyunlarımıza ne oldu? Unuttuk….seyirlik oyunların her biri eğlencelik eleştiri özelliği taşırdı kardeşim. Kaynana da, köse de, muhtarda hatta tüccarda bu eleştirilerden nasibini alırdı. Sınıftaki ders gibiydi ders. Sahip çıkmadık, çıkamadık. Yabancı dizilerin esaretinde yok olup gitti çok şey.

Anadolu insanının her biri sanatcıydı, zanaatkardı. Yumurta kırmasını unutturduk çocuklarımıza. Pot kırmada üstümüze yok şimdi. Dedemin hikayeleri tükenince hatır tükendi hatır. Anamın türküleri unutulunca, saygı unutuldu, komşuluk unutuldu kardeşim.

Biz çıkrıkları yaktıkça, tezgâhları kırdıkça üstünlük kurdu kimiler. Bu üstünlükle pazarları kaptı uyanıklar. “durursan düşersin” diye boşa denmemiş.  Biz durmanın rehavetine kapıldık kimi zaman. Bu rehavet sırasında atı alan üsküdarı çoktan geçmiş oldu.

Bursa’nın dokuması, Anadolu’nun pamuğu, keteni, ipeği ne oldu dersiniz? Sahip çıkmadığımız günden başladı yok olmaya. Onlar yok olunca zanaatkarlarımız öldü kardeşim.

Dedemden kalma Olukaltı tarlasında pamuk yetişirdi pamuk. Karakovada susamın hası. Vallahi bitti. Ben de göçsem hiçbir üretim olmayacak bunu görüyor ve hissediyorum. Ben de göçsem biriktirdiğim türküler yok olacak. Köylere dair yazdığım şiirlerde mektuplarda anamın çıkrığı gibi kırılıp gidecek. Sonrası yedi düvele kafa tutmuşların torunları alimallah dikilip kalacak. Bizim olmayan çeşmelerden sular içmeye, ne verilirse yemeye başlayacak. Uf uf!  Karamsarlık bu olsa gerek. Vurdum duymazlık da…

Mücahid Mürşit Akyol kardeşimiz Tavşanlı Köyleri ve tarihini arşiv kayıtlarından internet üzerinden yayınlamaya başlamış. Bizde sözel tarihi yazılı tarih haline getirmeye çalışmıştık. Bu tür çalışmalar memleket aşkının yoğun duygusallığı olmasa asla ortaya çıkmaz. Kim ilgi gösteriyor bu da gerçek tartışma konusu. Bunlar da bizle kaybolup gidecek. Üzüntüm bunadır.

Çıkrıklar durunca ülke durur. Topraklar boşalınca cepler boşalır. Çaylar şirketten demek kolaydır, kolaycılıktır. Her şeyi şirketten beklemek esarete boyun bükmektir.

Yurdunu seven herkesin atalarının hikâyesini gözden geçirmesi gerekir. Bu geçirmeyle bu ülkenin üretimine elinden geldiğinin en iyisini sunması gerekir. İnanan insanların mutluluğu üretim pratiklerini bilmekten geçer. Sağlıcakla..

27 Aralık 2020 Pazar

KELEBEĞİN KOZASI VE EFENDİLİK

 


 

Kelebek hikâyesi vardır. Bunu bilen, duyan ya da bir yerlerde okuyanımız mutlaka vardır. Yine de kısaca anlatmakta fayda var.

Ağacın dalındaki kelebek kozasını gören genç incelemeye başlar. İçindeki tırtıltır. Gün gün o kozayı gözleyen genç küçücük bir delik açıldığını görür. Kelebek kozadan çıkabilmek için sürekli mücadele vermektedir. İlerleme kaydedemediğini, kozadan çıkamayacağını düşünen genç yardım etmeye karar verir. Bir makasla kozanın deliğini genişletir. Kelebek kozadan kolayca çıkar. Fakat kelebeğin gövdesi şişmiş, kanatları buruşuk haldedir. Normal haline dönmesini beklerken kelebeğin durumunda bir değişiklik olmaz. Velhasıl kelebek ömrünü şiş gövde buruşuk kanatla sürünerek geçirir. Kanatlarını açarak uçamaz. Kozadan çıkmak için harcanan çabayla gövdedeki sıvı kanatlara doğru giderek güçlenen kanatlarla uçabilirdi.

İnsan hayatındaki zorluklarda böyledir aslında. Hatta millet hayatındaki zorluklarda…

 

Balkan savaşlarına katılan Seyit Çavuş, Birinci Dünya Savaşı patlayınca terhis edilmezken Çanakkale Kilitbahir’ de bulur kendini. Gerisi malum 275 kiloluk mermiyi namlusuna sürüp Ocean’ı boğazın sularına gömme başarısı hepimizin hafızalarındadır. Sonraki denemelerde Seyit Çavuş o ağırlıktaki mermiyi asla kaldıramayacaktır.

Allahın takdiridir ki millet olarak zorluklardan güçlenerek çıkmışızdır hep. Engeller, kuvvet ve azmimizi artırmış, dua gibi bir ipe sarılarak güçlenmemizi sağlamıştır.

İçinde bulunduğumuz sıkıntılardan da inşallah güçlenerek çıkacağız. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırası ve sonrasında uygulanan ambargolar GLi nin iş makinası ve kamyonlarında yedek parça sıkıntısı yaşanınca pek çok yedek parçayı kendimiz yapar hale gelmiştik. Zorluklarımız olacaktır. İnancım odur ki sıçrama yapacağız inşallah.

 

Bu noktada bir hikaye daha paylaşmadan edemeyeceğim.

Hz. Ömerin oğlu Abdullah, bahçede oturup yemek yerken sürüsüyle geçmekte olan çobanı sofrasına ısrarla davet eder. Israr karşısında çoban; Israr etme gelemem, ben oruçluyum der. Çölün kızgın sıcağında nasıl oruç tutuyorsun diye sorunca,

-Cehennem sıcağına göre bunun sözümü olur. Ahiret sıcağında yanmaktansa dünya sıcağında yanmayı tercih ederim der çoban.

Bu cevabın ardından Abdullah şu teklifte bulunur.

Şuradan bir koyun getir de kesip çöl kebabı yapalım der.

-Koyunların hiç biri benim değildir. Ben fakir bir çobanım. Sürü sahibi başkasıdır.

- Sürü sahibinin nerden haberi olacak..

-Sürü sahibinin haberi olmazsa Allah’ın da mı haberi olmayacak

Fakir çobanın yanına takılır Abdullah. Geze geze koyunları otlatarak akşama sürü sahibinin yanına varırlar. Abdullah sürünün fiyatını sorar. Sürü sahibi okkalı bir fiyat istese de sürüyü satın alır, çobana dönerek der ki,

-Senin hakkın başkasının koyunlarını otlatacak bir çoban olmak değildir. Sen kendi koyunlarını otlatan efendi olmaya layıksın, al bunu sürü senindir der.

Bu memleketin bir bireyi olarak biz üstümüze düşeni layıkıyla yapalım. Gerisi, efendilik kendiliğinden gelecektir. Sağlıcakla..

10 Aralık 2020 Perşembe

HER GÜN BİR ANI

 

HER GÜN BİR ANI

Her gün, bir anı bırakıyor insana dair. Anılar öylesine birikiyor ki! Bazen ölçülere sığdıramıyor, bazen koyup kotaracak bir yer bulamıyorsun. Uf uf!

İnsana dair pozitif bakışın pozitif dönüşleri oluyor mutlaka. Ya negatifi? Olmaz mı.. Ühhüü yığınla. Her insan ayrı bir dünya olunca, sırra vakıf olmaya çalışıyorsunuz birçok kez. Güleç çehrenizde bir değişiklik hissettirmeden hem de.

Her insanın bir bestesi olmalı yaşama dair. Her insanın doğrularla desteklenmiş bir bakışı olmalı. Her insanın şükre dair şarkıları.. Adabı olmalı insanın adabı diyorsun.

İnsan gerçek varlık olmasına rağmen gerçek olmayan öyleleri var ki. Öylelerini öylece kabul etmek iyileşme yöntemi aslında. Ama iyileşme, öylelerini iyileştirmiyor ki. Huylar karakter oluşturmuş kimilerinde kardeşim. O haliyle kabullenmek de kendinize alışkanlık yapması korkusuna kapılıyorsunuz.

Çatlak su kovası sızdırdığı suyla doğaya fayda sağlarken insani çatlakların hiç kimseye faydası olmuyor nedense. Hatta çatlaklığıyla nefret saçıyor nefret.. Bazen duaya davranıyorsun ıslah için, ıslahı için. Bir mucize bekliyorsun gerçek olana ulaşsın diye. Hay Allah!  Iıh!.. zor vaka kimileri zor.

Sen yaratandan ötürü sevmeye niyetliyken hatta kendi kendine yürekten sözlüyken oruç bozdurmaya niyetli negatifçiler.. O düşünsün desen de düşünmüyor kardeşim. Böylelerine “-huylu bu huylu!’ deyip huyuna verirdi anam. Ama?.. Huya verdikçe huysuzlaşıyor kimileri hatta hıyanetleşiyor.

Huysuzlaşanlar yüzünden duygu iflasına sürüklenen pek çok insan var dünyada. Duygusu tükeniyor, hisler bitiyor durduk yere. Affediyorsun ama unutamıyorsun da bir yandan. Anılar içine bırakıyorsun öylece.

Sineye çekip, yutkunuyorsun kimi zaman. Yiyip yuttuğunu sandıkça koskoslanıyor negatifciler. İşte tam da orası sırrını bozacak insanın cancağızım. İyiliğine, samimi duruşuna senin aptallığın gibi bakmıyorlar mı bir de.. Uf uf!

Belki de kabahatlisin kalbinizi ortaya koyduğunuz için öylelerinde. Kırmamak için kırıldığınızı belli etmediğiniz için kalınlaşıyorlar belki de. İçiniz paramparça olurken ne yaptığını düşünmeyenleri kabullendiğiniz için kusurlusun belki de. Kim bilir?..

Kalın kafaya ince düşünce ne yapsın demeden anılara kattığın içindir bu yazıyı yazışın. Mesele anlaşıldı herhalde.. uzatmaya gerek yok..

Hadi hayırlısı.. Sağlıcakla

30 Kasım 2020 Pazartesi

AHMET ABİ VE ZAMAN


 AHMET  ABİ VE ZAMAN

Halil Oral/ Tavşanlı


Zaman su misali akıp gidiyor. Giderken bizden neler götürdüğünün ya da bizi hangi limanlara yaklaştırdığının farkına bile varamadan.. 

Yeni emekli olan bir dostumuz kurumunda kaç yıl, kaç ay hatta kaç saat çalıştığını hesaba vurmuş.. Uf uf! Koca bir hayat vesselam. Yaşanmış ve geçmiş.

Bugün de Ahmet Uluçay abimizin onbirinci ölüm yılı. Yıla saate vursam..Üzüntü yumağı içinde hesaba vurmak hiç kolay değil. Nasıl geçti, nasıl da geçti.. 

Eğrigöz kalesine birlikte tırmanışımız daha dün gibi. Drakulanın işkencelerini birlikte düşünmüş birlikte öfkeler savurmuştuk kaleden.  Birlikte ufuklara dalıp dalıp gitmiştik. Hey gidi hey! Heyler arasında sıkışıp kalan o kadar çok kelime var ki.. Düğüm düğüm boğazımda pek çoğu. 

“Havuç mu olsun Hıyar mı” demişti bir köşe yazısında. Çocuklarımıza ait usturuplu ders niteliğinde laflar etmişti kalem kalem.  Dünyayı sığdırabileceğimiz evlere İtalyan koltukları sokarak sıkışıklık yaşadığımızdan bahsetmişti yine bir yazısında. Yazdı ve yazdıkları kaldı aklımızda. Tıpkı filmleri gibi. Zaman su gibi akmış biz farkına varmadan, varamadan.

Yaşamının zor günleriydi tedavi süreçleri. Yinede hayal kurmayı sürdürüyor, kafasındaki onlarca senaryo zaman zaman diline dökülüyordu. Kışlademirli köyünden Tepecik’e mantar satmaya gelen köylüleri senaryosunun bir yerine konduruyordu. 

Uluslar arası yarışmalarda boy gösterirken ve adını duyururken kendi ilçesinde tanımayan o kadar çok insan vardı ki Ahmet abiyi. Beyinden ameliyat olmuş kendini fiziken zor toparlarken onun kim olduğunu bilmeden öyle ön yargılı davrananlar gördüm ki… of of! Ön yargılara kurban ediyorlardı en okumuşlar. Gerçeği anlatınca utançları yüzlerine vuruyordu kimilerinin. Ya gerçeği anlatamadıklarımız!

 Gerçeğini bildiğimizi sandığımız çok şeyin esiri oluyoruz bazen. Gördüğümüzü sandıklarımızla da yanılıyoruz çoğu kez.

Hayallerin en güzelini kurardı Ahmet abi. Eşi hanımefendi Ayşe ablanın çayı eşliğinde ahşap yapılı evde geceleri yarılardık kimi zaman. Tavşanlı’nın Sesi Gazetesinde az sohbetler etmemiştik.  Hayata dair anlattığı çok şey filmin kendisi, senaryonun hasıydı. Filmleriyle, anlattıkları ve yazdıklarıyla gönlümüzde yaşayacak Ahmet abi.

Bense hayata sığdıramadığım çok şeyin telaşesin de, zamanın yaklaştırdığı limana itirazsız boyun bükeceğim. Bu evrende kendimde düzeltebileceğim çok şey varken düzeltemeden belki de.

Sevgimizi yaşarken belli edemedik çok kimseye. Ahmet abiye edemediğimiz gibi. Sevgi emek vermekti, iyilikti.  Geride kaldık hep nedense. Geride kalışımıza bir anlam yükleyememişti belki de. 

Çok şeyi gözümüze dikti ve gitti. Konforun bizi nasıl öldürdüğüne dair ipuçları bırakarak.

Giden geri gelmez ama sen gönlümüzde, yüreğimizdesin Ahmet abi. Azmin azmimizdir bunu bil.  

Mekanın cennet olsun. Sağlıcakla.

20 Kasım 2020 Cuma

ARTİSLİĞE GEREK YOK

 


 

Çocukluğuma takılıp kalıyorum bazen. Dünle bugünü kıyaslayıp ölçüye vuruyorum ne işe yarayacaksa. Eskiye özlem desem değil kardeşim. Maddi şeylerin artısı inadına çok bugün.  Fakat beni dünde bırakan, takılı koyan manevi şeyler sanırım.

Anlatayım isterseniz.. eskinin evleri dayalı döşeli değildi mesela. Çatılardan içeri girdimi üfültedirdi ortalığı rüzgâr. Öyle elektrikli ev aletleri, mutfak gereçleri, sabunu, matiği rüyanda göremez hayal bile edemezdin. Beş numara, yedi numara, ondört numara gaz lambalarına bir de gemici fenerleri eklenmişti. Bir evden bir eve gitmek için bir tutam tutuşturulmuş çırayla çıkardın sokağa.. Bırak evleri sokakları gündüz gibi yapıyor elektrik şimdi. Ya içimiz!..

Odun sobası bile çok yeni icatlardan be! O odun sobası ki bir başka ısıtırdı ortamı. Belki soba değildi ısıtan da, ben öyle sanırım işte. Evin alt bölümünden vuran rüzgâr tabana yayılmış öteberiyi yukarı kaldırırdı sanki ortamın sıcaklığına ortak olmak istercesine. Hey gidi hey!

 Herkes birbirine gider gider gelirdi. Kimse kimseye burun kıvırtmazdı nedense. Gökten bakmazdı kimse. Bakmaz mıydı? Eh, tek tük olurdu yine de..bir iki şişkin çıkardı ne yalan söyleyeyim. Ama çokluk değildi.

İnsanın insana lazım olduğunu, aynı yolun yolcusu olduklarını bilirdi çoğu insan. Kibirlenip küçük dağları ben yarattım koskosluğunda olmazlardı. İnsanın acizliğini, muhtaçlığını bilirdi belki de çoklar. Birbirlerine artistlik taslamazlardı velhasıl.

Şişkinlik yapan o tek tükler de hem yazdıklarımıza konu oluyor hem de örneklemek için malzeme yaratıyor insana. Üff, üff ya şimdi? Çok daha fazlası kardeşim. Diploma sahibi bazıları bilgin, bilgin.  Diplomaya bir de siyasi bir etiket yapıştırdı mı yaklaşma yanına. İnsani şeylerin diploması nerden alınıyor? Ona gerek var mı ki?

Bu noktada konu uzayacak belki ama çok bildik bir hikâye dilime dolanıyor. Kestirmeden anlatayım. Bir bilgin seyahat için gemiye biner. Kimseyi beğenmeyen bu adam gemiciyi de basit bir adam gibi görüp ona şöyle bir soru sorar.

-Sen hiç gramer okudun mu?

Ömrü denizlerde geçen gemici mesleğiyle alakalı bilgilere sahiptir. Başkaca bir bilgiye de ihtiyacı olmamıştır.

“hayır okumadım” der.

Bilgin kendinden emin “senin yarı ömrün boşuna geçmiştir” diye söylenir. Gemici susar, fakat içinden kırılmıştır. Bir müddet sonra rüzgâr gemiyi girdaba düşürür. Gemici bilgine seslenir.

-“Yüzme bilir misin?

Bilgin; “bilmem, böyle bir yeteneğim yok” cevabını verir.

“ öyleyse senin bütün ömrün boşa gitti, birazdan gemi batacak. Gramer bilgin seni kurtarsın bakalım nasıl kurtaracaksa”

Gördün mü? Şişkinliğe gerek yok. Artılarıyla eksileriyle insan insana muhtaç. Kibirse insan olana hiç yakışmaz

Şimdi çocukluğumdan girip, bilgiç hikayeler anlatmam garip gelebilir. Sizde dünün insan ilişkileriyle bugünü şöyle gözden geçirin isterseniz. Hangi değerlerden nasıl uzaklaştığımızı fark edeceksiniz. Birbirimizden nasıl uzaklaştığımızı mesela. Bir de benim ömrümün nasıl boşa geçtiğini. Haydi hayırlısı. Sağlıcakla

9 Kasım 2020 Pazartesi

ÖYKÜNMEK GEREK

 

Rahmetli babam okul yüzü görmemiş adamdı. Ama okuryazardı. Bazı hesapları bile parmak hesabıyla tutardı. Fakat çokların okumuşluğuna beş basardı birikimleri. Edebi de edebiyatı da iyi bilirdi. Fen desen,  fizik desen vallahi ondaydı. Psikoloji desen yine ondaydı. Tarımsal aletlerimizin çoğunu kendi imal ederdi. Yaşamı kolaylaştıran pek çok aleti de. Hey gidi babam hey! Fen bilen, fizik bilen, matematik bilen, edep bilen edebiyat bilen, örfü adeti, gelenekleri özümseyen tam bir Anadolu insanıydı vesselam. Onun haykırışı kadar susması da dersti ders. Okul görmemiş yüzüyle irfan sahibiydi. Uzatmadan kestirmeden söylerdi söyleyeceğini. Uf uf! “Dikkat edin!” derdi kısaca. Dikkat kelimesi tek başına geniş anlamlar içerirdi. Dikkat etmesek?.. Canımız mutlaka yanardı. Hüzün, acı, ıstırap adına ne varsa yaşanırdı. Güvendiklerimiz, kimle yürümeye kalktıklarımız bile “dikkat!” kelimesinin içine bir çırpıda sığardı. Güvendiklerimiz bedel ödetir, üzülürdük çoğu kez. Of, Offf!..  Okul yüzü görmemiş haliyle en kaliteli model olmuş bize. Sen çok yaşa baba desem tam yirmi bir sene oldu göçeli. Bedenen göçse de, bize verdikleri; beynimizde, yüreğimizde elan yaşıyor kardeşim. Belki de o kuşak top yekun böyleydi  kim bilir..  Ruhları şad olsun!

Kaliteli insan rollerinin arkasında kalitesizliği o kadar çok görüyoruz ki şimdi. Ütme yarışında giren o kadar çok ladesçi var ki sorma gitsin. Bu çoğalış karşısında ölmüş babamın söyledikleri mıhlanmış beynimden çıkıp çıkıp geliyor. Eğitimci kisvesiyle üten öğretmenler gördük biz. En kallavi ünvanlarla çarpan cinlere rastladık kimi vakit. Of, offf!

Babamın yorgunluğunu şimdi çok iyi anlıyorum. Tecrübenin karşılığı yorgunlukmuş. Bu yorgun haliyle aktarabilmek de ayrı yorgunluklar olsa gerek.

Hep babamdan bahsettim ya, anamdan söz etmesem haksızlık olur. Atasözleri meşhurdu anamın da. Sözlerin zamanını ve yerini iyi bilirdi. Dedelerimin hikâyeleri boldu. Anlattıklarını yazmaya kalksan sayfalar almazdı. Uzun kış gecelerini onların hikayeleri doldururdu. Anamın söz birikimi de  bu yüzdendir herhalde.

“Güvenme dayına ekmeğini al yanına” derdi. Uf uf! Söze bak söze..  Boşa söylenecek, hafife alınacak, geçiştirilecek cinsten değil be kardeşim bu söz. Tek başına anamın sözü değil,  tam tamına ataların sözü işte. Güvendiklerimiz, hangi güvensizlikleri peydahladılar bir düşünün siz de.

Dünya ölçeğinde bile kaleme vurun güvendiklerimizi. Değişir diye bekliyorsun değişmiyor kardeşim. Kimi akrep oluyor, yılan oluyor yılan. Yılan derisini değiştirse de huyunu değiştirmiyor be cancağızım. Bu nokta da kurbağayla akrep hikâyesi dilime dolanıyor. Herkesçe bilinen malum hikâye.  Kurbağanın akrebi suyun karşısına geçirirken suyun ortasında kurbağayı sokup öldürme öyküsü vesselam. Güvenmenin karşılığı okkalı acılar oluyor kimi vakit. Demokrasi, insan hakları diyenlerin dünyaya hangi tumturaklı acıları yaşattıkları ortada. İnsanlığı öldürdüler insanlığı!

Bu nokta da ekmeğimizi yanımıza almaya başladıkça çelme takma yarışları gırıla gidiyor demokrasi havarilerinin. İnsan haklarından bahsedenlerin haksızlığı köpürtüşleri gün gibi ortada. Ah ki ahh! Ataların sözleri unutulsa da,  haksızlıkları unutmamak gerek. Yılanı akrebi bilmek gerek. Bazen de böyle öykünmek gerek ve de “dikkat etmek”…

Nereden nereye… Sağlıcakla