11 Kasım 2025 Salı

SARI KAFA!

Köyümüzün kenarında Hotanlı Deresi vardı. Bu dere Ayvalı Köyünün batı kesimlerinin minik vadilerinden akan küçük kaynak sularının Sekbandemirli Köyü güneyinde oluşturduğu yatakla Emet Çayına ulaşırdı. Yolu uzadıkça tarım arazilerinin sulanmasında önemli katkıları oldu yıllarca. Değişen iklim şartları, madencilik ve ormanlardaki kesim şekilleri bu derenin yıl yıl cılızlaşmasına sebep oldu. Son olarak derenin Sekbandemirli bölümünde gölet oluşturuldu. Kapalı sistem borularla çiftçilerin hizmetine sunuldu. Hotanlı Deresi, Kışlademirli Köyü’nün kenarından Emet Çayı’na doğru uzanırken bizim çocukluğumuzun aslında tam da ortasından geçti. Dere kumlarında ne oyunlar kurduk, ne oyunlar geliştirdik bir bilseniz. Islanan kumdan çanak çömlekler, kumdan kaleler, evler, kurduğumuz bentlerde yüzmeler, kurbağa balıklarına özel havuz kurmalar, dereden ayrıştırılıp yolu değiştirilen suya asma köprüler, şelaler, çökertme havuzları, bağlar bahçeler, çam kabuğundan sallar, gemiler...

Saçlarım sararırdı güneşte fazla kalmaktan.  Sararan o saçlar enselerde, kulak üstlerinde düzensiz kızılçam ormanı gibi olurdu. Rahmetli anam işten güçten bizi okşamaya vakit bulamasa da arada, “ sarı kafam” diye latife yaptığı olurdu. Sarı kafalılık iyimiydi, kötümüydü bilemesem de,  sahiplenme içgüdüsünün yarattığı huzur dolardı içime.

Kafayı “kırktırmak” denirdi. Birkaç ayda kırktırıp geçerdik saçları. Şimdiki çocuklar model yaratıyor kafa traşında. Zaman zaman iç çekişlerim oluyor mu, oluyor. Şans mı, şansızlık mı insan karar veremiyor yine de.

Sancılı dönüşüm yıllarını yaşadık biz. O yaşlarda yaşamın o olduğunu sanıyorduk belki de. Şimdilerde geriye dönüp baktığımda anlayabiliyorum sancıların neler neler olduğunu.

Okulsuz, yolsuz, elektriksiz, aşsız, ekmeksiz, giyim kuşamsız, iletişimsiz bir yaşam. Kıt imkânlar. 

Ocak başında yanan kızılçam dikmesiyle ısınan ve aydınlatılan evler. Ya, işte böyle kardeş! Odundan çıkan alevler, kireç boyalı odaların duvarlarında gölge oyunu gibi dans ederdi. Alevin duvara düşen hareketlerini uzun süre izler, kendimce düşüncelere dalardım ben. Alevin duvardaki dansını tutmaya çalışırdım ellerimle. O alevlerin içinde dönüştü belki de çok şey! O alevlerin içinde harlandı yürek yangınlarım. Hayatımın seyir defteri alevlerin duvardaki kavgasıyla şekillendi kim bilir? Alevlerin kavgasının ardından karanlık çökmesini o yaşlarda bellemiştim belki de! İnce yolla, dar kapılardan geçtik biz, naber! Hey gidi hey! Kanaat ve sabır tutunduğumuz daldı.

Tüm bunlara rağmen, çocukluğumun köylerini insansızlaşan köylere tercih ediyorum. Kara lastiğin yerini spor ayakkabılar, iskarpinler, sabanın yerine en modern toprak işleyiciler gibi değişimleri sözde çağdaş yaşam şartlarını yakalamış olsak da samimiyeti yitirdik yiğidim! Samimiyet ortadan kalkınca insani tüm değerler alt üst oluyor. Hızlı yaşamın, hızlı tüketimin çarkları sorgulamaya duvarda dans eden alevi yakalamaya fırsat tanımıyor yeğenim!

Bunun sonucudur ki dağılan dağılana, göçen göçene, yiten yitene, kaybolan kaybolana! Benim kararsızlığımda burada başlıyor.   Dün mü, bugün mü? O mu bu mu? Bugünün kötülükleri içinde iyi olanı yaşatmak, aramak bulmak zorlaştı cancağızım. Tavırlar tavır değil, düşünceler düşünce!

Çocukluğum sancılı dönemlere rastladı deyip dert yanarken,  Hotanlı Deresinde kurduğumuz saf, arı su bentlerinde özgür kulaç atışların da farkına varıyor insan. O yaşların tüm imkânsızlıklarına rağmen gürültü içinde yalnızlaşan bugünün dünyası için çok daha fazla kaygılanıyorum nedense!

Anlatımlar benimmiş gibi gözükse de aslında her birimizin. Benim gözleyip ifade ettiklerimi yaşayan kimler varsa onlarındır. Hayatın peşinde koşarken; Yaşadıklarımıza dikkat kesilmek, desen desen, bölüm bölüm işaret buyurmak yazanın sorumluluğu olsa gerek. Ah “sarı kafam” ah! Sağlıcakla.

10 Kasım 2025 Pazartesi

YAŞAYIP GİZLEDİKLERİM!

 

Savaşlardan çıkmış, yokluklarla boğuşan bir ülkede hayat birlik, beraberlik demekti. Ağlamak birlik, gülmek birlikti. Açıkçası; anca beraber, kanca beraberdi cancağızım. Birbirine kulak vermekti.

Harmanlar dövüldü, seçler savruldu bir vakit. Sabanla taşlı tarlalar imar edilip ekmek çıkarmaya çalışıldı.  Cılız merkeple getirilen iki kucak odun kör nacaklarla yarılıp ocak başlarında alevlenip aşlar pişirildi.  Birikmiş sıcak küllere soğanlar gömüldü, kuru ekmeğe eşlik etmecesine. Olan, olmayana borçluydu. Hey gidi hey!

Önceleri her şey; herkes için, hepimiz içindi. Gün gün değişti çok şey. Zayıf bir çift öküzün çektiği sabanın izine dökülen tohum çoğu karınların doymasına yetmedi.

Demirli deresine aşağı akan Hotanlı suyu, can simidi olurdu çoğu zaman. Ekilen sebzeleri açılan arklarla beslediği gibi, kurulan kaydırmayla tutulan balıklar protein kaynağıydı. Bayramlık sofraydı açıkça. Hotanlı gidince değişti çok şey! Kışın ortasında ekmeklik buğday biterdi. Merkebin, koşumluk öküzlerin samanı tükenirdi samanı. 

Bunları yaşamayana anlatmak zordur. Topraklar verimsizdi, imar etmek imkânsızlıktı. Yokluklar dağ yarması gibidir kardeş! Olmaya, gelmeye görsün insan başına.

“Dutlar erdi mi köpek ölümleri azalır” denirdi. Dutların ermesi insanlar içinde ayrıcalıktı. Yaa!,  Bu sözün sosyolojisi, psikolojisi üzerine bile tezler yazılır yeğenim. Köpeğin önüne “yavan ekmek” atsan dönüp bakmıyor şimdi.

 Kışın ortasında bir çuval borç buğday alanlar bir yaz ödemekte zorlanırlardı gerçekten. Karacakaşlı 1939 doğumlu Hasan Yerli Amcanın Mustafa Uysala anlatımlarında dediği gibi “yoksullar varlıklıların kölesiydi”. Borçla borç ödersin. Çalış çalış bitmez. Gülmesini unuturdu insanlar. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyıktı! Ühhü! Hangi birini anlatmak lazım ki! Sosyal ve siyasi baskılar, ayrıcalıklı kimi ailelerin makineli tüfeğiydi birader! Kimi kaçamak güler bunlara! Kaçamak gülmelerin olduğu yerde haksızlık hukuksuzluk diz boyudur diz! Kaçamak gülenler, güneşin yüklü doğacağını anlayamazlar bir vakit. Hala dedelerinin ödünç verdikleri bir çuval buğdayın ödenip ödenmediğinin hesabında kalırlar.  

Ay, gecenin bulutuna girince ortalık puslanır. Bu puslanma uzun sürmez. Gelir geçer! Bir çuval borç alınan buğdaya, bir yaz çalıştırılan insanlar bu haksızlığı gördü, yaşadı, duydu. Şimdi bazı şeyleri yazmanın sırası işte.

Her insan bir kitaptır. Yaşamı, bir büyük hikâyedir okuyup anlayabilene. Kendi hayatımın tek başına önemi yoktur. Ama yaşadığım büyüdüğüm coğrafyanın hatta doğup büyüdüğüm köyü cebimde taşırım ben. Açar açar okurum kimi zaman. Yaşanmış güzelliklere baktığım kadar yapılan ihanetlere de göz atarım. İçimde biriken sesler o kadar çok ki! Kimine hasretken kimine nefret! Yaşamın hıçkırıkları derin sular gibi hüzünle akarken, sevinçleri düğün davulu gibi gümbür gümbür kulaklarımda. Şiir ve türkülere bağlanışım biraz da bu yüzden işte. Patlağın Değirmeni’nde öğütülen unun dişlerim arasında gıcırdayan sesi, kızılçamdan yarılmış dikmenin yanarken çıkardığı ses kadar acıklı. Aldığı kurbanlığın parasını bir dahaki bayrama çalışarak ödeyemeyen adamın kaygısı yüreğimde geziniyor hala.

Onca börtü böcekle oynamışlığım olmuştur. her birinden insan olarak çıkardığım dersler vardır. Renk renk, desen desen uçuşan kelebekleri de gözlemişimdir. Kelebekleri varlıklı romantikler sevdiği için mesafe koymuşumdur nedense. Kimi varlıklıların bitmez tükenmez fırsatçılığını gözlemiş olmanın sonucu olsa gerek.

Nine ve dedelerimden masallar dinleyerek terbiye almış biri olarak şiir ve anlatıya yönelmiş olmam normal midir sizce? Benim kendimce yorumladığım; kötüler kaybederken, iyiler, masumlar, aşkı olanlar kazanıyordu. Sevdanın şifalı ortamına, vicdanımın ve dost diyebileceğim seslerin içine sığınmak en güzeli. İnsan biraz da yaşayıp gizledikleridir! Sağlıcakla.

24 Ekim 2025 Cuma

SUYUN OLUĞU VE KÖYLER

Toplum olarak genelde günlük hayatın düşünce kısmında teslimiyetçi bir yol izliyoruz. Bu tespiti doğrulayacak, destekleyecek birçok örnek verilebilir. Mesela, yöre türkülerimizden birinin sözleri şöyledir;

Kaymakam geliyor kaymakam/ Dünyanın sonunda ne var sor bakam…

Yani kolaycılığı severiz biz.  Düşünüp beynimizi yormaya kıyamayız. Birileri bizim adımıza düşünsün tembelliğini mıh gibi tutarız.

Bu tembelliğin bedelini yıllarca ağır ödedik aslında!

Kimilerine göre İstanbul düşüncenin kalbinin attığı yerdir. Kimilerine göre Ankara siyasetin kalbinin attığı şehirdir. Siyaset de düşüncenin yorumlandığı, şekillendiği alanlardan biridir. “Kalkınma yerelden başlamalıdır.”, “Kırsal Kalkınma”. Bu kalıptan sözleri çok defa duymuşuzdur.  Yereli tükettik yereli. Kırsalda insan kalmadı kardeş. Köylerde üç beş prostatlıyla, bir o kadar fıtığı patlamış yaşlı....

Yerelin düşünen aydınlarını ya kıskançlıktan ya da başka kılıflar altında harcadık. Yerelin öneminin farkında olan bu insanlar; yaşadıkları alanın keşfini yaparken düşünce ve fikir de üretiyorlardı. Susturduk! Harcadık düşünmeden. Harcarken bir sürü kulp taktık kimilerine.

Yereliyle bütünleşen bir bölgenin gelişimi hızlı olurdu oysa.

Yerelde, kendi topraklarında kendi bakışlarıyla ülke gözlüğünü takarak bakan insanların ortaya attığı düşünceler beni hep heyecanlandırmıştır.  Ne yazık ki gelişim için düşünce ortaya atanı, en başta düşünmeyenler harcamaya kalkmıştır.

Düşünene, boş konuşuyor diyememişlerdir ama “çok konuşuyor” eleştirileriyle sesini kısmaya çalışmışlardır. Hatta kimi zaman düşüncesi olmayanlar, gücü olanlara gidip şikayette bile bulunmuşlardır.

Dünyayı ve ahreti birlikte kucaklama bilinci yaratamadık. Toplumsal gelişmenin anahtarı olan pek çok değeri nefsimize veya düşüncesizliğimize kurban verdik cancağızım!  Kurban verişler arttıkça, gevşemeler çoğalacaktır.. Gelişme bir yana, yerel tel tel dökülecektir.

Eğrigöz Dağı’na bakın. Yaylacığa bakın bakabilirseniz. Bodağan’a göz gezdirin. Bölge topraklarında gezinin. Bölgedeki hayvan sayılarını kıyaslayın. Bölge sularına göz atın. Yerelin dışındaki nüfusu gözden geçirin.

Dizlerimin bağı çözülüyor gerçekten. Yokuşlar yorarmış insanı. Bu gidişle yerelin tarihi, kültürü, geçmişi kalmayacak. Belli bir yaş grubunun adını anmaktan gurur duyduğu köylerin nesillerle bağı kopuyor bağı. Yerelin anlam kaymasına uğrayan kimliğini, oluşan kimsesizliğini nasıl onarıp yeni hedefler belirleyeceğiz?

Baharda sular coşkun akar, çağlardı. Kelebekler bir çiçeğe bir ota konardı. Akan derelere bentler kurmak engelleyemedi susuzluğumuzu. Bulutlar kayboldu gökyüzünden, toprak yarılmaya yüz tuttu. Yarınlar için bugünden hangi temellerin harcı karılmalı? Yaylacığın engin ormanlarının patika yollarında oksijen alıp vermenin güzelliğini nasıl resmetmeli? Köylü olmanın farklılığını, zenginliğini, suya hükmetmenin efeliğini, toprağı işlemenin bonkörlüğünü, sürünün ardında kaval üflemenin keyfini samimi ifadelerle kim dillendirecek?  “Köy” başlıklı yazılarda kim düşüncelerini bana aktaracak. Köyler sessiz sedasız boşaldı. 1963 yılında kurulup, 1983 yılında kapatılan Köy İşleri Bakanlığı tekrar kurulmalıdır. Köyler, ülkemizin başlı başına iktisadi meselesi haline gelmelidir. Bu önemli bir mevzudur. Köyler fabrika bacasına su taşıyan oluktur. Bu oluk elden geçirilmezse cana can dayanmaz. Sağlıcakla. 

5 Ekim 2025 Pazar

OCU, ŞUCU, BUCU

İnsanı anlamak oldukça zor ve karmaşık bir mesele. Hangi açıdan nasıl ve ne şekilde bakacağız? Bir yöntem ortaya koysak bile kime göre, neye göre olmuş olacak.

Tarihi süreçleri gözden geçirmeye kalksak, ühhü! Akademik bir çalışma gerekecek. Günler, aylar belki de yıllar..

Yüzeysel bir bakışla anlaşılıyor ki, tarihten ders almadığımızdır. Dünyayı kanla sulayan savaşlar, katliamlar, kıyımlar, soykırımlar, sabotajlar, ihtilallar, işgaller, işkenceler. Sıralasak sayfalara sığmayacak. 

Öncesini kurcalamasak bile 1914 yılının temmuzunda başlayan savaşın dört yıllık bilançosu on milyon ölü, yirmi milyon sakattır. Avrupa’ya maddi bilançosu 350 milyar dolarlık yıkımdır. Tarihi kayıtlar bunu böyle yazmaktadır. İnsan kaybı karşısında paranın ehemmiyeti olur mu? 

Birinci dünya savaşında kimlerle savaştık. Kafkas ve Galiçya cephelerinde Ruslarla, Makedonya’da Yunan ve Fransızlarla, Çanakkale’de İngiltere, Fransa ve İtalya ile, Filistin, Suriye ve Irak cephelerinde İngiliz ordularıyla… Milyonlarca genç, kadın ve çocuğun açlıktan öldüğü de kayıtlardan anlaşılmaktadır.

Geçmişin rakamsal boyutlarını ifade etmedeki maksat tarihten ders çıkarılmadığını vurgulamak içindir. Bir tek savaşta öldürülen milyonlarca insanın sorumlusu kimdir?

Yazılıp çizilenlerden elde ettiğimiz rakamlara göre, İkinci dünya savaşında da 66 milyon insan öldürülmüştür. Söylemesi ne kadar basit! Can bu can!

Sebep ve sonuçları yaratan insandır neticede.  İnsanın iç dünyasının sentezinden kimliği oluşurmuş. Buradan şu çıkarımda bulunabiliriz. İnsanın duruş ve davranışlarına bakıp kimliği hakkında bir kanıya varabiliriz. Anlayınca haklılık payesi mi vereceğiz. Asla! 

İnsanın yaşam biçimi kişiliğine tam olarak yansırmış. Büyük kişilik ve büyük dünya görüşü olmadan büyük (!)insan olunmazmış. 

Küçük insanların büyük göründüğü dünyada huzuru bulmak zordur. İnsan vahşileşmek, vurup kırmak zorunda değildir aslında.

Asırlardır savaşları başlatan, yakıp yıkan, vurup, kıran, yağmalayan insanlar kimdir? Tek tek incelense ortak kişiliğe sahip olduğu anlaşılır herhalde. İnsanı ve insanlığı utandıran, üzen üstelik mahveden tipler aynı tiplerdir. Güdük aklımla ben böyle düşünürüm en azından. Bu tiplerin dünyaya, insanlığa verdiği zararın bir hukuku, yaptırımı olmayacak mı? Sözde var. Bugün gibi hafızalarımızda olan Bosna Hersek’te Sırp Ordusu katliamları. Binlerce insan öldüğüyle kaldı. 

Netice, millet olarak aklımızı başımıza almalıyız. Milli birliğimizi oluşturan değerleri daha da kıymetlendirmeliyiz. Ocu, şucu, bucu gibi ayrımlar, bölgede ağzının suyunu akıtanlara karşı koz verecektir. Milli birlikten söz etmek, insana sorumluluk yükler. Şahıs olarak bu sorumluluğun bilincindeyim. Boşuna konuştuğumu, yazıp çizdiğimi düşünüp okumaktan vazgeçenlerin insanlık adına umutsuzluğa düşmüş olması gerekir. Düşme durumu varsa bunu da ayrıca sorgulamak gerekir.

İnsan gördükleri ve yaptıkları üzerine düşünmelidir. Kavrayışımız düşündükçe gelişir. Tüm bunlar yaşama düzen verme konusunda kolaylık sağlar.

Adımlarımız ölçülü, düşüncemiz insanlık üzerine olsun. Sağlıcakla.

4 Ekim 2025 Cumartesi

ARKA SAFIN KUYTUSU

Şairin ne dediğine, davranışların hangi kapıya çıktığına bakmazken, yırtılan gecelerde ölüyor bir bir insanlık. Kurşunlar kalıptan kalıba giriyor, çığlıklar birbirine karıştıkça sessizleşiyor dünya.  Bu sessizlikte artıyor yürek titremeleri. Sular bile dar arklarda boğulurken, denizlerin çılgınlığı yıkacak ev, kıracak bel arıyor. Kimi yeri, kimiler göğü arşınlıyor. Kalıba uymayan bu duruş ölüm olup dökülüyor yeryüzüne.

Gökten düşeni rahmet bilirdik biz. Gökyüzünde kümelenen bulutları bereketin habercisi sayardık kardeş. Şimdi taştan katı hınç dolu, kin dolu çelik yapılı şarapneller düşüyor kimsesizlerin üstüne. Gık demiyor, gıkı çıkmıyor sözde insanların. Kaçamak güreşlerle hamasetin belini kırıyor kimi. Ben ve benim gibilerin yüreği kıpır kıpır kıpırdandığı halde şehir meydanlarında kahır söylemleri seslendirmekten öte geçmiyor, geçemiyor. İçlerdeki öfkeden ağızları bıçak açmıyor kardeş. Bedende bir üşüme bir titreme…

Dünyanın kodlarını çözdüler. Birliğe beraberliğe dair ne varsa bertaraf oldu.  Düşünce puslandı,  huzura dair olanlar kış karanlığına büründü. Bunları da görecekmişiz. Olmaz denilenler insan eliyle oluyor. Olurken şaşıyor akıl. Bu şaşkınlıkta duygular hiddetini artırsa da dizlerim karıncalanıyor, bileklerimden aşağı ince sızılar peydahlanıyor.

Az önce yaşayıp gözlediklerimiz, az sonraki daha beterin habercisi mi? Şer odaklarının dillerinde dolananlar nereye, kime, nasıl zararlar vereceği ortada. Meydanda görünen, dilde dolanan topyekun dünya huzuru olması gerekirken!?... Kusurdan büyük cinayete varan duruşlar neyin habercisi yeğenim?

Bu sessizlik hayra alamet değil. Duruşlar duruş değil! Şalvar gecelerinde hoyrat gösterilerin tam zamanı birader. Kıyımlar ancak böyle geçiştirilir. Ancak hoyrat sesler birbirine girdiğinde duyulmaz çığlıklar, can verişler. Şenlik dediğin böylolmalı!

Yaprakların önünde ceylanların susması insanca bir duruştur aslında. Normal ölümler bile insana hüzün verirken, canilerin vahşeti karşısında şalvar gecelerinde oynamak değil, en azından ağlamaktır. Bu yüzden bölünüyor uykularım.  Gözlerimi yumsam da bombalar, yıkılan haneler, açlıktan ağlayan çocuklar gözlerimin önüne dikiliyor. Bedenine kan bulaşmış bebelerin masumiyeti deliyor yüreğimi. En tedirgin uykulara yorgan örtüyorum. Göz kapaklarımın arkasında ayaklanmalar başlatsam da asılsız kalıyor her şey. Sabahın er vakitlerini diri tutuyorum. Ölüp ölüp diriliyorum desem yeridir.

Herkes arka safın kuytuluğunda yer arıyor cancağızım.  Ön saflar hepten boş aslında. “Safları dolduralım” diyecek kimse yok ortada. Adamlar kurmuş düzeni vesselam. Bırakın ölsün insanlar. Bırakın çocukların çığlığı denizlerin soğuk sularında yitip gitsin! Ne günlere kaldık! Ne acılar görüyor, gözlüyoruz!

Hesabını yapmadığımız dünyanın, hesabını tutmadığımız bu genişliğin, yükü olmayan duruşların, arka saflara sinen insanlığın bir bedeli olur kardeş! Bu bedel gelip bizi bulmaz inşallah!

 Düşündükçe alın çizgileri artıyor, Kırılan her çizgi ok olup saplanıyor yüreğime. İnsanlık bugün içindi oysa. Vahşeti anlamanın, algılamanın ve dur demenin zamanı çoktan gelip geçiyor.Hiddetimden dudaklarımda belinlerin sayısı artıyor gün gün. Ne biçim iştir bu! Ne biçim dünyadır Allah aşkına!

Hey! Arka safın kuytusuna sığınanlar. Ön safları dolduralım!. Sağlıcakla

7 Eylül 2025 Pazar

BAĞLAMAM VAR ÜÇ TELLİ

 

Hayatın akışının günlük seyrinde değişiklikler olsa da, sürüp gidiyor. Rastlaştığım arkadaşlarım, dostlarım, ahbaplarım oluyor. Kimiyle doğal olarak uzun aralardan sonra görüşüyoruz.  Çoğu dostlarım hiç değişmediğimi söyleyip “maşallah” çekiyorlar.  Gülen yüzümüz onlara bir enerji veriyor olmalı. Bu anlam da şükür Allaha. Bu tür ifadelerle sık karşılaşınca insan sebep ve sonuçlar üzerinde düşünmeden edemiyor. Eğer gerçekten dedikleri gibiysem, beni ruhen ve bedenen diri tutan şeylerin neler olduğu üzerinde kafa yormaya çalışıyorum.  Sonuç olarak bir sürü çıkarımlar elde ediyorum. Bu esnada insan olarak kendi kendimi süzgeçten geçirmiş de oluyorum. Bir tür denetleme biçimi yani.

İnsanın ruhunu besleyen en temel kaynaklardan biri sanattır. Müzik, resim, edebiyat, şiir ve diğer güzel sanatlar; insanın iç dünyasıyla kurduğu bağın ifadesi olduğunu biliyorum. Güzel sanatlardan, en azından müzik ve edebiyat yaşamımın bir parçası kardeş! Az değil birader!

Aynı şekilde sosyal ilişkilerim, dünyaya ve kendime dair farkındalığımı derinleştiren, yaşamımı anlamlı kılan ana bağ olduğunu görmüş ve hayat felsefem haline getirmişim. Sokakta karşılaştığım insanların pek çoğunu tanıyor, her biriyle ayrı ayrı selamlaşıyorum. Hanım sırf bu yüzden, benimle çarşıya pazara çıkmak istemiyor. !!!

Bazı insanlar var ki bu iki alandan da uzak yaşam sürmeyi seçiyor ya da hayat onları böyle bir yalnızlığa itiyor.

Teee 1974 yılında, henüz on dört yaşımdayken rahmetli babamın bana aldığı bağlamayla iki türkü söyleyince duygularım diri kalıyor en azından. Mırıldandığım bir türkü söyleyemediklerimin sesi olup çıkıyor. İnsanın düşünüp de ifade edemediklerinin içlerde hangi tahribatları yapacağını tahayyül etmek zor değil.

Duygu yönü ağır basan benim gibi biri şiiri, edebiyatı, müziği günlük yaşamı içine sokmamış olsaydı, psikolojik, sosyal ve duygusal sorunlar yaşar mıydı?  Kendim için, ben beni tanıyan biri olarak ifade edeyim ki, yaşardım. Gözlediğim odur ki, kendini ifade edemeyen insanlar ya içine kapanıyor ya da saldırganlaşıyor cancağızım! Ne zor bir durum.

Araştırmalar müzik dinlemenin, sanatla uğraşmanın depresyon, kaygı ve stresle başa çıkmada olumlu etkiler yarattığını gösteriyor zaten. Bu yönlerden mahrum birinin ruhsal dayanıklılığının daha düşük olabileceğini, depresif duygular taşıyabileceğini, duygusal dengeyi kurmakta zorlanabileceğini ifade ediyorlar.

Sanatsal işler, sosyal bağlar, iletişim şekilleri hayata anlam ve yön katıyor. Bunlardan uzak duran kişinin ruhsal olarak, sosyal gelişim açısından, aynı zamanda duygusal ve zihinsel fakirliğinden bahsedilebilir mi? Büyük olasılıkla bahsedilebilir.

Geçtiğimiz günlerde şehrin meydanında Kurtuluş Günü etkinlikleri içinde, bana ayrılan stantta kitaplarımı tanıtıp imzaladım. Yerli yabancı yüzlerce kişiyle ayaküstü sohbetler gerçekleştirdim. İç dünyamda oluşan zenginliği tarife gerek yok sanırım.

Bu nokta da esas olarak söylemek istediğim şudur ki, ilkokuldan başlayarak çocuklarımıza bir enstrüman icra etmesi sağlanmalıdır.

İnsanın kendini tanıması ve bu yönlerini beslemesi uzun vadede daha doyurucu bir yaşam sağlayacağı muhakkak. Ayrıca güzel sanatların her biri kültür taşıyıcılığı görevi de üstleniyor azizim!  Az şey değil yani.

Bağlamam var üç telli. Sağlıcakla

1 Eylül 2025 Pazartesi

KÖR HEVESLER VE GÖZYAŞIM

 Duygunun, vefanın, dostluğun, samimiyetin, edebin, vicdanın terk ettiği yüreğimizde boşlukların kalmaması imkânsız. Boşaldıkça, boşluklar çoğaldıkça doldurmaya meyilli o kadar çok şey var ki! O boşlukların içine gömdüklerimiz nedir, nelerdir ki? Bu soruyu sormuyoruz ya da sorma niyetine dahi girmiyoruz nedense. Fiyakalı telefon ve içlerde sadece kör bir heves kardeşim. Kör hevesler yeter artar çok şeye.

İçimizdeki “insaf” denen terazi yok oldu ilk önce. Kendi acımızı kendimize hissettiren duyularımız kayboldu. İlhan Şeşen’in “ Ne oldu bize?’ şarkısını dinlediğimiz günlerden çok gerilere düştük hissiyatta. Kendi acısını hissetmeyenin başkasının acısından haberi olur mu? İnsan olmanın belki de en yüce biçimi başkalarının acısını duyma hali.

Bir başkasının gözyaşı için gözlerimizin dolması, kalbimizin ince ince sızlaması kelimelerle tarif edilemeyecek kadar kıymetli duygusal değerdir.  Bu değer, empati yapmaktan öte duygusal ortaklıktır. “Senin acın benim acım” diyebilme yürekliliğidir. İnsani hissedişle ağlayabilmektir yeğenim!

Duyarlılığı körelen insan, et ve kemikten öte nedir ki? İletişimin şekil değiştirdiği, hızlandığı dünya ölçeğinde ölümleri göre göre, felaketleri seyrede seyrede kanıksadık.  Orman yangınlarını göre göre her gün olan “bir şeymiş” gibi dikkatimizden uzaklaştırdık. Bu kanıksama hali ahlaki çöküntülerin habercisi değil de nedir cancağızım.

Dedemin savaş hikâyeleri anamın ve dahi çok insanın “gara gıylısının” ıslanmasına yeter artardı. Çünkü vicdan dediğimiz şey gözyaşıyla ortaya dökülürdü. Ya şimdi?

Dünyanın soğuyan yüzünün sıcak noktasıdır vicdan. İnsani yanımızın en güçlü göstergesidir. Ete ve kemiğe derin anlamlar yükleyen duygu denizidir. İnsana güç katan, güç veren hak ve hukuk yanımızdır.

Birlikte susup, birlikte ağlayacak kadar yakınken bu hale geldik nihayet. Bir bir eksildik, duygu duygu çoğalacakken. Bize dokunmayan acıyı “bizden bilmemek” yıkımdır güzel kardeşim. Vicdan olunca şefkat filizlenir. Şefkat üşüyen kalplerin ısınmasına sebeptir.

İnsanlar vahşice öldürülürken hatta açlıktan ölmelerine seyirci kalınırken sadece “kınama” aldatmacası hortladı dünyada. İnsanlar ölürken insanlık öldürülüyor n/aber.

İnancımız gereği, merhametsizlerin cehennemini biliriz bilmesine de, bardak taştı bardak! Taşan bardakların sadece “ayıplı” durumunu konuşuyor dünya. Etten kan pompasını yürek yapan şey ve ona sinen merhametse, dünyayı bozan şey nedir kardeşim?

Bozan ve bozguncular görülse de, öncesinde vicdanları körelttikleri için suskunluk güncelliğini koruyor. Sessizlik uzadıkça ölümlerin tanıklığında kalıyoruz sadece. İnsan olmak başkaları için ağlayabilmeyi gerektirir.

Bazen ataların sözlerine bile bozuluyorum. “Beni sokmayan yılan bin yaşasın.”  Yaşasın mı? İnadına sormak geliyor içimden. Yaşasın mı? Beni sokmasın seni soksun. Ötekini berikini soksun.   Sırayla gidiyor iş. Gördünüz mü atasözündeki yanlışlığı. Sana dokunmuyorsa boş ver gitsin aldırma hatta umursama diyor atanın sözü. Bu yanlışlığa itirazımız olmayacak mı?

Başkaları için ağlamak zayıflık değil gücün belirtisidir tam olarak.  Vicdanlar tükenip merhamet azaldıkça hak hukuk adalet kavramı kaybolur.

İçimde duygu adına biriken ne varsa anlatmak için kelimelerim o kadar yetersiz, o kadar kifayetsiz ki.  Sorma gitsin.

“Bir tepeden bir tepeye oyun olur mu” diyen türkülerin şenliğinde insani doyum yaşamaya çalışırken dünyanın bir ucundan bir ucuna oyunu geçtik, ölüm serpiyor kan içiciler. Bense ifade edebildiğimin acizliğindeyim. Sağlıcakla.