27 Ocak 2026 Salı

KOŞARKEN YORULMAK

 

İyi gibi durup, iyilik yapmamak; aldatmanın, ütmenin, yanıltmanın bir başka biçimidir. Bunu en iyi anlatan söz şöyledir. “Ele verir talkını kendisi yutar salkımı”.   Bu durumu tarif edebilecek çok söz vardır. Bir türlü konuşup, başka türlü davranmak mesela. Ya da; söylediğiyle, uyguladığı birbirine tutmayan kişiler içinde bu türden algılar oluşur. Dinimizin söylemleri açısından bakacak olursak tarifi tek başına “münafıklıktır”.  Bu türden kişilerin davranış ve söylemleri zıtlıklarla doludur. Böyleleri toplumun önemli değerlerine o kadar çok zarar verirler ki, sorma gitsin!

Mevlana, şefkat ve merhametten bahseder mesela. Şefkat ve merhametin güneş gibi her yeri kaplaması gerektiğinden dem vururken, hepsinden önemlisi “ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” der örneğin.

Spor deyince akla gelen futboldur. Oysa spor sağlıklı kalmak için yapılan sistemli beden hareketidir. Spor; beden sağlığı kazandırır mı, kazandırır. Özellikle yetişmekte olan gençlere girişim yeteneği, dürüstlük, sebat ve sadakat gibi güzel alışkanlıkların sahibi yapar. Olması gereken, olmasını beklediğimiz fevkalade davranış biçimidir bunlar. Yani spor tam bir eğitim unsurudur vesselam!

Fakat güzel şeyleri aşırılığa taşıma da üstümüze yok. Araç olmaktan çıkarıp türlü amaçların unsuru haline getiriveriyoruz. Spor, spordan öte hayat tarzı haline geliyor durduk yere. Spora eğitim unsuru olarak bakarken, üretmeden kazandıran bir meslekmiş gibi karşımıza çıkıyor. Seyirlik doyum malzemesi, ekonomik büyüklükle nasıl tarif edilip denkleştirilir?

Spora dayalı şans oyunları!? Ühhüüü! Rekabet etme ve üstün gelme eğilimleri de aşırı sertliğe hatta son zamanlarda tepeden tırnağa bahis ve şike gibi tehlikeli, dürüstlükten uzak mevzulara bulaştırıveriyor.  Kendini başka spor grubunun içinde hisseden insanlar, birbirlerine düşmanlaşıyor. Sporun temel amacı insan sağlığını korumak iken; getirdiği noktaya bakar mısınız?

İyi gibi durup, iyilik yapmamak gibi bir cümleyle başlayıp, farklı mevzulara dalmıyoruz aslında.  Araç ve amaç mevzusu etrafında dönüyor mesele. İnsan dediğimiz varlık, işin içinde olunca gözünün içine bakarken ütülüyorsun! Beklenenle sonuç farklılaşıyor. 

Bahsettiğimiz şeyler genelleme yapar gibi anlaşılmasın. Güzel şeyler, böyle, böyle, ufak, ufak derken şekil değiştiriyor kardeşim. Büyük meseleler, minnacık oluşumlarla cerahatleşiyor. Umudumuz, araç olarak baktığımız şeylerin rolünü aktif olarak yerine getirmesi.

Karşı tarafın oyuncusunu geçebilmek için fırsatını bulsa bacağını kıracak. Amerikan güreşinde organizatörler için oyuncusu ölse de mühim değil yeğenim. Yeter ki kendisi kazansın.  Yaaa, şimdi maksadım daha net anlaşıldı sanırım.

Bu konuya nasıl saplandım ben de anlamış değilim. Mesele sporun kendisi değildi.  Asıl mevzuu sporu bizim hangi noktaya getirdiğimiz. İnsan bedenini sağlıklı kılmak için araç edindiğimiz sporu saptırılmış amaçlara kaydırınca bir büyük parantez açma fikri oluşuyor insanda.

Yani önemsiz sandığımız meseleler,  küçük ayrıntılardan besleniyor cancağızım!

Şimdi kötülüğü amaç edinmiş birileri çıkıp, sporun düşmanı ilan etmesin bizi! İyiliğin, güzelliğin, sağlığın, sabır ve sebatın velhasıl öze yakışır has alışkanların aracı gibi gördüğümüz şeyler amaç uğruna küçülmesin. Tam olarak kaygımız bu!

Sporun seyirlik bir yanı vardır ancak asıl beklediğimiz seyir değildir. Sosyal medyadaki maç sonrası kritikleri hepimiz izliyoruz. Atışmalar, sertleşmeler, restleşmeler, atışmalar… Öfkeler top olup yuvarlanıyor ortalıkta.

Gençlerin enerjisi toplumun geleceği olacakken sonuç hüsrana sebep olacak boyutlara ulaşıyor. Spor iyi gibi dururken iyi olmayan eylemlere götürürse, “koşarken yorulmak” denir buna. Sağlıcakla

20 Ocak 2026 Salı

KAPININ EŞİĞİ

 

Çocukluğumun en net hatıraları Anadolu’nun kırsalı sayılabilecek orman köyünde başlar.   Bu yüzden anlat anlat bitmez. Belirgindir, açıktır, nettir aynı zamanda tereddütsüzdür olan biten.  Köy evlerinin avlu kapısında başlar adap, usul, yöntem. Sokaktaki duruşta, yürüyüşte, giyimde kuşamda, konuşmada, hitapta, seslenişte, davranışta eksiksiz yaşanır yaşatılır kardeşim. Kimi zaman hafife almaktan mıdır, çağdışı göstermeye çalışan sözde çağdaşların yakıştırması mıdır, “orman kanunu” der geçilir.

Aslında kırsalın doğasında nefes alıp veren insanların gelenek ve göreneklerinden hatta doğanın en doğal öğretilerinden edindiği kurallar vardır.  Bu kurallar bütününe “terbiye” demek en doğru ifade olabilir.

Komşunun avlu kapısının tokmağına vurmadan, seslenmeden bırakın evi; avluya girilmez. Avlu kapısının eşiğinde kapı değildir duran, terbiyedir terbiye!  Terbiye, saygıyı oluşturan değerler bütünüdür.

Bırak avlu kapısını, evlerin her bir odasında sosyal medyanın tik tokçuları dolaşıyor, yalan mı? Nerde kaldı adap? Terbiyenin ölçüsü bozuldu yeğenim!

Bizim toplumumuzda yazılı olanlardan çok öğrenilen bir ahlak vardı kardeşim! Anne ve baba olmanın davranış şekillerini doğada ki kuşlara bakarak bile içselleştirirsin cancağızım. Kuşça kuşun yavrularına gösterdiği ihtimamdan kavrarsın ebeveyn olmanın hassasiyetini. Odalarımızın kapılarını sonuna kadar açtığımız gün terbiyeyi sokak kapısının eşiğinde mi unuttuk bilmem ki!

Komşu açken tok yatılmazdı. Paylaşılan sadece aş, ekmek değil, esas olan gönüldü. Bırak büyüklerin sözünü, karşımızdaki herhangi birinin sözünü kesmek ayıp görülen şeylerdendi. Anam böylelerine “gırtlaksız” derdi kısaca. Sözün insana emanet olduğunu herkes bilirdi.

Büyüklerin yanında bacak bacak üstüne asla atılmazdı. Bu yazılı bir yasak değil, saygının en sessiz haliydi. Büyüklerin yanında uzanıp yatılmazdı. Birlikte oturmanın kendine has kuralları vardı.

Herkes kapısının önünü süpürürdü. Kapı önünü süpüren teyze sokaktaki çocuğu mevsim ve şartlara göre “üşütürsün, üstüne bi/şey giy! ”, “başına sıcak geçer, şapkanı giy!”  diye uyarırdı. Yanlışını gördüğünde doğrusuna işaret ederdi. Annesi değildi ama “anne” gibi davranırdı. Yani akraba bile olmadan, akraba gibi davranmak adabı muaşeretin tam olarak kendisiydi.

Çocuk varken yetişkinler merkebe binmezdi. Yaşlı varken de genç!

Selam vermek kuru bir kelime değil, “seni görüyorum, fark ediyorum” demenin en zarif ifadesiydi. Sünnetti en başta. 

Durup dururken “niye selam verdin” diye sorgulamaya ya da sert bakışlarla “tanışıyor muyuz?” ifadelerine maruz kalıyoruz şimdi.

Sadece yaşlıya değil; hasta olana, hamileye, yorgun bir bedene yer vermek, yer göstermek insan olmanın gereğiydi.

Anadolu insanı için edep, konuşmaktan çok susmayı bilmekti. Doğruyu; kırmadan, incitmeden anlatmak erdemli olmanın gereğiydi.

Hep birlikte düşünüyoruz aslında. Biliyorum, bugün her birimizin anlatacağı, dertleneceği o kadar çok şey var ki! Nerede yanlış yaptık, hangi düğmeyi yanlış ilikledik bilmem ki! Birbirimize selam vermekten korkmaya, yüzümüze bakmaktan imtina etmeye, ütüp, aldatma oyunları kurmaya ne zaman meylettik ki!

“İnsan, en çok kapıyı kapatırken belli olur.”muş.. Sessizce, gürültü yapmadan, ardında bir leke bırakmadan.

Bugün yeniden hatırlamamız gereken şey, yeni kurallar değil. Geçmişe bir bakış, eski bir ses tonu, unuttuğumuz bir incelik. Çünkü Türk toplumunun adabı muaşereti, geçmişte kalmış bir gelenek değil; geleceğe taşınması gereken bir insanlık mirasıdır.

Ve belki de her şey, yeniden bir kapı eşiğinde durup düşünmekle başlayacaktır.

7 Ocak 2026 Çarşamba

KENDİ KENDİNİ MARİZLEMEK!

 

Herkesin bir hikâyesi vardır. Hikâyeleri anlat anlat bitmez. Biz de hikâyeler dinleyerek büyüdük zaten. Dinlemesini bilmenin de kendine has öyküleri, kendine has birikimleri vardır. Dinledikçe anlatmasını öğreniyor insan. Sonra; Anlatılamayanları anlatmak, dilsizin dili olmak, duygunun tercümanlığına soyunmak gibi eylemlerin yolculuğunda buluyorsun kendini.

Yıllarca kırsalın denizinde kulaç atarken, gerçek adına zamanın cebinde biriktirdiğin ne varsa, dökülüyor önüne. Köyden kente göçmenin haylazlığında değil ki, yüreğinde birikenler.  Vakit geçirmek, oyalanmak kolaycılığından öteye düşüyor her cümle. Posta kutusundaki mektuplar misali. Aç aç oku, yaz yaz anlat. Köyler boşalsa da bir bir, hatıralar o kadar dolu ki!

Beni tanıyan herkes babamla benzerliğimi ifade eder.  Bu benzetmeden son derece mutlu olurum. İnsanın aslı neyse nesli odur. Çok şükür! Bu kadrin altında enikonu böbürlenme hissedebilirsiniz. Bu zenginlik başka türlü nasıl ifade edilir. Bu benzetmeden, bu kıyastan zevk alıyorum açıkça. Bu zenginliğin dinginliğinde ve samimiyetinde hece hece, satır satır yol alıyorum kendimce.  Hangi heceyi hangi kelimede, hangi cümleyi hangi eylemde yerli yerine oturtabilirsem. Hissedişleri en saf haliyle orta yere nasıl dökebilirsem.

Yollarında yoruluyorum en azından. Kente göçen köydeki eski yerlilerin bağ bahçe, sulak tarla sattığı gibi davranmıyorum mesela. Dilimi de, duygumu da yüreğimde, tüm duyularımla diri tutuyorum bıkmadan. Hatırlıyorum, hatırlatıyorum! Kayda geçiriyorum bir yandan. Sözün gelişi deyip atlamıyorum. Geçmişimi hatırladıkça duygularımla sıkı fıkı oluyorum.

Kırsalın tozlu yollarında, motorlu araçların kıt olduğu yıllarda “sürücü belgesi- ehliyet” sahibi olmanın hevesine kapılınca ben; Kimileri, “sanki kamyon şoförü mü olcen” diyerek hafife aldıkları gibi, okuyup yazmama boş iş bakışında duranlara inat; Yazmanın ehliyetine sahip olma adına duygu harmanlarında çiçek sepetleri örüyorum saat saat, gün gün!  Sayfaları şenlendirip duyguları fişeklemenin sevinci sarıyor yüreğimi okuyup yazdıkça! Hey gidi hey!

Bu hey heyler arasında yazmaya kapılıp coşuyorum kardeş!

 Yüreğin odacıklarında örümcek ağları yoksa tozlu raflar oluşmamışsa, ıvır zıvır değilse duruş; kaynağın odak noktası okumak ve yazmaktır cancağızım.

Biz böyle didinirken, biriktirdiklerimiz küpe çiçeği gibi gözümüzde dipdiri duruyor. Bunları yazılarımızda bayrak gibi salladıkça; insanlığın hissini tatmamış olanlar, hafifliğin meşrebinde durabilirler. Olsun. Herkes yoluna!

Ekin tarlasında pıtrak, diken demeden buğday başağı topladıkça büyümüş en temiz duygular. Zurnanın kamışına üflerken, mızrabı tele çarparken terennüm etmiş türküler. Naylon yapışmış çerçevelerin arkasındaki kireç sıvalı odalarda bulaşmamış üstümüze kir!

Emniyetin yüz binleri pisliğe bulaşmışlara mesai harcıyor. Kader değil kimininki, tercih tercih! Benle kafa bulmaya çalışanlar, arkadan atanlar, çoktan kafayı bulmuşlar yeğenim! “İflah olmaz” derdi Anam.  Kötülüğe dadanmış kimileri. Adamakıllı bulanmış kire! Kimi kendi kendini öldürmüş de kırkından haberi yok.

Yazdıkça sırdaşlığımız artıyor bak! Göynümüz genişliyor küpe çiçeklerinin kırmızısı gözümüzde sallandıkça. Yere düzgün bastıkça; gündüz güneşin, gece parlak yıldızların aydınlığında yepyeni hayaller dokuyorsun. Kimileri yanlışın koskosluğunda kendi kendini marizlediğinin farkında değil birader! Köyün okulunda bir öğretmenimiz; “Allahın acımadığına siz acımayın” derdi. Fakat yüreğimizde ki insanı yan “deme böyle” deyip dürtüklüyor bir yandan. Sağlıcakla.

4 Ocak 2026 Pazar

BENİM OĞLUM EFEDİR!

Aile, bireyin dünyaya gözlerini açtığı ve kişiliğinin temellerinin atıldığı ilk sosyal kurumdur. İnsan, doğduğu andan itibaren aile içinde kurduğu ilişkiler sayesinde hem biyolojik hem psikolojik ve de toplumsal yönden gelişir. Biyolojik açıdan bireyin sağlıklı bir şekilde büyüyebilmesi için gerekli temel ihtiyaçları karşılar. Beslenme, barınma, bakım ve sağlık koşulları çocuğun fiziksel gelişimini doğrudan etkiler. Bu nedenle bireyin yetişmesinde ailenin etkisi son derece kapsamlı ve belirleyicidir.

Anne ve babanın genetik özellikleri bireyin fiziksel yapısını belirlerken, ailenin çocuğa sunduğu yaşam koşulları da bu biyolojik potansiyelin nasıl gelişeceğini etkiler. Sağlıklı bir aile ortamı, çocuğun beden sağlığını koruduğu gibi ruhsal gelişimini de destekler.

Sosyolojik açıdan aile, bireyin toplumu tanıdığı ilk ortamdır. Çocuk sosyal kuralları, iletişimi, paylaşmayı ve sorumluluk almayı aile içinde öğrenir. Ailede görülen davranışlar, birey için birer model niteliğindedir. Saygı, sevgi ve hoşgörünün hâkim olduğu bir ailede yetişen birey, toplumla daha sağlıklı ilişkiler kurar. Buna karşılık çatışmanın, ilgisizliğin veya şiddetin olduğu ailelerde büyüyen bireylerin sosyal uyum sorunları yaşama ihtimali artar.

Ahlaki ve vicdani gelişim de büyük ölçüde ailede şekillenir. Doğru ile yanlışı ayırt etme, empati kurma, adalet ve sorumluluk bilinci aile içinde kazanılır. Anne ve babanın tutumları, söyledikleri kadar yaptıkları davranışlar da çocuğun vicdan gelişimini etkiler. Çocuk, ailesinin değer yargılarını içselleştirerek kendi ahlak anlayışını oluşturur.

Sorunlu davranışların ortaya çıkmasında da ailenin rolü büyüktür. İlgisizlik, aşırı baskı, tutarsız disiplin anlayışı veya sevgi eksikliği; saldırganlık, yalan söyleme, içe kapanma gibi davranışlara zemin hazırlayabilir. Ancak bu noktada aile yalnızca sorunların kaynağı değil, aynı zamanda çözümün de en önemli parçasıdır. Sevgi dolu, anlayışlı ve destekleyici bir aile ortamı, bireyin yaşadığı sorunlarla başa çıkmasını kolaylaştırır.

Sonuç olarak aile, bireyin biyolojik, sosyolojik, ahlaki ve vicdani gelişiminde temel bir role sahiptir. Sağlıklı bireylerden oluşan bir toplumun temeli, sağlıklı aile yapılarıyla atılır. Bu nedenle ailenin bilinçli, ilgili ve sorumluluk sahibi olması, hem bireyin hem de toplumun geleceği açısından büyük önem taşır.

Anadolu kırsalının kaba gibi görünen aslında derinliği olan sözleri vardır. “Saldım çayıra Mevla kayıra” bunlardan biridir.  İnsan yetiştirmenin bu tarz bakışlardan uzak tutulması gerekir. Çocuğunu sokağa salıp kayıtsız ve kaygısız duranlar başınızı kaldırın hele! Ebeveynler olarak öncelikle kendi davranış kalıplarımızı, değer yargılarımızı, ahlaki ve vicdani yanlarımızı, kişisel duruşumuzu, kimliğimizi gözden geçirelim. Biyolojik, sosyolojik, psikolojik olarak bilinçlenmenin, varsa noksanımız tamamlamanın gayretinde olmak lazım. İhmalin, stresin, huzursuzluğun olduğu aile ortamında fiziksel ihtiyaçlar tam olsa n’olur!

“Hadi sövve”,  “hadi içve!”, “hadi dövve” diyen yetişkinler biliyorum. Sosyal medya mecralarında geçirdiği vakit kadar çocuğuna zaman ayırmayan anne babalar tanıyorum. Eyvah eyvah!

Dil, iletişim, paylaşma, işbirliği, problem çözme, cinsiyet rolleri, otorite algısı, sorumluluk, toplumsal kabuller, dini ve milli meseleler de ailede kazanılır kardeşim.

Sonuç olarak aile, bireyin biyolojik sağlığından toplumsal uyumuna, ahlaki değerlerinden vicdani gelişimine kadar hayatının her alanında belirleyici bir role sahiptir. Sağlıklı aile ilişkileri, sağlıklı bireylerin ve dolayısıyla güçlü bir toplumun temelini oluşturur. Bu nedenle aile kurumunun güçlendirilmesi ve ebeveynlerin bilinçlendirilmesi, toplumsal gelişim açısından vazgeçilmez bir gerekliliktir.

Sorunlu davranışların ortaya çıkmasında aile yapısı ve ebeveyn tutumları belirleyici bir etkendir. “Benim oğlum efedir!” diyenler, oturup düşünmemiz gerekir mi? Gerekir. Sağlıcakla.

28 Aralık 2025 Pazar

ZAMANIN CEBİ

 

Toprağıyla Anadolu, insanıyla Ege olan orman köyünde çam kokusuyla uyanırdık. Sabahları taş bacalardan kızılcam odunlarının çıra kokulu dumanı göğe yükselir birbirine karışırdı. Güneş, iğne yaprakların arasından süzülüp toprak yollara serildiğinde, köyün sokakları sanki nefes almaya başlardı. Elinde çomağıyla sığırları kıra götüren insanların şamatası birbirine karışırdı.

Bu sokaklar asfaltı bilmezdi; ayak izlerini, kuşluk vakti düşen gölgeleri ve çocuk kahkahalarını tanırdı. Sessizliğin sabrını taşıyan insanlar, doğanın dinginliğiyle konuşur; az sözle çok şey anlatırlardı. Toprakla kurulan bağ, yalnızca geçim değil, bir kimlikti aynı zamanda. Her avuç toprak, her çam ağacı, geçmişle bugünü birbirine bağlayan sessiz bir tanık gibiydi.

Biz çocuklar içinse bu sokaklar, oyunların park alanıydı.  Değirmen yolunun inişi, Alfat Dibi’nin kumdan kaymacı dile gelip konuşsa…. Çelik çomak oynarken zamanın nasıl aktığını fark etmez, edemezdik. Kısa çubuğu en uzağa fırlatmanın yarışında, uzun çubuğun sektirme hareketinin güzelliğinde bulurduk kendimizi. Camdan bilyeler, kıl ve yünden yuvarlanmış minik toplar toprak düzlüklerde en az biz kadar hareketli olurlardı. Kazanmak ya da kaybetmenin değil birlikte olmanın neşesi dolardı çocuk gönüllere. Ellerimiz,  her yönden noksan olan üst başımız, toz toprak olsa da içimiz tertemizdi.

İçinde bulunduğumuz doğa, sabrı, aynı zamanda paylaşmayı öğretirdi. Çalışmanın dolayısıyla üretmenin gerekliliğini nakış nakış işlerdi cancağızım.

Emeğiyle yoğrulmuş insanlar iklimin güzelliğini taşırdı yüreklerinde. Eğrigözün ardına saklandığını sandığım güneş Alınca’nın Tepesi’nden aydınlık ve sıcaklığıyla çıkar gelirdi. Hep acelesi olurdu insanların. Acele etseler de doğadaki ritim kendine uydurmasını bilirdi her bir şeyi. Nasırdan sertleşse de elleri gönülleri yumuşacıktı cümle alemin. Emekten ötesine, alın terinden başkasına el uzatmaz, katakulliye meyletmezdi kimse.

Köyün sokakları, iğne yapraklı çamdan oluşan şu ormanlar, içinde yaşayan canlılar, çocuklar için bir okuldu kardeş. Oynarken dinlerdik doğayı. Dinlerken keşfederdik uçurtmanın en alasını rüzgâra salmasını. Kaplumbağanın yürüyüşünde keşfederken ağırlığı, heyecanı kuşların kanat çırpışında bellerdik. Hey gidi hey!

Aşşa Pınarın yanındaki düz alanda kızlı erkekli yakan top oynadığımız günler! Neydi o günler! Of of! Vurulmamanın, canı korumanın heyecan dolu anları. Hırgürü alışkanlık yapan kimi mızmızlar. Bulgur, pekmez, nişasta kokan kazanlar!..

Yaşadığım zamanın ne çok cebi varmış. Onlarca anı çıkıp çıkıp geliyor sakladığım ceplerden. Yaşıtlarımdan en çok kimin cam misketi vardı? Sor söyleyeyim. Sor/un anlatayım kardeş! Hatta vita yağıyla, tereyağının arasındaki derin ayrılığı orta yere dökeyim. Gölgelerin uzadığı vakitle, kısaldığı anların saatini vereyim. Hangi uzunluğun hangi vakte rastladığının resmini çizeyim. Karın yoğun yağdığı kış gününde gölge hesabı yapamayıp zamanı şaşıran ağabeyimin öğleüstü sürüyü köye getirişiyle babamdan yediği azarın öyküsünü dillendireyim. Az şey değil bunlar yeğenim! Hem madde, hem düşünce birikirdi köyün coğrafyasında. Biriken düşüncelerde çoğalırdı yepyeni düşler.  Düşler hayalleri süsler, yepyeni yollar açardı her yeni güne.

Mutluluk yaşayabilmektir. Mutluluk hatırlayabilmektir. Ben hala köyün sokaklarında beş yaşında çocuğum. Düşlerim, yaşadıklarım kadar zengin. Hayallerin boyutunu bilmek de insanın elindeki ölçektir.

Sağlıcakla.

27 Aralık 2025 Cumartesi

KELİMELERİN SUSKUNLUĞU

 Bazen en çok söylenen, hiç söylenmeyendir. Kelimeler, anlamı taşımakla yükümlü oldukları hâlde kimi zaman bu yükü reddeder; susar, geri çekilir, saklanır. İşte o anlarda suskunluk, dilin gölgesinden çıkıp başlı başına bir söze dönüşür. Kelimelerin suskunluğu eksiklik değil, derinliğin oluşma hâlidir.

İnsan, duygularını kelimelerle ifadeye çalışır. Sevinci adlandırır, acıyı cümlelere böler, korkuyu parça parça yumuşatır. Ancak bazı anlar vardır ki kelimeler o eşiği geçemez. Büyük bir kaybın ardından dudaklarda asılı kalan sessizlik, bir bakışta saklı kalan itiraf, yazıya dökülemeyen bir pişmanlık… Bunlar, kelimelerin gücünün değil, sınırlarının kanıtıdır. Suskunluk burada bir yenilgi değil, saygılı bir geri çekilişle duraksamaktır.

Yazmak, bu suskunluğu yakalamaya çalışan bir çabadır aslında. Kelimelerle sessizliğin etrafını çizerek anlatamadığını ima ederken, söyleyemediklerini boşluklara bırakırsın. O boşluklarda kendi sesini duyar çoğu insan. En güçlü cümlelerle ifade edilemeyenleri,  suskunluğa açtığın alanlar dillendirir.  Suskunluk, düşünceye kapı aralar.

Kelimelerin sustuğu yerde zaman da yavaşlar. An, yoğunlaşır. Bir virgül, bir satır sonu, bir beyazlık; hepsi sessizliğin farklı biçimleridir. Bu beyazlıkta düşünce derinleşir, duygu berraklaşır. Şamatadan arınmış dil, gerçeğin kendisidir aslında. Hakikat bağırmaz, usulca fısıldar.

Dünya kelimelerle dolup taşarken, suskunluk neredeyse unutulan erdemdir. Sürekli konuştukça, açıkladıkça, paylaştıkça kelimeler anlamlarını yitiriyor yeğenim!. Her gün işgalleri, saldırıları, ölümü konuştukça sağırlaşıyor yürekler. Susmak, kelimeyi yeniden kıymetli kılar kimi zaman. Her söylenmeyen, söyleneni daha ağır, daha gerçekçi yapar.

Sonuçta kelimelerin suskunluğu yokluk değil, yoğun bir varlıktır. Anlamın geri çekilip derinleştiği, dilin kendini dinlediği zaman aralığıdır. Belki de anlatımın asıl gücü burada yatar: Sözcüklerin sınırında durarak, suskunluğun sesini duyurmak da bir yöntemdir cancağızım.

Bazen en çok söylenen, hiç söylenmeyen etkisinde kalır.  Dil, anlamı taşımak için var olsa da, her anlam, kelimenin içine sığmayabilir. Bu noktada kelimeler durur, geri çekilir ve suskunluk başlar. Kelimelerin suskunluğu, yalnızca bir ifade eksikliği değil, anlamın başka bir biçimde var olma hâlidir. Konuşmayan ama hissedilen, yazılmayan ama sezilen bir duruştur bu.

İnsan, dünyayla kurduğu ilişkiyi kelimeler aracılığıyla düzenler. Sevinçler adlandırılır, acılar cümlelere bölünür, umutlar duygu duygu taşınır. Ancak bazı duygular vardır ki dile geldiği anda eksilir. Büyük bir acı, derin bir özlem ya da tarif edilemeyen bir huzur, kelimeye döküldüğünde özünden bir parça kaybedebilir. Bu yüzden insan bazen susmayı seçer. Çünkü susmak, duyguyu korumanın en saf yoludur. Suskunluk burada bir kaçış değil, bir muhafaza biçimidir tam olarak.

Rahmetli anamın sözlerinden de hatırlarım bu durumu. “ sen susve ( susuver)” derdi kısaca. Çünkü her şeyin söylenebilir olması gerekmez. Bazı gerçekler, sessizlikte daha sahici durur. Şimdi anamın “susuver” kelimesindeki derinliği anlamak çok daha kolay. Yani susmak çaresizlik değil derinliğin ta kendisidir çoğu kez!.

Söylenmeyen, söylenene derinlik katar. Sessizlik, dilin nefes aldığı yer, kendini dinlediği ortamdır.

Sonuç olarak suskunluk bir yokluk değil, yoğun bir varlıktır tam olarak.  Çünkü bazen en güçlü anlatım kelimelerin bittiği yerde başlar.

.

…………………………………….Sağlıcakla

14 Aralık 2025 Pazar

DÜŞÜREN DUYGULAR

Okumanın insan düşüncesini dolayısıyla davranışlarını disipline eden bir yanı vardır.  Sanırım bu yüzdendir kitabımızın ilk emrinin “Oku!” olması. Bu yöndeki halk deyimleri, tembihleri de kulaktan kulağa ulaşır.  “Oku da adam ol!” deyimi bunlardan biridir. Arkası da vardır aslında.  O kısmını şöyle izah etmek lazım. Değişik ve değişken fikirler ortaya atanlar olabilir. Fikirlere saygımız sonsuz.  Benim yorumum, okumanın kişiyi olgunlaştırıp insan kalmasını sağladığı yönündedir.

Tolstoy’un romanlarını okumuş olanların içinde Rus köylüsünün dünya hırsıyla yaşadıkları ve hazin sonunu hatırlayanlar mutlaka olacaktır. Okumamış veya hatırlayamamış olanlar için kısaca anlatmak yerinde olacaktır.

Romanın kahramanı olan Rus köylüsü zengin olma hırsıyla köyünden ayrılır. O sıralar istediğine istediği kadar arazi bağışlanan bir başka ülkeye gider.  Gittiği ülkede kendisine gün doğumundan gün batımına kadar olan sürede etrafını dolaşabildiği arazinin kendisine verileceği ifade edilir. Köylü kendince plan yapar. Sabahın ilk ışıklarıyla hakem heyetinin önünden harekete geçer.  Önce batıya sonra doğu, kuzey güney yönlerinde hızla çevirebildiği alanı çevirme arzusuyla biraz daha, biraz daha derken gün batımından önce başladığı noktaya dönemez ve çatlayarak ölür. 

Zengin olma hırsının ve maddi hayata bağlılığın sonucudur bu.

Dengeli olmanın, dengeli düşünmenin kendine göre güzellikleri vardır cancağızım! Her birimiz, hırsla hareket edenlerin sonlarını günlük yaşam içinde görüyor gözlüyoruz. Ne vahim ne acı! Hırs insanın kendine kötülüğüdür.

Okumak düşünmektir! Okumak ayırt etmektir. Okumak kıyaslamaktır. Okumak gelişmektir. Tolstoy’un romanındaki kısaca hatırımıza düşen bölüm, insanı düşünceden düşünceye sürüklüyor.  Romanın kahramanına sunulan fırsatın kendisine verilmesini bekleyen, kollayan, ağzı sulanan o kadar çok insan var ki! Ühhü! Yemin olsun yığınla!. Sırf bu yüzden ülkesini terk eden okumuş insanlar yok mu? Ülkenin kaynaklarıyla belli etiketleri elde eden insanlar, zengin olma hayaliyle soluğu başka ülkelerde almıyor mu?

Varsın ülkemin kışlarının ayazı bol olsun.  Soğuğunun şiddeti varsın tenimi yaksın. Sokağa çıktığımda tanıdık yüzlerin verdiği genişlik yeter insana. Ellerimin üşüdüğü anda, köşe kahvede dostların söylediği bir bardak çayın yarattığı huzur yeter bana. Pazarlarında gördüğüm bildik simaların güler yüzü ferahlatır içimi. Sırf bu yüzden zengin olma hırsındaki insanlardan çok daha engindir yüreğim. Duygularım sıcaktır! Evimin mutfağından son yıllarda özlemini çektiğim lapa lapa yağan karı, yağmuru seyretmek keyiftir. Kış güneşinin tadı bir başkadır ülkemde. Durakta dolmuş bekleyen insanların her birinin yüzü bildiktir. Pazar arabasını taşımakta zorlanan yaşlının yükünü taşımak bir başka sevinçtir kardeşim! Selam alıp vermek genişliktir.

Hırsa kapılanların yaşamının derinliğine girip var olan temiz düşünceyi kirletmek istemem en azından. Ormandan topladığım kanlıca soframın şenliğidir. Hele şu mevsimde kırdan kopardığım karakavuk, gelincik, yanında acı marulun çorbama yarenlik edişine diyecek yoktur.  Çocukluğumun cam misketleri, boynumda asılı çoban torbam heyecanımdır. 

Kendi hırsıyla kendi sonunu hazırlayanlar, inin hırs kulelerinizden. Yerdeki kar üzerinde yuvarlanın yuvalanın biraz. Nafile arzulardan kurtulup denge getirin hayatınıza. Zayıflıktan doğan her şey kötüdür, kötülüktür. Gücün aslı iyiliktir esasen. 

Bu yazımın niyeti okumak ve okunmaktı. Bir yandan gücün kirleten yüzünü hissettirmekti.  Hırsa birkaç tokat vurmaktı açıkça. Amacına ulaştı mı bilmem ki! 

Gelin düşten evlerinizi dengenin ve güzellikler bahçesinin içine kurun. Kısaca hırstan ölmeyin, öldürmeyin. Sağlıcakla.