8 Şubat 2015 Pazar

SANAYİLEŞME YOLUNDA SIKINTILAR-TESPİTLER



Geçmişe göz atmak geleceğe yön verme açısından önemlidir. Geniş aile yapısı içindeki yaşam biçimine göz atacak olursak aileler en azından kendi hayatlarını idame ettirecek üretim biçimlerini kullandıklarını görürüz. Her aile üretim araçlarının neredeyse tamamını kendisi imal etmenin gayretinde olurdu. Çiftçi aile; kendi sabanını, kağnısını, kanatlı dört tekerlisini, boyunduruğunu, saman taşıyacak çitini, döğenini, yabasını diğrenini imal ederdi. Yine bulgur çekme taşından, susam sürtme taşına, testisinden, sarımsak döğecine, kaşığından kepçesine  mutfağa yardımcı araçlarını yine kendileri yoktan var ederlerdi!. Her evde dokumacı anneler, kızlar olurdu. Oturacak hasırından, halı kilimine, üstünü bürüyecek bezine, zahiresini dolduracak çuval, ambar ve küfesine kadar her şey hanede yaşayanlar tarafından imali yapılırdı. Bu yüzden her anne adayı kız, dokumadan, örgüye, biçki dikişten, gıda üretimine hazırlıklı ve donanımlı yetiştirilirdi. Erkek çocuklar desen yine öyle.
Küreselleşen dünya ve gelişen teknoloji karşısında üretimde alanlaşmaya ve şirketleşmeye doğru gidildi. Gün geçtikçe artan ve çeşitlenen araç gereçler sanayileşmeyi zorunlu kıldı. Toplumda, makineleşen sanayi ortamının işgücünü azaltacağı yönünde zaman zaman kaygılar belirmesinin aksine kalifiye eleman arayışı gün geçtikçe arttı. Gelişen teknoloji hem talebi hem arzı hızlandırdı. Geldiğimiz noktada kalifiye eleman yokluğunun ya da eksikliğinin büyüyüp gelişmemizin önündeki en büyük engel olarak görülmeye başlandı.
Başlangıçta sanayi şirketleri ülkemizin belli noktalarında kümelendi. Dolayısıyla kalifiye elemanlar ister istemez bu noktalarda toplandı. Bu toplanış potansiyele sahip kentlerde eleman sıkıntısını doğurdu.
İlçemize gelecek olursak;
İlçemiz madenciliğe ve buna dayalı ekonomiyle bugünlere geldi. Zamanla daralan iş alanı bölge insanını olduğu kadar STK ları, ve yerel yöneticileri iş alanı arayışlarına sürükledi. Daralan madencilik ekonomisi ve ötelenen tarım sektörü karşısında genç nüfus sanayinin kümelendiği kentlere göç etti. Rakamsal ifadeleri vermek mümkün olmasa da bu durum gözle görünür bir gerçek. Bu göç dalgasının hala devam ettiği de gözlenmektedir.
İlçemizin eğitim ve öğretimi hafızamız bizi yanıltmıyorsa köy ve beldelerimiz dahil 87 okulda devam etmektedir. Bu okulların büyük çoğunluğunu anaokulu, ilk ve ortaokullar oluşturmaktadır. Lise düzeyindeki okul sayımız on dörttür(14).  Yani toplam okul sayımız içindeki oranı yaklaşık %16 düzeyindedir. Bu oran içinde sanayiye ara eleman yetiştirebilecek meslek lisesinin dalları ve bu branşlar içindeki öğrenci sayısı irdelenmeye değer bir konudur.
Bugüne kadar sanayi kuruluşu olarak hizmet veren maden işletmelerine yönelik eleman yetiştiren meslek liselerimizin günün ihtiyaçlarına cevap verecek çeşitlilikte ve sayıda eleman yetiştirmesi için niteliğe ve çeşitliliğe ihtiyaç vardır.  Sadece liselerimiz değil üniversitemizde yörenin ihtiyaçlarını doğru tespit ederek sorumluluğunu geliştirmeli üstüne düşeni artırarak yapmalıdır..
Yeri gelmişken ifade etmekte yarar var. Bölgemiz açısından göz ardı edilmemesi gereken, önümüzdeki yıllarda eleman sıkıntısı yaşayacağımız bir alanda tarım alanıdır.  Aile içinde tarımsal üretim anlamında doğal eğitim almış alan nüfus yok denecek noktaya gelmektedir. Sanayinin kümelendiği kentlere göç eden genç nüfus kendiliğinden topraktan ve tarımsal üretimden uzaklaşmıştır. Çok değil önümüzdeki yıllarda tarım ve hayvancılık alanında alt yapısı olan eleman bulunamayacaktır. Bu sebeple bu alandaki eksikliği öngörerek İlçemize Tarım Meslek Lisesi açılması yerinde bir karar olacaktır.
STK ların ve yerel yönetimlerin daralan madencilik sektörünün işgücü talebi karşısında Tavşanlı 1. Organize Sanayi Bölgesini oluşturmaları hatta işin ikinci etabının hazırlıklarını yapıyor olmaları ilçemizin geleceği açısından önemlidir. Fakat; ilçemizden göç etmiş olan işgücünü geriye döndürecek alt yapıyı hazırlamanın yanı sıra, sanayide faaliyet gösterecek iş kollarının ihtiyacı olan işgücünün yetiştirilmesine de hız verilmelidir. Sanayinin kümeleştiği kentlere göç etmiş olan nüfusun ilçemize döndürebilmek için en azından konut sektörünü harekete geçirerek barınma sorunlarının çözülmesi gerekir.  Göç etmiş olanları ilçemize geri döndüremez,  sanayiye gerekli kalifiye işgücünü hazırlayamazsak bu boşluğu dolduracak farklı göç dalgası, farklı sorunları beraberinde getirebilir. Kültürel ve sosyal pek çok sorun kapımızı çalabilir. Bu tehlike göz ardı edilmemelidir.
Sanayi büyürken eğitim ve sağlığın yanı sıra sosyal, kültürel ve sportif alanlardaki büyümeyi de hesaba katmak hatta öngörmek gerekir.
Büyüyen sanayi karşısında hizmet sektöründeki durgunluğun aşılması, geliştirilmesi bu alanda da yeterli elemanın yetiştirilmesi gerekir.
İşkur vasıtasıyla sektör için personel eğitiminin yapılarak firmalara yönlendirme yapması olumlu katkıları olan bir çalışma. Bütün firmaların deneyimli istihdam yaratma arzusu karşısında İş kur’un bu çalışması önemli. Bunun yaygınlaşarak devam etmesi gerekir. Vasıfsız iş gücüne meslek edindirme firmaların ara eleman açığını giderme açısından oldukça önemlidir.
Çokça mevzusu edilen çalışanların iş yerine bağlılık konusunda da eğitim çalışmalarının yapılması gerekir. Bunu yaparken işverenlerin sınırsız isteklerini kontrol eden mekanizmaların ortaya konması ortaya konanların işlevini koruması gerekir.   
Çalışanda, çalıştıranda işin ve üretimin çabuk tüketilmesine vesile olmamalıdır. İşverenler çalışanın yanı sıra ailesinin hayat standardını yükseltmek için gayret etmelidir. Çalışma saatleri, ücret, sigorta gibi konularda daha gerçekçi davranmalıdır.
Ülkemizde kayıt dışı çalışanların oranı Tuik verilerine göre (15 ekim 2014) %34, 6 olarak ifade ediliyor. İlçemizde kayıt dışı çalışmanın önlenmesi bir başka önemli konudur.
İlçemiz nüfusuna kayıtlı her kim varsa, meslek haritasının çıkarılması ve bu haritanın sürekli güncel tutulması kendi kaynaklarımızı yerinde kullanmak açısından da, istifade etme açısından da önemlidir.
Meslek Liselerinde okuyan öğrencilerin staj süreçlerini etkin ve faydalı kılmak için mevcut şartların aksayan yanları gözden geçirilmelidir. Kurum ve şirketler stajyer öğrencileri meydancı gibi görmekte mesleki eğitimden öte işler gördürmektedirler.
İlçemizde faaliyet gösteren tüm sektörler yöneticileriyle belirli aralıkta mevcut sorunlarla ilgili toplantılar yapılmalı, çözüm yolları aranmalıdır.
İlçemizden bazı sektörlerden ihracat da yapıldığına göre yabancı dil eğitimi de önemsenmesi gereken bir konudur. Eğitimin eksiklikleri giderilmelidir.

Tekstil sektöründe faaliyet gösteren firmalar olduğunu bilerek, bu konuda bir gelişim de öngörüyorsak MYO da bir bölümün açılması faydalı olacaktır. Sağlıcakla.

6 Şubat 2015 Cuma

BENİM BABAM ÇİFTÇİYDİ, SENİN Kİ?


  
Meslek dediğin toplum içinde bir yer hazırla malıymış insana. Sorumluluk bilinci kat malıymış. Sonra meslek dediğin

11 Ocak 2015 Pazar

BEN GÜZELE GÜZEL DEMEM!


Yüreğinde insani duyguları barındıran her insan okçu gibidir. Vuramadığında kusuru kendinde arar. Vurduğunda göklere uçmaz, el çırpıp nara atmaz. Duruşunu muhafaza eder yani.
Küçüklüğümde kendi yaptığımız basit lastik ve ağaçtan mamul oklarla hedef vurma oyunlarımız olmuştu. Çoğu kez çocukça duygularla hedefi vurmanın hırs ve telaşına kapılırdık. Hatta inat ederdik. İnadın içinde düşünce, insani bir yan olmadığını ancak bugün akıl edebiliyorum desem hiç yalan değil.
Belli konularda düşünce yoğunlaşınca hatıralar da depreşiyor. Depreşen hatıralar yazılara zenginlik katıyor. Hay Allah!
Yeni yetme yıllarım. Evin bir köşesinde dedemden kalma çifte dolma. Dolma da miadını doldurmuş ki, namludan barut sıçratıyor. Dolmayı barut, paçavra ve saçmayla sıkılayıp araziye attım kendimi. Hedef kuş vurmak. Dolaşırken yabani eriğin uç noktasında çaltı kuşu. Bütün düşünce kuşu vurmaya meyilli.. Ellerim, gözüm hatta bütün bedenim kilitlendiğim düşünceye itaatte. Vurma içgüdüsüyle oluşan düşünce, düşünce bile değildi belki de. Of ki of!.. O kadar çok hatalar buluyorum ki kendim de. O kadar çok hatalar arıyorum ki.
Ne kadar çok düşünceden, akıldan, insaniyet duygusundan yoksun yanlarım varmış ki benim… Öylesine kontrolsüz elim, ayağım, gözüm bedenim varmış ki. Kontrolsüz kalınca çok şey; yanlışlar kendiliğinden geliyor kardeşimmm. Azalardaki bir tek kusur, hem de minnacık kusur  bile hedefte çok daha büyük yanlışlara sebep oluyor. Aman yarabbi!
İşte bu yüzden insanın kendinde kusur aramasını önemsiyorum. Her günün gecesinde bu yüzden kendimi sorgulara çekip duruyorum. Bu yüzden sevgiden, saygıdan, nezaketten bahsedip duruyorum. Bu yüzden hakkı hukuku gözetiyorum. Böyle derken bile böyle olmadığını sanmak kaygılara sürüklüyor çok vakit. Ben kaygılarda kaldıkça kaygısızlaşıyor kimiler. Gözleri hala hedefte. Hırs aklı söküyor yerinden. İnsani olan hangi duygu varsa törpülüyor bedende. İnsani duygular hedefi vurmada en doğru yolu göstermez mi oysa. Bu duyguyla insan, insan olarak kalmaz mı? Hırslandıkça hedef şaşırılmaz mı?
Kendine hâkim olmak, insani yana hâkim olmak değil midir?
İnsan kaldıkça mucizelerle karşılaşır insan. İnsan kaldıkça sevinçler artar. En azından ben öyle sanırım. İnsan kaldıkça açılır gönül gözü. İnsan kaldıkça en muhkem şeyleri işitir kulak. İnsan kaldıkça hayra kımıldar beden. İnsan kaldıkça dil güzelleşir dil. İnsan kaldıkça bakış bakış olur. Hey gidi hey!..
Hey! lerim sürdükçe beyliğin gururuna sürülme korkusu sarar yüreği. Bu korkuyla titrer elim ayağım. Titredikçe yufkalığımı yüzüme çarpar kimiler. Çarptıkça hırs okları serserice fırlar durur. Serserice fırlayan her ok yakar insanlığımı. Ne kötü, ne fena….
Haber saatlerinde insanlığımdan utanıyorum. Dünyanın dört bir yanından fırlıyor hırs yüklü oklar. Utancım tek başına neye yarar ki. Ömür dediğimiz şey kaç vakitlik zaman ki? Yüreklerin başkalığı hırs küplerini mi çoğaltmalı.. Güzel bakan güzel görürmüş. Görürmüş de ama türkülerimiz bile bazen yanlışa sürüklüyor insanı. Ben güzele güzel demem güzel benim olmayınca. Tam da böyle değil mi söz. Lafa bak lafa. Güzel onunsa güzel, değilse değil. Hırsın dışa vurumu mu desem, kıskançlık mı desem ya da bencillik mi bilmem ki. Bari “Allah bağışlasın” de,  “nazardan korusun” de.  Iıh!. Onun değil ya…hırs gem vurur diline.. Gem vurulunca kork korkabildiğince… Of ki offff!

Siz bakmayın yazıp çizdiklerime. Bilgiç bilgiç savurduklarıma. Yazıp çizdikçe, söylenip savurdukça; çoğalır korkularım. Korktukça efelenenlere diyecek söz, edecek kelam bulamam. Bulamadıkça üzüm üzüm üzülürüm. Ben böyle durdukça anam yetişir imdada.  Ağzı var dili yok diyerek  övünce soyunur. Haksız övünçlerde yeniden yıkılır, yıkılrım. Sağlıcakla.

12 Aralık 2014 Cuma

TAKMA KAFANA


İnsanların acısını sorma, ifade etme biçimi üslubuyla, bilinciyle orantılıymış. Bir başka ifadeyle herkes kendi diliyle sorarmış acıyı. Bakmak öyle, görmek desen yine öyle.
Köylerin konuğuyum çok vakit. Konukluğum sürdükçe, duyarlılığım yazılara yelken açar oldum olası. Yıkılmaya meyletmiş, baykuş tüneği olmuş evleri gördükçe yalnızlığım çoğalır. Bu yalnızlıkla artar acılarım gün boyu günler boyu. Of ki of! Takma kafana diyenlere bozulurum küp küp. Sevinmeyi unuturum ay ay.  Üzülme diyenlere, sevinme bile diyemem nedense…
Evler köylere dönüşür, en ahşap yapıların içinde can bulur yaşam. Her yaşamın içinde onlarca öykü birikir, maniler dizilir ardı ardına. Manilerde sevdalar, hasretler, sevinçler halay çeker kendiliğinden. Düşler düşle çoğalırken eklenir her bir yaşama. Düşler yaşamdan çıkınca başlar en sıkıntılar..
Ayşe teyze ölmüştü dün. Ölürken düş kurmaya vakit bulmuş mudur dersiniz. Yaşamın içinde hangi düşü gerçekle buluşmadan uçup gitmiştir kim bilir? Köy bildiğim toprakta defnedilecekti bedeni. Arabamla koştum son görevi yapmaya. Ayşe teyze köy göçkünüydü. Göçtüğü köyde verildi toprağa. Üzüntümle boğuşurken arttı en acılarım. Ayşe teyzeden önce ölmüştü köyler. Evler yıkım yıkım yıkılıyordu. İskeleti sırıtıp kalmıştı çoğu evin. Kimsizliğin kimsesizliğin girdabında kaybolmuş yapılar. Benim acım büyümesinde kimlerin acısı büyüsün. Ben kime neye nasıl sevineyim. Acılarım katmerlenirken sevinmek neyin de nesi… Ben acılar yaşarken kim sevincin sarhoşluğuna düşer. Kim sevincin pazarını kurar.
Köyler sevincin pazarını kurarken öldü oysa. Tavuklar avlulardan ıradıkça rafa uzandı eller. Göçler düzdükçe bozladı toprak. Elli köy tavuğu en muhkem geçim kaynağıydı oysa. Geçimin, geçinmenin en alasıydı. Köyler öldükçe yok oldu en saf yoğurt. Gelin de siz sorun acımın hesabını. Benim şiir anlayışımla düzün en farklı dörtlükleri. Acılar benim boynumun borcu olmasın bir bir. Kentlerin konukluğundan sıyrılırken soyunun köylerin misafirliğine. Ölüşünü ölmeden görün bir kez daha.  Kentin karmaşasını arşınlarken köylerin yalnızlığını yüzünden okuyun. Gelinciği, kuş pidesini, karakavuğu, acı marulu, taşlıca alfatı, yaz elmasını, erik hoşafını, tarhanayı, köy ekmeğini, yumurtayı, tereyağını, kaymağı, teperotunu yeniden  keşfedin. Keşfederken yaşayacaksınız en acıları. Buruk hüzünlerin pazarında kalacaksınız. Kaldıkça benim dilimden, bakışımdan çoğalacak sorularınız sorgularınız. Sordukça vereceksiniz hak veremediklerinize. Gördükçe çoğalacak sevinişlerimiz.
Köyler öldükçe ölüyor sağlığımız ne haberrr! Köyler öldükçe yaşanmazlaşıyor kentler. En düzgün yollarda birbirine giriyor boyalı araçlar. Bu yüzden cevabını bulamıyor çocuklar onca sorunun. Tavuk mu yumurtadan yumurtamı tavuktan sorusuna şık bulamıyor işaretleyecek. Ne acı!.. Ölümleri gördükçe artar acılar. Gün gün alışır en acılara. Alıştıkça azalır sorular. Of, offf!

Bu yüzden erken olur ölümüm. Bu yüzden azalır uykularım. Bu yüzden inadına vururum tütüne kendimi. Vururken vurulurum yürekten. Vurulurken  can bulur “Deymen benim gamlı yaslı gönlüme” türküsü kulaklımda çınlar durur. Bir acı ki sorma gitsin.. Başımız sağ olsun. Takmayın kafanıza. Sağlıcakla.

23 Kasım 2014 Pazar

SABIR TAŞI

SABIR TAŞI

Toprakla uğraşılarım çok şey öğretti çok.  Öğrendiğimi sanmak yanılgıya düşürüyordur belki de. Türlü türlü bitkiler ekip biçiyorum ya.. Ekip biçtiklerimin yanında bin bir çeşit ot peydahlanıyor durduk yerde. Hiç emek vermediğim halde emek verdiklerimin yanı başında doğrulup yükseliveriyor arsızca. İstenmeyen bir durum yani. Kimi otların arsızlığı sabrımı zorluyor desem hiç yalan değil. Rüzgâr estikçe, yağmur vurdukça, güneş gördükçe nesli çoğalıyor. Hay Allah! Derken artıyor şaşkınlığım. Arsızla baş etmenin zorluğunu kestirmek mümkün mü, mümkün. Arsız otlar, terbiyeli bitki üretmekten vazgeçmeye zorluyor insanı. Vazgeçmeye niyetleniş ekmeğine yağ süreceğini bilirken, heba ediyorsunuz kimi vakit zamanı.  Zamanı heba ederken dikiliyor orta yere atasözleri. “Arsızın ekmeği bir dilim fazla olur” demişler mesela. Bu söz bile insanın mücadele azmini kırıyor durduk yerde. Kafanızı kurcalıyor saat saat, gün gün. Madem öyle “bırak” demek geliyor içinizden. Derken dikilip kalıyorsunuz öylece. Kaldıkça kayboluyor zaferler ne haber!
Rahmetli babam, kavun tarlasına mısır tohumu bile attırmazdı. Köken havasız kalır boğulur derdi. Eksek bile kökenin gelişim evresinde mısırı köklettirirdi. Biz onu köklesek de kaynaş otları boy atardı habersiz. Of ki of! Biz yorulmasak da çapalar yorulurdu en dar vakitlerde. Zerresi kalsa toprakta yeniden boy atardı. Bıkarken bıktırmayı bilmek gerekti. Yoksa, yoksa eksilirdi zaferler.
Gölge verenle vermeyeni ayırmak lazımdı. Faydalıyla, faydasızı da.  Ayırmak o kadar zor ki! Ayırmak öylesine zahmetli ki! Benim gücüm nedir ki? Sabrımın ölçüsü kaç dirhem bilmem ki? Bu noktada sorular çoğaldıkça mağlubiyet çukurunun kıyısına gidip gidip geliyor insan. Ne acı… İşbirliği, el birliği uçup gidiyor laf kalabalığında. Hey gidi hey!...
Zafer sahibi olmak isteyince yorulmayı göze almak gerek. İrfan sahibi olmak içinde okumak yazmak. Gördünüz mü iddialı lafları. Gördünüz mü yara deşen adamı. Hay Allah!...
İlkokul öğretmenim yazmaya en kolayından başlatmıştı. Sonra karmaşık bir sürü işaret. Zorundan başlatsaydı öğrenmem ne kadar zahmetli olurdu. Zoru görenin, zorlanacağı muhakkaktı. Hatta zorlayacağı da. Okuyup yazmasam düşüncem bile güdük kalırdı. Güdük düşünceyle edebi terbiyeden söz etmek mümkün olmazdı kardeşim!
Bizim dairede on kapıda on anahtar. Aman yarabbi! Şangır şangır maşallah. Anahtarları düğün yerine götürsen zile gerek olmaz sanırım. Ne yaparsınız ki bir anahtar bir diğer kapıyı açmaz yapısının gereği. Ya anahtar olarak edep, irfan hangi kapıyı açmaz ki. Dünyanın öbür ucunda bile kutup noktasıdır bence. Bu yüzden artıyor edebe, irfana karşı hayranlığım. Bu hayranlık içimi doldurdukça yüreğim genişliyor. Genişlerken daraltıyor kaynaş otları.
Okumayı öğrenmek için dinlemesini bilmek gerek. Bu noktada önem kazanıyor büyük dedemin hikâyeleri. Aklıma üşüşüyor gümbür gümbür sözleri. Edebi olmayan irfan, tek başına neye yarar ki? Bu yüzden gürülder kimiler. Bu yüzden yakıp yıkarlar. Bu yüzden gözyaşı emiciliği yaparlar. Offf, of!.. Oflarım ahlara denktir benim. Oflarım, ah etmenin bir başka sürümüdür açıkça. Yılgınlığımsa değildir asla.
Toprakla uğraşılarım çok şey öğretti çok!... Sabrı belledim önce. Beklemeyi belledim akıl hanemde. Beklerken gördüm nice arsızlığı. Beklerken, edebin kimilerinde yüklenmiş güçle yok oluşunu uzun uzun seyrettim. Ki onların edebi kıt irfanı zayıftı zaten. Vah ki vah! Beklerken çoğaldı umutlarım. Beklerken gördüm kaynaş otlarının son yıkılışını çok vakit.
İnsan okumasını öğrendikçe, dinlemesini bildikçe anlıyor çok şeyi. Anladıkça hikâyeler çoğalıyor dilinizde. En dramatik piyesler bile tane tane dillenip çıkıyor önünüze. Çıktıkça, sonbahar gecesindeki ayla, İlkbahar gecesindeki ayın ayırdın da oluyorsunuz. Biri gam, biri neşe diyorsunuz yazının bu noktasında. 

“Yine gam yükünün kervanı geldi” şarkısının ezgisi dilinizdeyken, sabır taşını göğsünüze yapıştırıyorsunuz, yorulsanız da… O kadar, o kadar işte! Nereden nereye…. Sağlıcakla.

6 Ekim 2014 Pazartesi

KUŞLARIN AYNASI


Ben ne kötüyüm. Ben ne fenayım!. Kötülüğüm insanlığı yakıyor, fenalığım en insani yanlarımı törpülüyor benim. Kim ne kadar yuhlar çekse azdır bana. Hatta yüzüme tükürse kimiler.. Tükürüklü suratı resimleyip sosyal medyaya koysalar mesela. Of ki of!
Bir itirafçıyı bulmanın sevincini yaşayın içinizde. Sevinirken sorgulayın beni. Kendi kendini ele veren zor bulunur bu devirde. Ele geçirmişken fenalığımın dedikodusuna durun siz.
Bugün onca telaşın arasında emektar traktörümün on iki numara çiftli pulluk ardında beş dekar tarlayı devirmeye soyundum. Kargalar, kuzgunlar, sığırcıklar, çobanaldatanlar sardı sürdüğüm tarlayı. Pulluk çizileri düğün alayı gibi kuşlarla dolup taştı. Onlar bile fenalığımı hatırlattılar her çizgide. Ürkek duruşları, şüpheci bakışları bunun işaretiydi, tamı tamına. Kuşlarla olan iletişimsizliğimi gördükçe tuşlarla olan iletişimim geldi gözlerimin önüne. Telefonun, laptopun, bankamatiğin, kumandanın tuşuyla kurduğum teması kuşlarla, insanlarla kurabilseydim keşke dedim içimden.
Kuramadığım için ıradı bayramlar kim bilir. Bu yüzden bayram olmaktan çıktı çoğu şey. İnsanla ağlamadım, insanla gülmedim. Tuşlara dokunmanın kayıtsızlığı sardı gün gün aklımı. Dokunurken dokundurtmadım insanlığıma. Of ki of!.
Kuşlar bile fenalığımın farkındayken, insanoğluna çaktırmadım kötülüğümü. Ben öyle sandım belki de. Beş dekarlık tarlada döndükçe sorular, sorgular çoğaldı beynimde. Tarttım, tartıldım kendi kendime. Televizyonun kumandasına dokunduğum kadar insanlığa dokunabilseydim keşke. Tutsağı olduğum boşlukları insani değerlerle doldurabilseydim. Ah ki ah!
İnsanın hatta dostların ürkekliğini gözlerime yapıştırdı kuşlar bugün. Yüzüme vurdular apaçık. Vurdukça utandım şairliğimden!. Duygularda harman savurduğumu sanırken duygusuzluğumu hatırlattılar. Güvensiz duruşuma ayna tuttular an an. Bu aynayla arifeden kuracağım bayramları. Kötülüğün tutsaklığını arife sularında yıkamanın gayretinde olacağım yıkayabildiğimce. Tuşlara dokundukça ıradığım ne varsa toplamaya gayret edeceğim. Sözüme de güvenilir mi benim bilmem ki.. Tuşların kurduğu tuzağı bir sözle yırtıp atabilir miyim ne dersiniz.
Şairin bahsini ettiği ovaları, yaylaları bile kirlettim ben. Düzlüklere nice engebeler ekledim ellerimle. Vah ki vah!

Ah kuşlar, hey gidi sığırcık, çobanaldatan. Sizi düşünerek, hayal ederek ve de nice soruyu tekrarlayarak uykulara dalacağım dalabilirsem. Sağlıcıkla..

13 Nisan 2014 Pazar

VERMEK Mİ, ALMAK MI?


Atasözlerinin tecrübe imbiğinden geçerek söylenmiş sözler olduğunu bilirim. “iyilik yap denize at, halk bilmezse Halik bilir” denmiş mesela. Sevecen ve iyi insan olmanın yolu da iyi niyetli eylemlerden geçer. Eylemsiz kalarak hangi iyiliği gerçekleştirmiş olabilir ki insan. İyilik yapmanın kalıplaşmış bir reçetesi var mı diye soran olsa ortaya koymak elbette ki zor. Kimin sözüdür, kim demiştir şu an hatırlamam zor ama “karşılıksız veriyorsak hiç bir şey vermiş olmazmışız” mesela. Karşılıksız verebilmek, üstelik en doğal biçimde bu eylemi gerçekleştirebilmek, insanın öncelikle kendine hizmet ettiğini bilmesinden geçtiğini sanırım. Topluma ve onun içindeki bireylere hizmet etmek, bu yolda gayret sarf etmek, insanın düşünce kalıbına yerleşmiş olmalı öncelikle. Nemelazımcılık bu düşüncenin yerleşmemiş olmasından olsa gerek.
İnsanın niyeti hizmet etmek olunca en kestirme, en kolay yollar kendiliğinden ortaya çıkıyor. Anam “Allah bilsin oğlum!” derdi. Bu söz en derin ifadeleri barındırırdı içinde. En derin anlamla iyi niyetli olmanın keyfi, huzuru, sevinci başkaydı. Kaybedildiği sanıldığı anda kazandığını görür insan. İyi niyet barındırmayanlar kazandık sanırken kaybettiklerinin farkında bile olamazlar, ne acı…
Yaşlıya yer vermek iyilik örneği mesela. Bu iyiliğin karşılığı en başta insanın içinde oluşturduğu huzur. Bundan ötesini beklemek iyiliği amacından saptırdığını bilirim. Bu güzel duyguyu kim tatmak isterse teşekkür bile beklemeden iyilik yapmayı denemelidir.
İyiliği düşündükçe insanın ruhu genişler. Aksine durum inadına içinizi karanlıklara sürükler durur. Doğruluk varken, eğrilik neden olsun. Yunus’un doğruluğu içinde oluşan hizmet aşkından olsa gerek.
Yüreğinde iyilik kalıpları şekillenmiş olan kişinin bünyesinde hangi sevgi haleleri eksik kalır? Tüm  bunları kendi yüreğimizde hissetmeden nasıl oluşur bilmem ki..
İçinde yaşadığımız çevredeki hatta dünyada ki insanların yokluğunu farz edelim anlığına  mesela. Düşündüğümüz hizmeti, iyiliği bu anlamdaki tüm insani değerleri başkalarının olmadığı ortamda nasıl dışa vurabiliriz. Of ki, of! Kendi adıma insan ot gibi kalır ot.. Böyle düşününce tek başına kaldığımız dünyanın anlamsızlığını bile kavrıyor akıl.
Öfkemizin bile insanların varlığında anlamı var.  Hizmetten, iyilikten, sevgiden bahsederken, öfkeyi cümlenin arasına sıkıştırmak ne kadar yersiz. Bir uçtan bir uca koşmak kadar yorucu aslında bu durum.  Sevgiyle öfke arasında yeldirirken bile anlaşılıyor başkalarının kıymeti. En azından ben öyle algılıyorum. 
Ayla güneşi kıyaslayın birde. Güneş tam olarak ışığın kaynağı. Aysa aldığı kadarını yansıtan. Şimdi, “Veren el, alan elden üstündür” atasözü çınlıyor kulaklarımda.  Bu sözle verici olmanın önemini daha iyi kavrıyor akıl.  Kavradıkça; sevdikçe sevileceğini, hizmet ettikçe hizmet göreceğinizi fark ediveriyorsunuz. Karşıt kavramları düşündüğünüzde olumsuzlukların çoğalacağının tahmininde zorlanmıyorsunuz.

Bu yüzden içimizdeki sevgileri çoğaltmanın, çoğalan sevdayla insana, insanlığa hizmet etmenin aşkını dışa vurmanın zamanı olsa gerek demeyi bir görev belliyorum. Bilmem haksız mıyım? Sağlıcakla…